Son Haberler
Anasayfa » Genel » Atatürk Demokrasiyi İstedi mi?

Atatürk Demokrasiyi İstedi mi?

Atatürk Demokrasiyi İstedi mi?Kimse Atatürk’ü suçlayamaz ama istemedi!

Demokratik rejimi tanımlayan asgari unsur, siyasi iktidarın serbest ve genel seçimlerle belirlenmesidir. Bu tam anlamıyla ve bütün açıklığı ile demokrasinin tanımı değildir ancak optimum anlamıdır.

Türkiye’ de nispeten serbest ve genel sayılabilecek ilk seçimler, 1908 yılında gerçekleştirilmiştir. 1912, 1913, 1914 ve 1919 seçimlerinde belirli bir siyasikadronun baskıları belirleyici olmakla birlikte mevcut sistemin, kontrol ve düzenleme adına buna hazır olmadığı görülmektedir.

Cumhuriyet döneminde ise; 1923, 1927, 1931, 1935 ve 1939 seçimleri, Milli Şef tarafından (Ömrü yettiği yere kadar Atatürk) belirlenmiş milletvekili listelerinin halka onaylatıldığı birer siyasi gösteriden ibarettir. Mustafa Kemal Paşa, iktidarı seçimle almamış, yaşamı boyunca muhalefeti, rakibi olan bir tek gerçek ve serbest seçime katılmamıştır. Kurduğu parti, cumhuriyet tarihinin ilk serbest seçimi olan 1950 seçimlerinde hezimete uğramış ve o tarihten beri girdiği her seçimden yenilgi ile çıkmıştır.

1924 yılında, Milli Mücadeleye ön saflarda katılmış, bağımsız bir kişiliğe ve bir yaptırıma sahip olan ve Mustafa Kemal Paşa’yı ancak, “eşitler arasında birinci” olarak görmeye devam eden meclis üyeleri vardır. Bu kişilerin önde gelenleri aynı yıl, ki bunların arasında Fevzi Çakmak’ta vardır, bir muhalefet partisi olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuşlarsa da, 6 ay sonra Takriri Sükûn Kanunu’nun baskı ortamında kapatılmış ve parti mensupları tutuklanarak, aralarından 6 tanesi asılmıştır. Bu olaydan sonra, Atatürk’ün ölümüne kadar, CHP hükümetine yasal çerçevede ve kendi iradesiyle muhalefet etmeyi göze alan kimse çıkmamış, 1930 yılında Atatürk’ün emriyle kurulan Serbest Fıkra asla gerçek bir muhalefet partisi olmamıştır. Açıktır ki; Serbest Fıkra mebusları, Terakkiperver kurucularıyla aynı kaderi paylaşmamak adına, etkili bir muhalefet olmamıştır.

CHP tüzüğünün, kaydı hayat şartı ile kendisine tanıdığı yetki uyarınca, Reisicumhur, 1927, 1931 ve 1935 meclislerinin üye listelerini şahsen hazırlamak ve ilan etmek görevini üstlenmiştir. Bu ortamda gerçek bir demokrasinin varlığından söz etmek veya demokrasi getirme isteğinden söz etmek oldukça zordur. Tarihte hiçbir Osmanlı Padişahı’nın Mebussan Meclisi üyelerini belirlemek yetkisine sahip olmadığı hatırlatılmalıdır.

Ayrıca, egemenliğin Başkumandana devri, Başkumandanın demokrasiye ve BMM’ ne olan inanç ve güveninin samimiyetini göstermektedir. Kuruluşundaki ortak amaca rağmen BMM’nde fikir ayrılıkları ve yetki tartışmaları eksik olmamıştır. Ancak 1921 yazında askeri durumun kritikleşmesi üzerine, sorumluluğun tek kişiye devri gündeme gelir. Eski Roma ve Fransız Devriminde örnekleri bulunan bir yöntemle, meclis sahip olduğu egemenlik haklarının fiili kullanımını, üç ay süreyle Başkumandan sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa’ya devreder. Geçici haklarından feragat eden fakat gerekli gördüğü takdirde yetkisini geri alma hakkına sahip meclis, hala egemendir. Ancak 1922’deki üçüncü uzatma görüşmelerinde bu hayal suya düşer. Meclis, yetkilerini geri almayı dener; askeri birliklere güvenen Başkumandan yetkilerini devretmeyi reddeder ve meydan okur; meclis boyun eğer.

Nutukta yer alan bir söz bu olayı Atatürk’ ün ağzından anlatmaktadır;

“Eğer ben orduya kumanda etmeye devam ediyorsam, gayri kanuni olarak kumanda ediyorum. Bunun için bırakmadım, bırakmam, bırakmayacağım.”

Mustafa Kemal

Türkiye Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesi olarak değerlendirilmesi gerek bu olaydan sonra, meclis egemenliği, Atatürk’ ün hayatının sonuna kadar artık laftan ibarettir. Meclisin laftan ibaret olduğu bir ortamda, demokrasi ise bir hayaldir.

Kaldı ki konu hakkındaki Tek Parti rejiminin yaptıkları oldukça fazladır. Örnekse; 1936 Haziran’ında bütün illerde CHP parti il başkanlıkları ve valilikler birleştirilir, CHP il başkanı o ilin valisi konumuna getirilir. İçişleri bakanı resmen CHP genel sekreterliği sıfatını üstlenir. Bu tek parti rejimini sağlamlaştırmak, adında bulunduğu gibi bir halk partisi değil devlet partisi yaratmak düşüncesinin vardığı uç noktalardan biridir. Bütün bu uygulamaların AKP tarafından yapıldığını hayal ederek durumun ne kadar vahim olduğunu düşünmek gerekir. Zira AKP bütün bunların yanında azımsanmayacak oranda anti demokratik bir tutumla ülkeyi yönetip, bunun adına da ileri demokrasi dese de, bizler bunun bir dikta rejimi haline gelmeye başladığının farkındayız.

Kadınlara oy hakkı verilmesi ise, kamuoyu tarafından, yeterince anlaşılamamış bir konudur. Kaldı ki; Seçme değil, onaylatma biçiminde gelişen seçimlerde, oy vermek bir haktan çok bir mecburiyet olarak algılanmalıdır. Bu anlamda Türkiye’de kadınlara oy hakkının 1930 veya 1935 yıllarında değil, bütün Türk vatandaşlarıyla birlikte 1950’de verilmiş olduğunu kabul etmek daha doğru olacaktır. Demokrasilerde asıl amaç, siyasi iktidarın mutlaklaşmasına engel olabilmektir. Demokratik hukuk devletinin belirleyici niteliği, kimlerin ve kaç kişinin oy verdiği değildir; iktidara sahip kişi ve zümrelerin, hukuku hiçe sayabilecek, kendilerine yandaş olmayanları mahvedebilecek, toplumun değer ve kurumlarını ezebilecek güce kavuşmalarına engel olunup olunmadığıdır. Bu nedenle kadınlara oy hakkı verilmesinin demokrasi ile bir bağlantısının olup olmadığı tartışmalıdır.

Kuşkusuz ki dönemin koşullarının Demokrasiye uygun olup olmadığı tartışmaya açıktır ve bir liderin bütün bir hayatını vererek kurduğu düzeni bir başka ideolojiden gelen bir başka partiye demokrasinin bir “cilvesi” olarak neredeyse altın tepside sunmasını beklemek mümkün değildir. Bu yazıda ve bu konu üzerine yazılan yazılarda amaç gerçek tarihi gerçek nedenleriyle anlayabilmektir

Kaynak:Yanlış Cumhuriyet – Sevan Nişanyan Kemalizm Üzerine
 —

Google Aramaları

  • fevzi çakmak
  • derin tarih takriri sükun
  • kadir mısıroğlu takriri sükun kanunu
  • MEHMET AKİF ERSOY TAKRİRİ SÜKUN
  • mustafa kemal atatürk demokrasi için yazılan yazılar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*