Son Haberler
Anasayfa » Genel » Daha cumhuriyet yokken Osmanlı çok partiye geçti

Daha cumhuriyet yokken Osmanlı çok partiye geçti

Daha cumhuriyet yokken Osmanlı çok partiye geçti
Tarihçi Ali Satan, Türklerin yirminci yüzyıla 1908’deki II. Meşrutiyetle başladığını belirterek, “Osmanlı cumhuriyetten önce çok partili hayata geçmiş. Muhalefet partileri ve muhalif basın mevcut. 1918’e kadar meşrutiyet döneminde Türkiye çok partili dönemi yaşıyor. Cumhuriyetle birlikte tek partili hayata dönüyor” dedi.

Daha cumhuriyet yokken, Osmanlı çok partiye geçmişti
Türkiye’nin bölgesinde güçlenmesi Halifelik tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor. Kimine göre halifelik devam etseydi İslâm coğrafyası parçalanmayacaktı, kimine göre Türkiye modern dünyanın parçası olamayacaktı. Biz de “Halifeliğin Kaldırılması” teziyle doktora unvanını kazanan tarihçi Ali Satan’la halifeliği konuştuk. Ufuk Yayınları’ndan çıkan “Son Halife Abdülmecid Efendi” kitabının ışığında çoğu insanın tanımadığı Abdülmecid Efendi’yi gündeme taşımaya çalıştık.Son Halife Abdülmecid Efendi çoğu kimse tarafından tanınmayan bir şahsiyet…
Abdülmecid Efendi maalesef tarihimizde gereken yeri almış değil. Zaten hanedanın yurtdışına gönderilmesinden sonra sistematik olarak hanedanın iyi yönlerinden bahsetmemek gibi politika geliştirilmiş. Bunun nedeni ise yeni rejimin eskiyi unutturup yeni bir sistem kurmak istemesi. Ancak burada dikkatimi çeken gelenekleri, görenekleriyle tarihî bir gerçekliği olan hanedanın gitmesiyle sosyal hayatta muazzam bir boşluk oluşuyor. Hanedanın üyelerinin sosyal hayatta yerine getirdikleri tüm görevleri tek başına M. Kemal temsil etmeye çalışıyor. Bizler siyasete odaklandığımız için işin sosyal yönünü görmüyoruz.

Abdülmecid Efendinin halifeliğinden ziyade ressam yönünün öne çıkarılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Halifeliğe ve siyasete ehil olmadığı gibi bir alt metin ortaya çıkıyor. Abdülmecid Efendi şehzade olarak yetiştiriliyor ve tahtın varisi, yani veliaht oluyor.

ŞERİF HÜSEYİN BİLE HALİFEYE BİAT ETTİ

Peki nasıl halife oluyor?
Sultan Vahdettin İstanbul’dan çıkıp İngilizlere sığınınca Ankara Meclisi derhal toplanıp Vahdettin’i halifelikten ıskat ediyor. –Hanedan’ın Vahdettin ile birlikte yurtdışına çıktığı zannedilir, halbuki hanedan iki yıl daha bu topraklarda yaşayacaktır- Aynı gün 18 Kasım 1922’de TBMM oy çokluğuyla veliaht olan Abdülmecid Efendiyi halife seçiyor. Bundan sonra başka bir süreç başlıyor. İslâm dünyası da Abdülmecid Efendi’nin halifeliğini onaylıyor. Müslüman ülkelerinden biat için gönderilen heyetler, telgraflar var. Osmanlıya isyan etmiş Şerif Hüseyin bile itiraz etmiyor. İslâm âleminin bu kabul edişinin ardında Abdülmecid’in Osmanlı hanedanından gelişi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gazi bir meclis olması gerçeği var. Yani Batılalara karşı cihadda başarı sağlamış olan meclisin İslâm dünyasında sağlamış olduğu prestijin.

Abdülmecid Efendi görevi sırasında ne tür icraatlarda bulunuyor?
Son derece sıkıntılı ve kısıtlı bir dönemde halife olan Abdülmecid Efendi Ankara’nın kontrolünde hareket ediyordu. Siyasî yetkileri ise yoktu. 1924 yılına doğru İslâm dünyasından İslâm Konferansı Kongresi toplanması talep ediyor. Abdülmecid Efendi bu talebi Ankara’ya bildiriyor. Ankara ise İslâm dünyasının önde gelen isimlerinin katılacağı böyle bir kongrenin kendilerini gölgede bırakmasından korkuyor. Bunun yanında muhtemel kongreden çıkacak kararların İslâm dünyasında etkin olan Fransa, İngiltere, İtalya gibi ülkeleri rahatsız edip Ankara’yla karşı karşıya getirilmesinden çekiniyor. Bu girişimlerin yeni rejim tarafından hilâfetin kaldırılmasına hız verdiğini düşünüyorum. Bunun dışında Abdülmecid Efendi’nin Ankara’nın aleyhine bir siyasî girişimi yok.

1922’DEN 1923’E KADAR DEVLETİN BAŞININ KİM OLDUĞU MUĞLAKTIR

Yani Halifelik Ankara’nın siyasî gücünü gölgeleyeceği için kaldırıldı diyorsunuz…
Hindistan Hilâfet Komitesi Adına Ağa Han ve Emir Ali, İsmet Paşa’ya “Halife’nin hukukunun belirlenmesi“ konusunda yazmış olduğu mektup İstanbul basınının eline geçiyor. Ankara’da kıyamet kopuyor. Bu mektup İngilizlerin içişlerimize karışmasının aracı olarak görülüyor ve halifeliğin kaldırılmasının nedenlerinden biri haline geliyor. Zira 1922’de Abdülmecid Efendi’nin halife olarak seçilmiş olması demek, onun devlet başkanı olması anlamına gelir. Meclisteki gelenekçi insanlarda bu fikirdeydiler. Ancak M. Kemal ve arkadaşları böyle düşünmemektedir. Böylelikle ortaya İstanbul ve Ankara’da iki ayrı devlet başkanı çıkmıştır. Dolayısıyla 1922 Kasımı’ndan 29 Ekim 1923’e kadar devletin başkanının kim olduğu meçhuldür, muğlaktır. Bu muğlaklık ve halifenin hukukun ne olacağı bütün Müslümanlar tarafından sorun olarak algılanmaya başlamıştır. Cumhuriyetin ilân edilmesiyle beraber o günlerde kullanılan tabirle halifelik “Papalaştırılmıştır”. Halifenin yetkisiz, görevsiz, sembolik bir adama dönüştürülmesi dünya Müslümanları tarafından endişeyle karşılanmıştır.

HALİFELİK OLSAYDI İSLÂMÎ TERÖR TARTIŞMALARI OLMAZDI

Halifelik kaldırılmamış olsaydı ne tür neticeler hasıl olurdu?
Halifeliğin kaldırılmaması konusunda olumlu düşünenlerdenim. Halifelik dünya Müslümanları için önemli bir makamdı. Hatta 20. Yüzyılın başında Şia’nın itibar ettiği makam haline geliyor. Yani Osmanlı uleması ile Şia uleması arasında bir yakınlaşma da var. Dolayısıyla Osmanlı hilâfeti fevkalâde önemli, birleştirici ve uzlaştırıcı bir makam. Devletin en güçsüz olduğu dönemde bile hilâfet makamı görevini icra etmiştir. Eğer hilâfet makamı devam ediyor olsaydı bugün “İslâmî terör” olarak adlandırılan yakıştırmalara izin vermez, İslâm dünyasında bu tür şiddet olaylarının taban bulmasına müsaade etmezdi. Maalesef bugün İslâm dünyasında otorite boşluğu var. Artık herkes halife. Bu otorite boşluğu İslâm dünyasında büyük acılara neden olmuştur.

Müslümanlara ait olan bu kurumu, cumhuriyetin kurucularının kaldırmaya hakkı var mıdır?
Abdülmecid Efendi İsviçre’de yaptığı basın toplantısında bu kararın hukuksuz ve yolsuz olduğunu söylemiştir. Halifeliğin kaldırılmasından sonra dünya Müslümanları “Halifeliği kaldırmak Türklerin hakkı değil” demişlerdir. Çünkü halifelik sadece Türkleri değil tüm Müslümanları temsil etmektedir.

M. Kemal’e halifelik teklif edildiği doğru mu?
Hindistan’da hilâfet hareketi diye bir hareket var. Bu hareket Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmasında son derece önemli işler yapmıştır. Sadece para yardımı değil Avrupa kamuoyunda yapmış olduğu eylemlerle millî mücadeleye büyük katkılar sağlamıştır. Türkiye için dünya Müslümanları böyle çaba sarf ederken Türkiye’nin hilâfeti kaldırması Dünya Müslümanlarını şoke ediyor. O dönemde Hindistan’dan dönen Antalya Mebusu Rasih Hoca M. Kemal’e hilâfeti kaldırmak yerine, kendisinin halife olmasını öneriyor. Ancak M. Kemal bunu kabul etmiyor. Ben de M. Kemal’in mizacının buna uygun olduğunu düşünmüyorum.

HALİFENİN NAŞI ON YIL PARİS’TE CAMİDE BEKLETİLDİ

Abdülmecid Efendi sürgüne gönderildikten sonra Türkiye’ye hiç geliyor mu?
Abdülmecid Efendi yirmi yıl sürgünde yaşayan bir insan. Fransa’da kalıyor. Öldükten sonra Türkiye’ye gömülmek istiyor. Ancak Türk bürokrasisi vatanına gömülmesine müsaade etmiyor. 1944’te vefat eden Abdülmecid Efendi’nin naşı tam on yıl Fransa’da bir camide bekletiliyor.

Nasıl ve neden?
Caminin bir odasında tahnit edilmiş bir vaziyette bir ihtimal Türkiye’ye gömülebilir diye. Sonra caminin o bölümünün kullanılması gerekiyor ve cenazenin defnedilmesi mecburi oluyor. Bu sırada devreye Hindistan Başbakanı girip Suudi Arabistan’a cenazeyi kabul etmeleri konusunda ricada bulunuyor. Ve 1954 yılında Abdülmecid Efendi “Cennet-ül Baki’ye”ye defnediliyor. Osmanlı hanedanı içinde Medine’ye gömülen tek hanedan mensubu olarak tarihe geçiyor.

Osmanlı hanedanı tekçi farklılıklara göz açtırmayan bir kültürün mirasçısı olarak anlatılıyor. Cumhuriyetin gelmesiyle demokrasi ve insan haklarının geldiği ifade ediliyor…
Öyle bir şey yok. Eğer çok kültürlülükten, çok dillilikten ve çok dinlilikten bahsedecek olursak bu Osmanlıdır. Öte yandan Türklerin yirminci yüzyılı 1908 I. Meşrûtiyetle başlamıştır. Osmanlıyı beğenelim beğenmeyelim cumhuriyetten önce çok partili hayata geçmiş bir sistem. Muhafet partileri ve muhalif basın mevcut. 1918’e kadar meşrûtiyet döneminde Türkiye çok partili dönemi yaşıyor. Cumhuriyetle birlikte Türkiye tek partili hayata dönüyor. Dolayısıyla demokratik hak ve özgürlükler, kişi hak ve özgürlükleri gibi modern kavramlar esasen cumhuriyet öncesinde bizim lügatimizde mevcut ve uygulanmaya çalışılıyor. Bütün güzelliklerin ve iyiliklerin başlamasını Cumhuriyet’e bağlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Osmanlının hakkını yememek için cumhuriyet öncesi ve sonrasına mukayeseli bakmanın şart olduğunu düşünüyorum.

HALİFE, AVRUPAYI CUMHURİYETİ KURANLARDAN DAHA İYİ BİLİYORDU

Abdülmecid Efendi’nin dine bakışı ve eğitim açısından donanımı nasıl?

Osmanlı şehzadesi olması dolayısıyla Abdülmecid Efendi Arapça, Farsça öğrenmek gibi klâsik eğitimden geçiyor. Dinî eğitim alıyor. Bunların dışında tüm şehzadelerde olduğu gibi kabiliyetine göre yönlendiriliyor. Abdülmecid Efendi’nin san’ata kabiliyeti olduğu için resim dersleri alıyor. Ayrıca Almanca, Fransızca gibi altı dil öğreniyor. Çok dilli olan kütüphanesi bunun delili. Bunun yanında çok önemli Avrupa kütüphanelerini takip ediyor. Yani döneminin dünyasına aşina, çağını okuyan birisi. Takip ettiği sanatsal ve entelektüel faliyetlerin dinî kanaatine zafiyet verdiğini de düşünmüyorum. Namazına dikkat eden, dinî konularda hassasiyet gösteren bir yapıya sahip. Kısacası Abdülmecid Efendi dünyanın dilini konuşuyor, ancak geleneğine de son derece bağlı. Gelenekle bugün arasında kompleksiz bir ilişki kurmayı başarmış bir zat. Avrupayı Cumhuriyeti kuran kadrodan daha iyi biliyor. Eğer Abdülmecid Efendi Türkiye’de yaşasaydı Türkiye için büyük bir kazanç olurdu.

Hanedanda görmeye alışık olmadığımız sıradışı özellikleri var mı?

Sokağa çıkıp kendi alış verişini kendi yapıyormuş. Bu nedenle de kendine “Demokrat Prens” diyorlarmış. Aslına bakarsanız hiçbir hanedan halktan kopuk değil. Milletle olan duygudaşlığı ve inanç ortaklığı bu bağı sağlamış. Sarayda oturuyorlar, ancak onun ötesinde uçuk insanlar değiller.

Nis’te kaldığı sırada geçimini nasıl sağlıyor?

Kızının Haydarabad Nizamı’nın oğlu ile evlenmiş olması dolayısıyla bir parça aylığa kavuşuyor. Ancak bu ‘bir eli yağda bir eli balda’ bir hayata işaret etmez. Abdülmecid Efendi’nin Bağlarbaşı’ndaki mülkü kendine aittir. Sürgüne gönderilen hanedanın malına bir ay içinde satılıp parası ödenmek şartıyla el konulmuştur. Fakat Abdülmecid Efendi öldüğünde parası hâlâ ödenmemişti. Tüm bunlara rağmen 1939 yılında yaşanan Erzincan depremi sonrası Abdülmecid Efendi’nin damadı Hindistan’dan yardım toplayarak kendisi aracılığıyla Türkiye’ye gönderiyor.

Hanedanın Türkiye’ye karşı dünya güçleriyle bir ilişkiye girmediği doğru mu? Hiç mi böyle bir durum yaşanmamış?

Hanedan ailesinin dolayısıyla Abdülmecid Efendi’nin Türkiye’ye karşı uluslar arası bir komplonun parçası olmadıklarını biliyoruz. Bu galiba kendilerinin devlet telâkkisiyle ilgili bir durum. “Osmanlı hanedanı yok, ama devlet devam ediyor” yaklaşımı içindeler. 1 Kasım 1922’de saltanat ilga ediliyor. İstanbul hükümeti istifa edip gidiyor. Bu süreçte Ankara’nın aleyhine bir açıklama yok. Sanki bir kabulleniş var; millî iradenin teşekkül ettiği meclisin üstünlüğü kabul ediliyor.

HANEDAN MİLLÎ MÜCADELEYE BİGANE KALMADI

Hanedanın millî mücadeleye karşı olup olmadığı siyasî bir tartışma konusu. Tarihçi olarak sizin akışınız nedir?

Millî Mücadele döneminde Abdülmecid Efendi’yi Ankara’ya çağıran bir mektup geliyor. Fakat mektup İngilizlerin eline geçtiği için Abdülmecid Efendi’nin evi ablukaya alınıyor. Daha sonra oğlu Ömer Faruk Efendi, millî mücadeleye katılmak için İnebolu’ya gidip Ankara’ya haber gönderiyor. Fakat Abdülmecid Efendi’nin dâvet edildiği dönemdeki gibi Anadolu’da isyanlar olmadığı için kendisine ihtiyaç olmadığı iletiliyor. Yine Abdülmecid Efendi millî mücadeleye katılmak için mektup yolluyor. Bu istek de kabul görmüyor. Bu hanedanın millî mücadeleye bigane kaldığı anlamına gelmiyor. Son dönemlerde ortaya çıkan bir başka şey ise Sultan Vahdettin’in de Anadolu’ya geçmek istediği. Bu isteğini nazırlarıyla istişare ediyor, fakat “M. Kemal zaferi kazandıktan sonra size biat edecek. Maceraya girmeniz doğru değil” kararı çıkıyor.
Geçen 1922 yılına ait İngilizlerin Türkiye raporunu yayınladık. Büyük Taarruza bir iki hafta kala Yunanlılar İstanbul’a saldırmayı planlıyormuş. Fakat buna İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar karşı çıkmışlar. Belki Vahdettin İstanbul’da olmasaydı İstanbul’un kaderini yeniden düşünmemiz gerekirdi. Padişah’ın İstanbul’da olmasıyla hâlâ bu topraklarda iddiamız olduğunu söylemiş oluyoruz. Abdülmecid Efendi halife seçildiğinde Ankara’da bir grup “Neden işgal altındaki İstanbul’dan veliaht seçiyoruz. Ankara’ya neden getirmiyoruz?” tartışması yapıyor. M. Kemal “Bu zatı Ankara’ya getirmeye gücümüz var. –Daha Lozan Anlaşması imzalanmamış, İstanbul’un durumu netlik kazanmamış- Eğer barış olmazsa işgal altındaki halifeyi Anadolu’ya getirmemiz İslâm dünyasının dâvâmıza vereceği desteği etkiler. Orada kalmasında fayda var” yorumunda bulunuyor.

H. Hüseyin Kemal

Google Aramaları

  • atatürk devrimleri
  • yusuf büyükgöze
  • erhan afyoncu
  • ATATÜRKÜN SON HALİ
  • ingiltere kraliçesi
  • yeniceri
  • atatürkün ölümü ile ilgili RESİMLER
  • akit gazetesi karikatür
  • yurdumuzu isgal eden devletler
  • 10 Kasım ile ilgili cizilebilir kolay resimler

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*