Son Haberler
Anasayfa » Genel » Bizde Matbaa Ve Gizlenen Gerçekler

Bizde Matbaa Ve Gizlenen Gerçekler

Bizde Matbaa Ve Gizlenen GerçeklerBulunduğu tarihten bu yana, her geçen gün gittikçe gelişerek bugünkü haline gelmiş olan matbaacılığın tarihçesi çok eskiye dayanır. Matbaacılık hakiki ve en geniş manasıyla her ne kadar hareketli harflerin mucidi sayılan Gutenberg zamanında Avrupa’da başlamışsa da, esasında çok eskiye varan tarihi Orta Asya Türklerine kadar gitmektedir. (1)

Matbaanın keşfedilerek inkişaf edebilmesi için bazı şartların mevcut olması gerekmektedir. Evvela harflerinin adedi çok az olan bir alfabe veya hece yazısının mevcudiyeti şarttır.

Böylece, zannedildiği gibi, ideoğrafik bir yazı sistemini kullanan ve binlerce şekilleri içine alan Çin yazısının tab’ının ne kadar zorluklara sebep olduğu bir an düşünülürse matbaayı ilk defa Çinli’lerin bulduğundan şüphe etmek yerinde olur. Yapılan en son tarihi tetkikler Uygur Türkleri’nin XI. asırda matbaayı tanıdıklarını, Çinlilerin de bu tarzdan dolayısıyla malumatları olduğuna ve bu sistemi XI. asır ortasında oldukça ıslah ettiklerini ortaya koyar.

19. asrın son demlerinde Tung-Huang mevki’nin yakınında üstü duvarla örtülü bir mağarada bizim için çok ehemmiyetli olan bir kaç Uygur matbaa harfleri de ele geçmiştir. Yapılan araştırma ise matbaa harflerinin 1209 yılından çok daha öncesine ait olması gerektiğini netice vermiştir.(2) Nitekim matbaanın tarihi ile uğraşan İngiliz bilgini Carter’a göre de yeryüzünde mevcut en eski matbaa harfleri Uygur dilinde olup Türkçedir. (3)

Osmanlı Devleti matbaayı, Avrupa’ da kuruluşundan kısa bir süre sonra tanıma fırsatı elde ediyor. Esasen o günün devletleri arasında her yönüyle güçlü olan Osmanlı Devleti’nin, bu teknik aracın Avrupa’daki gelişmesinden habersiz kalması da zaten düşünülemezdi. (4)

Şimdilik bilinen, İstanbul’un alınışı tarihinden sonra matbaacılığın, bu sanatla ilgilenen Museviler tarafından yurda getirilmiş olmasıdır. İlk matbaa ise Museviler tarafından Il. Bayezid zamanında açılmıştır. (5)

Padişahtan alınan müsaade fermanı ile kitaplar 1488’de basılmaya başlanmıştır. Hatta bu basılmış eserlerin kapağında “Sultan II. Bayezid Han’ın gölgesinde basılmıştır” ibaresinin olması, bazı kaynaklardaki, matbaaya Osmanlı padişahlarının cephe aldıklarına dair ileri sürülen fikirlerini çürütmektedir. (6)

Özellikle II. Bayezid’in “Kim matbaa ile uğraşırsa idam ederim” şeklindeki bir buyruğu olduğu ifade edilmektedir. Halbuki II. Bayezid zamanında 19, I. Selim zamanında ise 33 kitap basılmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in de matbaacılıkla ilgilendiği belirtilmektedir.

Tarihçi Mustafa Nuri Paşa’nın (Netayicü’lvuku’at’ta) ifadelerinde de IV. Murad zamanında bir matbaa için izin istenir ve izin alınır.Bundan da anlaşılacağı üzere kitap basma işine ve matbaanın kurulmasına ve gelişmesine Osmanlı Padişahlarının karşı değil bilakis yardımcı oldukları anlaşılmaktadır. (7)

1726 yılında ise esaslı bir şekilde neticeye götüren bir faaliyet; İ.Müteferrika’nın matbaa kurulmasının cemiyete sağlayacağı bütün faydaları etraflıca açıklayan elle yazılmış küçük bir risale’ (Vesiatü’t-Tıbaa) nin elden ele dolaşmaya başladığıdır.

Bunu devrin İsveç elçisi Çarleson’un 20 Temmuz 1775 tarihli el yazısı belgesinden anlıyoruz. Bu risale Sadrazam İbrahim Paşa’nın eline geçer. Kendisi böyle şeylere çok meraklı bir vezir olduğu için risaleyi zamanın hükümdarı Sultan III. Ahmed’e sunar.

Padişah, bu risalenin kendisini çok memnun ettiğini beyan edip Şeyhülislam Abdullah Efendinin de bu mevzudaki görüşlerini belirtmesini emreder. (8)

Basımevinin açılması için Şeyhülislamın fetva vermesi, Padişahın da ferman çıkarması gerekiyordu. Basımevi işi zaten Padişahın ve Şeyhülislamın desteklediği bir iş olduğu için, fetva da, ferman da kolayca çıktı. Bu ferman daha sonraları padişahın kendi el yazısıyla yazdığı bir hatt-ı şerif ile kesinlik kazanmıştır.

Ülkemizde kitap basmanın dine aykırı olduğu iddiasıyla ulemanın matbaa açılmasına karşı geldiklerine dair yanlış bir iddia yayılmıştır. Gerçekte ise ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren bir delil yoktur.

Aksine Şeyhülislam Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş, ulemadan da 11 kişinin (veya 16 kişi – ki bunlar imparatorluğun kanunlarını en iyi bilenlerden) bütün mühim mevzularda olduğu gibi, bu mevzuda da fikirleri alınmıştır ve bunlar bu teşebbüs sahibini takdirle övmüşlerdir.

Ayrıca ilk kitabın başına konan “Takriz” ler yazmışlardır. Bu takrizlerde de kitap basmanın dine aykırılığından hiç söz edilmemektedir. (9-10)

Bunun üzerine İbrahim Müteferrika, kısa zamanda matbaayı kurar. Bu çalışmada kendisine 28. Çelebi Mehmet Sait Efendi maddi ve manevi yardım etmiştir. (11) Matbaa açıldıktan sonra da Şeyhülislam Abdullah Efendi İbrahim Müteferrika’ya, basılmasını gerekli gördüğü 2 kitabı da tavsiye etmiştir. (12)

Dikkati çeken bir husus da şudur ki; matbaanın tashih işlerine bakmak üzere ulemadan 3’ü kadı, biri mevlevi şeyhi olan 4 kişinin memur edilmesidir.

Matbaa açıldıktan sonra da ulema ocağından bir karşı koyma gelmediği gibi kısa bir süre sonra, çıkan “Patrona ayaklanması” nda da matbaaya karşı bir istek ileri sürülmemiştir. Matbaayı kapatma gibi bir hadise de hiç bir yerde kaydedilmemiştir. (13)

Bunun da ötesinde devlet ricalinden gerekli izin alınırken ayrıca devlet yardımı da sağlanmıştır. Yani devlet hem maddi hem de manevi olarak teşebbüsü desteklemiştir.

Nasıl mı? İbrahim Müteferrika’nın yükü az olan bir işe tayin edilmesi, dolayısıyla esas çalışma gücünü matbaacılığa hasretmesinin temini, ayrıca matbaanın bastığı ilk eserin basımı süresince matbaada çalışan işçilere her gün muayyen bir ücret verilmesi, devletin bu işe maddi – manevi yardım elini uzattığını ortaya koyar. (14)

İbrahim Müteferrika kimdir? Menşei ve müslüman oluşu hakkında söylenen şeyler doğru mudur? Bir kalvinist olarak yetiştikten sonra tevafuk ve zaruretlerin zoru altında Türklere Thölköly savaşında esir olmuş ve sırf kölelikten kurtulmak için mi Müslüman olmuştur? Tarih perspektifi içinde meseleyi inceleyecek olursak gerçeğin hiç de anlatıldığı gibi olmadığı açıkça ortaya çıkacaktır. (15)

İbrahim, sadece bir Macar değil Transilvanyalı, yani Osmanlıların ifadesiyle Erdelli’dir. Asıl künyesi bilinmemektedir. Erdel 1559—1671 devresinde Türklerin hâkimiyeti altındayken dünyanın en çok dini fikir hürriyeti bulunan memleketlerinden biriydi. Burada din hürriyeti ve müsamaha rejimi sayesinde 16. yy.’ın II. yarısında ilmi ve dini münazaralar cereyan ediyordu.

Hem de Türk paşasının reisliği ve hakemliği altında… Tartışmaların başlıca mevzularını ise İncil’de Teslis fikrinin olup olmadığı ve İsa’nın (s) Tanrı veya insan şahsiyeti olup olmadığı teşkil ediyordu. Yapılan araştırmalar bize İbrahim Müteferrika’nın bir kalvinist değil unitarian (*) olduğunu ve unitarian okulunda okuduğunu ortaya koymuştur. Buna en büyük delil yukarıdaki Teslis doktrini aleyhindeki şiddetli hücumlarıdır. (16)

İbrahim Müteferrika’nın köle değil, esir bile olduğundan bizi ciddi şekilde şüpheye düşüren en kuvvetli delil ise, İbrahim Müteferrika’nın katıldığı iddia edilen “Thölköly Savaşı’nın gerçek mahiyetidir.

“Silahtar Tarihi”nin bu mevzuda verdiği malumatta; Erdelli’leri kurtarmak gayesi güdüldüğü için bu kimselerin derhal serbest bırakıldığı ve hatta Miri’den kendilerine yardım yapıldığı hakikatinden yola çıkarsak İbrahim Müteferrika’nın esir alınıp İstanbul’a köle olarak götürülerek satıldığını kabul etmek bütün bütün zor olacaktır. (17)

Zaten İslamiyeti az çok tanıyan İbrahim’in, Habsburg’ların yönetimi altında yaşamaktansa Osmanlılığa geçerek müslüman olduğu apaçıktır. (18)

O’nun ilmi hayatına göz attığımızda ise O’nun gerçekten müsbet ilimlerde münazaralara katılabilecek bir olgunlukta olduğunu görürüz. Bunun yanında İbrahim Müteferrika’yı müşahedeleriyle Türk tekâmül tarihinin ilk öncü düşünürü olarak da kabul edebiliriz. (19)

Bütün bunların yanında, günümüze kadar, matbaanın Türkiye’ye geç girmesi ile ilgili olarak çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. İleri sürülen bu görüşler birçok yönleri ile eksik kalmıştır. (20)

Matbaanın Türkiye’ye geç girmesinin sebeplerinden birisi, bizzat İslam dininin kendisi olduğu, hâkim bir görüş olarak zaman zaman ileri sürülmüştür. Ancak bütün bu iddalar yersiz olup hiçbir ilmi değer taşımamaktadır. Zira İslam-Türk

Kültür ve Medeniyet tarihinin derinliklerine nüfuz ederek muhtelif devirlerdeki devrini yakınen tetkik edersek, İslamiyet’in, bilginin üstünlüğü hakkında veciz esaslar ortaya koyduğunu ve her zaman ilerlemeyi teşvik etmiş olduğunu görürüz.

Bu dinin kendi Peygamberine (ASM) ulaştırdığı ilk emri “OKU.. !“ olması ve Peygamberleri’nin (ASM) mealen “Hem dünyayı hem ahireti dileyen ilme sarılsın.”, şeklindeki beyanları bunu açıkça ifade eder.

İlme, müsbet dünya görüşüne ve ilerlemeye müstesna bir ehemmiyet vererek her halükarda cemiyetlerin, fertlerin fikri gelişmelerini teşvik etmiş olan İslamiyet’in matbaa teşebbüsünü dine aykırı bularak reddetmesi düşünülemez. (21)

Şu halde matbaanın açılması hadisesi din tartışmaları gibi bir hadise değildir. Aksine, iyi bir gelişme sayılan bir iş “Din tarafından engellendi” diyerek kasıtlı bir hüküm vermek kolay, fakat hiçbir zaman doğru olmayan hem de ilim ve tarihe aykırı bir tutumdur. (22)

Osmanlı İmparatorluğunun, çeşitli müesseseleriyle çöküş devrine kadar, Batı’ya karşı siyasi, askeri, fikri ve iktisadi üstünlüklerini kabul ettirmiş olması, batıdan kendisi için müsbet manada da olsa faydalanmak ve hükümlerine boyun eğmek Osmanlı cemiyetine son derece ağır gelmiştir.

Sadece matbaa değil, diğer müsbet medeniyet mahsüllerinin ve teknik keşiflerin benimsenmesine karşı olan bu yöndeki direnişin sebebi kendiliğinden açıklık kazanır. Yani bu bir kitle direnişi, bir milletin gururu ve yenilmezlik fikrinin bütün hücrelerine işleyişinin neticesidir.

Bu durumda muayyen bir nizama ve dünya görüşüne sahip o devir insanının, Hıristiyan âleminden gelen her çeşit hareketi, hoş karşılamayarak ona karşı çıkışını, o devrin şartları içinde tabii görmek icab edecektir. (23)

Bir başka sebeb de; o devrin yaşama nizamında mühim bir yer tutan, kaynağını dini ve milli an’anelerden alan eski esnaf ve zanaat teşekküllerinin durumu olmuştur. eski cemiyet hayatımızda her çeşit esnaf ve zanaatkar, loncalara ayrılmıştı.

Bu loncalara bağlı bulunan hattatlar ve müzehhibler, matbaanın Türkiye’ye sokulması teşebbüsü karşısında haklı olarak meslek ve geçimlerini kaybetmek, korkusuyla direnmişlerdir. (24)

Fakat matbaada “ulümu aliye’ye” ait kitapların basılmaması Kur’an, tefsir, hadis ve fıkıh ile ilgili eserlerin hattatlara bırakılması, hattatların geçimini sağlayacak geniş bir alanı bıraktığından, hattatlardan gelmesi beklenen karşı koyma büyük bir mesele durumuna düşmemiştir. (25)

Bütün bunlardan ayrı olarak yazma kitap müslüman-Türk’ün benliğinin kudretini ortaya koymak ve O’nun zevkinin inceliğini, bütünlüğünü meydana çıkarmak bakımından da ayrı bir değer ölçüsüne sahiptir. Dolayısıyla bizde yazma kitaba karşı duyulan alaka ve rağbet çok fazladır.

Ceddimiz, basma kitabın okunmasının daha kolay olduğunu kabul etmekle beraber, yazma kitabları en güzel basma eserlere uzun zaman tercih etmiştir. İşte bu gibi sebeplerden ötürü, matbaa önceleri hoş görülmemiş ve netice olarak da geç benimsenmiştir. (27)

Ancak bu bizde olduğu gibi Avrupa’da da aynı tepkiyi görmüştür. Hatta öylesine ki, Jacob Burckhadt’ın “İtalya’da Rönesans Kültürü” adlı eserinde belirttiği gibi “… Eserin muhtevasına duyulan saygıyı mümkün olduğu kadar asaletli süslemelerle ifade etmek zihniyetinin hakim bulunduğu bir sırada birden bire ortaya çıkan basılmış kitaplara karşı, başlangıçta gösterilen çekingenlik ve mukavemeti tabii görmek lazımdır. Urbino hükümdarı Federigo, basılmış bir kitap sahibi olmaktan utanç duyardı.” demektedir. (28)

Bunun yanında, Osmanlı Devleti’ ne matbaanın ilk girdiği yıllarda sınırları dahilinde yabancı dil ve dinde matbaa ile kitap basılmasına müsaade ederken İspanya’ da kral Ferdinand ve kraliçe Isabelle her yerde toplattıkları Arapça yazma ve Yahudilerin basma ve yazma eserlerinden oluşan yığınları yaktırıyordu.

Aynı yıllarda birçok müstakil Avrupa şehrinin hakimleri de İncil’e muhalif diye matbaayı şehirlerine sokmuyorlardı. Bu haller iki din ve iki medeniyet arasındaki anlayış ve insanlık telakkisi farklarını açıkça gösteren, üzerinde durulması gereken örneklerdir. (29)

Aynı şekilde “Hümanizma ve Rönesans” bilgi ve düşüncesinin basım vasıtasıyla yayılmasını teşvik etmişse de gerek kilise, gerek devlet işlerinin başında bulunanlar bundan korkarak basımı körletmeğe ve yalnız din ve iptidai bilgi kitaplarına hasretmeye çalışmışlardır.16. ve 17. yy.da basım ancak birkaç sanatkâr aile tarafından desteklenerek, baskı altında güçlükle ilerleyebilmiştir.

Bunun yanında, muhtelif devirlerde ve çeşitli sahalarda batıda yenilik hareketlerine karşı direnmeler olduğunu görürüz. Öyle ki ilmi zihniyetin ve yeni keşiflerin son derece geliştiği yüzyıllarda bile Avrupa medeniyetinin ne kadar müşküllerle karşılaşarak ilerlediği ve taassubun ne derece kuvvetli bir engel teşkil ettiğine dair çok çeşitli misaller vermek mümkündür.

Mesela 1782’de Fransa’da ipek dokuyan makineli tezgahların mucidi Jacouard bu icadından ötürü Lyons’lu işçilerin öfke ve kinini kazanmış, işçiler kendisine karşı birleşerek Place des Terreaux meydanında büyük bir miting tertiplemişler ve burada icad edilen makinenin tahrip edilmesi yolunda ortak karar almışlardır.

Fakat bizde, yeniçeri ayaklanmalarında bile, böyle birşeye rastlanmamıştır. Matbaanın yıkılması yolunda ulemaca tepki gösterildiği şeklinde haberlerin doğru olmadığı da vesikalarla sabittir.

1816’da ise İngiltere’de dantel makinesinin mucidi Heatcoat’ın Laughborough’daki fabrikası elle dantel ören işçiler tarafından yakılmıştır.

Bizim belirtmek istediğimiz husus, her cemiyette ve her devirde yenilik hareketlerine, başlangıçta bir karşı koymada bulunulduğudur. Bunu da cemiyetlerin kültür değişmeleri açısından tabii karşılamak icab edecektir. (30)

Bütün bunlar bize gösteriyor ki; tarihi hakikatlerin tarih süzgecinden geçirilip, tarih perspektifi içinde, gerçeklere sadık kalınarak incelenmesi neticesinde hakikatin ayan beyan ortaya çıkacağıdır. Bütün münevver ve eğitimcilerin bu gerçeğe sadık kalarak nesillere hakikati öğretmesi temennisiyle…

(*) Unitarian: Unitarianizm: Teslis aleyhtarlığı— Tanrı’nın tek olduğu, İsa’nın tanrı olmayıp insan olduğu- Hıristiyanların İsa’ya (s) tapmasının Hıristiyanlığın mukaddes kitabına aykırı olduğu— Teslis fikrinin İncil’de bulunmadığı ancak Katolik kilisesinin İncil’i tahrip etmesinin mahsülü olduğuna dair fikir ve inanış.

__________________

LİTERATÜR:

1,3,14,20,21,23,24,26,27,28,30:… BİN ARK, İsÂmet; Eski Kitapçılık Sanatımız, Ank. 1975, ss. 58-83
2: Prof Dr. TH. Bossert; II. Türk Tarih Kongresi (İst. 20-25 Eylül 1937), Türk Tarih Kurumu Yay. ist. 1943, SS. 421-438
4,7:… BERBEROĞLU, A-KUTLU, İ: KütüphaÂne Bilgisi, Kütahya 1977, 55.11-17 5,9,12, 13,18,22,25:… BERKES, Niyazi; Türkiye’ de Çağdaşlaşma, Ank. 1973 l.Baskı SS.47-59 6,29: RIZA, Ahrnet; Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, Tere: Ziyad Ebüzziya, ist. 1982, SS.119
8,10,11:… ÇARLESON, Edward: ibrahim MüteÂferrika Basımevi ve Bastığı ilk Eserler. Tere: MusÂtafa Akbulut, DTCF Basımevi. Ank. 1979SS.9-15 15,16,17,19:… BERKES, Niyazi; Belleten, Cilt XXVI, Sayı 104, Türk Tarih Kurumu Yay. Ank. 1962 SS. 715-737.
ERGü RBÜZ, Şefik: Matbaacılık Tarihi, izmit, 1947. 55. 19-23
Y-Sirnonf, Aladar: ibrahim Müteferrika; Türkiye’Âde Matbaacılığın banisi, Tere: Faruk Yener. Başbakanlık Yay. No: 14 Ank. 1945

Sızıntı

Yusuf KARAOSMANOĞLU

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*