Son Haberler
Anasayfa » Genel » Cumhuriyet Döneminde Türkiye’nin Hali

Cumhuriyet Döneminde Türkiye’nin Hali

Cumhuriyet Döneminde Türkiye'nin HaliTürkiye yıkıntı halindeydi. Savaşta, geniş alanlar yakılıp yıkılmıştı. Her yerde yoksulluk vardı ve halk bunun nedenini bilmek istiyordu. Savaşlar sırasında onlara düşmandan kurtulur kurtulmaz erişilecek refahın altın günlerine ilişkin güzel vaatlerde bulunulmuştu.

Türkiye’yi kurtarmak için canlarını dişlerine takıp savaşmışlardı. Yunanlılar’ı ve yabancıları ülkeden çıkarmışlar, ingiltere’ye ve kapitalistlerine, haklarında ne düşündüklerini bir güzel göstermişlerdi. Artık özgürdüler. Her şeyin çok daha iyi olması gerekiyordu; fakat her şey daha kötüydü, onlar da Abdülhamid’in idaresindeki eski rejim günlerinde olduklarından daha kötü şartlar altında yaşıyorlardı.

O günlerde insanın karnı gayet iyi doyar, kendisine tütün ve kahve, çocuklarına tatlı, karısına yeni bir elbise alacak kadar para kazanabilirdi. Akşamları huzur içinde bir kahvehanenin önündeki meydanda bulunan ağacın altında oturabilir, akşam namazı için camiye gitme zamanı gelene kadar sakin sakin haberleri tartışabilirlerdi.

Bugünse yiyecek bulmak bile zordu. Fiyatlar inanılmayacak kadar yüksekti. Para çok kıttı ve bulunduğu zaman bile, dükkanlarda yalnız lüks mallar değil, zorunlu ihtiyaç maddeleri bile bulunmadığı için satın alma gücü yoktu. Çocukları yırtık pırtık giysiler içindeydi.

Karılan yemek yapacak yiyeceği bulmak için köleler gibi çalışıyordu.Vergiler daha da ağırlaşmış, vergi memurları daha da aç gözlü olmuşlardı. Savaşlar bittiği halde, bütün genç erkekler askere alınmıştı.

Çiftlikler ve evler yıkılmıştı, hâlâ da onarılamıyordu. Saman bulunmadığından hayvanları ölmüştü. Kuraklık yüzünden ekinleri kuru-muş ve ellerinde tohumluk bile kalmamıştı. Yaşam, hayatta kalmak için sürdürülen çok ağır, meşakkatli bir mücadeleye dönüşmüştü.

Bütün Türkiye, küllerin içindeydi: Köyler yanmış, tarlalar ve bağlar mahvolmuş, yollar yıkılmıştı. Bu topraklarda daha önce kimsenin görmemiş olduğu bir yoksulluk ve ihtiyaç hüküm sürüyordu. .
Aslında bunun nedeni, olağanüstü tüketici bir savaşın ardından sonra kaçınılmaz olan ekonomik gerilemeydi; ancak, Mustafa Kemal’in muhalifleri, yani politikacılar ve din adamları bunu kullandılar. Hoşnutsuzluk bayrağım yükselttiler. Halkın öfkesini kışkırttılar.

“Size yardım etmek için hükümet ne yapıyor?” diye soruyorlardı.
“Askerleri taşımak için demiryolu mu? Ankara’yı mamur etme çabası mı? Kendilerine her şeyiri en iyisini ve bol para ayırmaları, aralarında kavga etmeleri ya da atalarından kalan eski ve güzel gelenekleri değiştirmek için bildiriler yayınlayıp yasalar çıkartmaları mı? Bunların size ne yararı var?”

“İnsanlar” diyorlardı, “eski zaferler ya da reformlar ve bildirilerle geçinemezler. Ekmeğe, tohumluk buğdaya, sığırlara, koyuna, kuraklığa karşı sulama imkanlarına, çiftliklerini işletmek ve dükkanlarını doldurmak için paraya ihtiyaçları var. Dinsiz kuramlarıyla, bu Allahsız hükümet ve her şeyi tepe taklak eden değişiklikleri, işte onların bütün istedikleri bunlardı.”

Homurdanmalar ve inlemeler arttıkça, Mustafa Kemal’in Meclis, içindeki muhalifleri gene yüreklenmişlerdi. Ordunun hoşnutsuz olduğu, bazı köylerde Halk Fırkası şubelerinin tahrip edildiği, bir çok yerde köylülerin vergi ödemeyi reddettiği ve vergi memurlarım dövdükleri söyleniyordu.

Bir süredir politikacılar oldukça ihtiyatlı davranıyor, muhalefetlerini gizliyorlardı. Artık eleştirilerini çok daha açıkça dile getirmeye başladılar. Lozan’dan döndüğünden beri Başvekil olan İsmet’e
hücum ettiler. Bu hücuma misilleme yapılmadığı görülünce, hükümetin bütün icraatine ilişkin bir gensoru önergesini gündeme aldılar. Önergenin tartışması, îsmet’e ve dolayısıyle efendisi Mustafa Kemal’e yönelik şiddetli bir kinin tezahürüne dönüşmüştü. Konuşmacılar birbiri ardına kürsüye çıkıp “Ülkenin ekonomisi ve maliyesi cinayet derecesinde bir karmaşa içindedir” diyorlardı. “Bütün bunlar İsmet’in hatasıdır.”

Türk Lirası düşüyordu; kredi kaynakları ortadan kaybolmuştu.

Türkiye’de hiç sermaye kalmamıştı. İsmet de yenisinin gelmesini engelliyordu. Sermayeye sahip tek unsur olan yabancı bankerlerle görüşmeyi reddediyor, onları sövgülerle kovuyordu. İsmet hükümette kaldığı sürece hiç kimse Türkiye’ye borç vermezdi. Büyük İzmir limanı yıkıntı halindeydi ve yeniden inşa etmek için iki yıldır hiçbir şey yapılmamıştı. İstanbul, kasıtlı bir iflasın içine sürüklenmişti, nedeniyse, geçmişte Ankara’ya karşı olmasıydı; bu yapılan saçmalıktı.

Yeni ticari yasalar, gümrük vergilerine getirilen ek yükler, akla ziyan yükleme-boşaltma ve liman nizamnameleri bütün ticareti durdurmuştu. Türkiye’de kalmış olan birkaç tüccarın hepsi de işlerini kapatıyordu. İsmet yaratmış olduğu ve aslında sermaye bulmak için yararlanılabilecek tekelleri armağan olarak, kişisel dostlarına peşkeş çekmişti.

İsmet’in Türkiye için, sağlıklı bir kola sarılmış ve onu çürütene dek kanının akışını durduran bir turnike gibi engelleyici olduğunu belirttiler. Görevinden ayrılmalıydı, hem de derhal.

Hücumlarında büyük haklılık payı vardı. Kendilerininkine benzer savaşlardan sonra yoksulluk kaçınılmazdı, ne ki diktatör, yani Mustafa Kemal ile yardakçısı, yani İsmet, bu durumu daha da
kötüleştirmişlerdi. Her ikisi de askerdiler. Ekonomi veya maliye ^hakkında en ufak bilgileri bile yoktu.

Mustafa Kemal gençliğinde Rousseau ve John Stuart Mili okumuştu ama mali konulara ne bir eğilim, ne de yakınlık duymuştu. Bu konu onu sıkıyordu. Bu konularla uğraşmayı memnuniyetle İsmet’e bırakmıştı. Ve İsmet’in konuya ilişkin bilgi ve eğilimi, Mustafa Kemal’inkinden bile daha azdı. Konuyu bir İstanbul bankasında çalışan ortalama bir Levanten memur kadar bile bilmiyordu.

Uzaklarda, Anadolu çölünün ortasındaki Ankara’da, Türkiye’yi dünyanın tüm ekonomik yaşamından koparmış olan İsmet, kendi yeteneğinden oldukça emin bir haldeydi. Mustafa Kemal’e mali konuları kendisinin ele alacağına dair söz vermişti. Maliye Vekaleti’ndeki odasında konuya kendisi kadar yabancı olan astlanyla maliye ve ekonomi hakkında çok bilmişçe tartışıyordu.

Bu alanda egemen olan Rumlar ve Ermeniler gitmişlerdi. Selanikli Yahudiler’den olan Cavid gibi bir ikisi dışında, hepsi siyasal açıdan kuşkulu kişilerdi. Ülkeden ayrılan Hıristiyanların yerini dolduracak kapasitede tek bir Türk bile yoktu. İsmet ne yabancı uzmanları ülkeye davet ediyor, ne de eğitim görmek üzere Türkler’i yurtdışına gönderiyordu.

Fabrikalar ve sınai girişimlerle zenginleşmiş Türkiye hakkında konuşup duruyor, ancak, hiçbir yapıcı iş üretemiyordu. Yol açacağı etkiyi anlamadan, yasaları Meclis’ten geçiriyor, üstünkörü yapılmış bu yasalar da ülkede ticaret adına geriye kalmış olan unsurları da bozuyordu.

Olağanüstü boyulardaki cehaleti içinde, bu sağır, ufak tefek kurmay subay, her şeyi bildiğini düşünüyordu. Bu arada Türkiye can çekişiyordu.

Kaynak: Armstorng – Bozkurt

Google Aramaları

  • cumhuriyet dönemi halılar
  • cumhuriyet dönemi türkiyenin hali
  • son dönemde türkiyenin hali

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*