Son Haberler

Din Nedir?

Din okullarında yapılması gerekli eğitimin sınırlarını belirtebilmek için daha önce dinin, kendisiyle karıştırılan bazı kültür kollarından ayırd edilmesi gelmektedir. Yani önce din nedir, onu görelim. 1. Din müsbet ilim değildir. Dinin hakikatleri deneyle açıklanmaz ve dinde deneyle kontrolü yapılabilen evrensel kanunlara ulaşılmaz. Matematikte olduğu gibi dinde aklın yapısına bağlı prensipler de yoktur. Onun prensipleri vicdanın yapısına bağlıdır; ilham ve inançlarla beslenir. Bütün hayat tecrübelerimizin yükseldiği sonsuzluktan tekrar varlığımıza dönen İlâhî bir aks-i seda halinde benliğimizi kucaklar. Sonsuzluğun kollarıyla kucaklanma ruh için sonsuz kuvvet kaynağıdır. Durkheim’in bu mânada “din insanlar için bilgi kaynağı değildir, kuvvet kaynağıdır” deyişi bu hakikati ortaya koyucudur. Dindar adam, başkalarından daha çok bilen değildir, daha ziyade kuvvetli olandır. İnsana yalnız dinin sağlayabildiği bu ruh kuvveti, içimizden bizi Allah’a doğru götüren enerjinin kaynağıdır. Tasavvuf ehlini bu ruh dünyasının atleti yapan bu kuvvetle yürüyüş gerçek dinin yolunda yürüyüştür. Dünyamızın bugünkü buhranı temelinde bir din buhranıdır ve bunun sebebi de din adamlarının ihaneti olmuştur. 2. Din, ilim olmadığı gibi ilim tarihi de değildir. Dinî yaşayışın tekniği diyebileceğimiz ibadet şekilleri ve bunlara ait şartlar üzerinde asırlardan beri ortaya konan bilgiler, dinin kendisini ifade etmezler. Filhakika Kur’ân’ı anlamak ve Peygamber’in sözlerini doğru yorumlamak tefsir ve hadis diye birer ilmin konusu olmuştur. Ancak bunların sadece bilgisi dinî hayatı ortaya koymaz. Dinî hayat, ferdin kendi ruhunda yaptığı dinî denemenin içindedir. Bu içsel deneme yapılmadıkça tefsir ve hadis de teori halinde dışımızda kalıyor. Yalnız bunların bilgisiyle dindar olunmaz. Ancak onların benimsenmiş ve derece derece aşk ile yaşanmış olması insanı dindar yapabiliyor. Dinler tarihi de dinden ayrıdır. Bütün dinlerin yer yer birbirine benzeyen taraflarının anlaşılması yine sadece ilmin sınırlan içinde kalır. Bu bilgi insanı ne dindar, ne de dinsiz yapar. 3. Din bir mantık sistemi de değildir. Aklın prensipleriyle İlâhî hakikatleri kavramaya çalışmak boşuna gayret olduğu gibi, aklın anlamaktan âciz olduğu dinî hakikatlerin inkârı da, aklın sınırlarını bilmeyişten ileri gelen kibirle cehalet karışığı bir şaşkınlıktır. Akıl belki bir merdivendir; akılsızlıkla Allah’a varılmaz. Ancak akıl merdiveninin bütün basamakları aşıldıktan sonra onu bırakıp kalp ve ilham kanadının açılmasına ihtiyaç vardır. Aşk yolunda yürüyerek değil, uçarak ilerlenir. Aşk ile ulaşılan bu içsel halin sadece bir temaşa olduğu zannedilmesin. O bizde zaman, hayat ve hareket olur; eşyanın gerçeğini gölgede bırakan bir gerçek olur. Mevlânâ’nın, “Mustafa’nın önünde aklı kurban et!” sözü bu yolda anlaşılmalıdır. 4. Din, sanat da değildir. Güzel seslerle Kur’ân ve mevlit okunması dindarlık ifadesi değil, belki sadece dindarlık gösterisidir. Hele bu işleri zenaat haline getiren hocalarla mevlitçilerin bu hâli, dini alelâde alış-veriş sermayesi yapan iğrenç denecek derecede berbat din dışı bir harekettir. Kur’ânı ancak mânasındaki belâgatı en güzel şeklinde ifadeye ve Kur’ân âyetlerindeki heyecanı kendisine en uygun şekilde yaşatmaya yarayan dinî sanat ve herhalde ticaretle ilgisiz olarak, Peygamber’in kendisi tarafından övülmüş en güzel şeydir. Yüksek heyecanları oldukları gibi yaşatabilme hüner ve sevgisini takdir etmemek elbette duygusuzluktur. Bunu böylece belirttikten sonra dâvanın esasına değinerek diyelim ki din, estetikten yani güzel sanattan büsbütün ayrı ve ona üstün ayrı değerlerin dünyasıdır. Dinî sanat da olsa olsa, İlâhî fezalarda yükselmek isteyen kanatlara şevk ve neşve katıcı bir berraklıktır; ruh göklerde yükselirken beden yükünü hafifletici bir hava temizliğidir. Kur’ân’ı Kur’ân güzelliği ile, yani hâtiften gelir gibi bir sesle okuyanın sırf din olan sanatı gibi Mevlânâ’nın neyde aradığı İlâhî sırrın müjdeciliği de dinî denemeye sadece ulaştırıcıdır; bunlar dinî denemenin kendisi değildirler. 5. Din, efsane hiç değildir. Vakıa eski Yunan mitolojisi din ile yanyana idi. Mitolojinin kahramanları yan tanrılardı. Bu kahramanların insanlarınkine benzeyen, ancak insana üstün olan kuvvetleri, tanrılarda daha ileri derecelerde bulunuyordu. Öbür dinlerin de içerisine yer yer serpilen mitolojik inançları dinle karıştırmak, hayali realite ile karıştırmaktan başka bir şey değildir. îslâm dünyasında da yüzyıllar boyunca biriken sayısız efsanelerle dinin hakikatlerini karıştırma olayı, masal yapma ihtiyacıyla yüklü hayal gü-cünün zorunlu mahsulü olmuştur. Din adamı rolünü üzerine alan cahillerin, sadece dinî ihtiyacı hisseden, fakat dinî denemeyi yaşamaya kabiliyetli olmayan halkı, şeyh, mürşid, vaiz, âlim maskeleri île istismar etmeleri, insanda doğuştan var olan bu masal yapma ihtiyacını karşılaması yüzünden mümkün olmaktadır. Bu tehlikeden korunmak için dini hayatın, gerçek münevverlerin ve hakikî din adamlarının kontrolü altında bulunması lâzım geliyor. 6. Din, ipnotiza hareketi gibi bir telkin psikolojisi değildir. Gerçekte dinde telkinin rolü büyüktür. Ancak bu olayda telkincinin ihâneti, yani, samimi imanın dışında telkinde bulunması, kendisine telkin yapılan kimseyi otomatlaştırır, hattâ bir çok ruh hastalıklarına kadar götürür. Gerçek dinî önder hem hakikatin telkinini yapar, hem de bu işte belli bir noktaya kadar götürdükten sonra gayeye ulaşma gücünü telkin yaptığı kişinin kendi içsel denemesine terkeder. 7. Din bir iddia değil, belki bir hayattır. Onda insanoğlunun kibriyle yüklü iddiaları yer almaz. Parlak ve tumturaklı kelimeler, malını beğendirmek isteyen satıcının ifadesindeki mübalâğayı andıran hayâlî şişirmeler, hörmet yerinde kullanılan âdet haline gelmiş pek kabarık klişelerle dinin hakikati ortaya konamadığı gibi, din esnaflığını benimseyenlerin halka bol bol yaydığı kendi dinlerinin başka dinlere üstünlüğü ve başka dinlerin küçüklüğü iddiaları da dinî yüceltmez ve değerlendirmez. Bu insanlar sâde cehaletle-riyle kibir, kin, hased ve riyâlannın toplu ifadesini ortaya koymuş olurlar. Dinler arasında hakikata ulaştırıcı karşılaştırma yapabilmek için, bunu yapanların, karşılaştırdıkları dinin her ikisini aynı derecede yakından ve birini kendi içinden yaşamış olarak bilmeleri lâzımdır. Aksi halde yapılan iş bir felsefecinin “felsefe sanattan değerlidir ”, ve bir matematikçinin “matematik fizikten daha önemlidir” deyişi gibi bir hezeyan ifadesi olmaktan ileri gitmez. Hem dinde mukayeseyi kalp yapacaktır. Bir kalpte iki iman yani iki aşk bir-likte barınmaz ki mukayese mümkün olsun. Âşkın gözünde sevdiğinden daha güzel bir başkası bulunmadığı gibi, inanan insan için inancının konusundan daha kesin hakikat olamaz. 8. Din bir dünya saltanatı değildir. Onun siyasetle ilişkisi olamaz. Tarihimizde şeyhülislâmlık müessesesinin din adına sahib olduğu iktidar ile siyaset yapması, devletin olduğu gibi dinin de içten çökmesinin başta gelen sebebi olmuştur. Dinî makam, ikaz, irşad ve Hakk’a işaret yeridir, yumruk ve süngü idareciliği değildir. İslâm’da devlet adamının mesuliyeti, salâhiyetlerine üstün olmak gerektir. Bu sözle devlette otoritenin değerini inkâr etmek istemiyoruz. Ancak bu otorite devlet adamı olarak cemaatın selâmeti uğrunda kullanılmalıdır. Devlet adamı iktidarını değil, mesuliyetini Allah’tan aldığını bilmelidir. Hele din adına yüzyılları dolduran entrikalarla cinayetler, ferdin ruhunda barınan asıl ilâhî devlete hakaret ve tecavüz olmuş ve ruhlardaki ilâhî otoriteyi incitmiştir. Sonunda gerçek dinî otoriteye karşı itimatsızlık meydana çıkmış ve bugünkü dindar zümre, İlâhî otoriteden nefret edenlere karşı tam mânasıyle maddeci bir kinle silahlanmıştır. Dini dünya saltanatı olmaktan kur-tarıp en sevimli İlâhî saltanat halinde yaşatan mutasavvıflar da bu şaşkınlık içinde hem çiğnendiler, hem de içlerine karışan sahtekârlar tarafından bulandırıldılar. 9. Din, bir meslek olamaz; o insanlığımızın cevheridir. Bir kısım insanların din adamı diye ayrı bir içtimaî sınıf meydana getirmeleri, dinin bir dünya sanatı haline koyulmasına yol açmıştır. Hepimiz din adamıyız, hep Allah yolunda olmamız gerekiyor. Bu yoldan uzaklaşanları uyarmak hepimizin işi olmalıdır. Bu iş ilimle değil, irşâdla olur. Şu halde din bir irşâd mesleğidir diyebiliriz. Îrşâd, Allah’a götüren yolu aydınlatmaktır; bedene değil, ruha çevrilir. Dinin bağlandığı hareket kaidelerini çoğaltmamak ve bunları bir hukuk sistemi halinde ele almak en doğru yoldur. Böyle yapılmazsa yüzyıllar içinde sonu gelmeksizin çoğalan kaideler, tenkit ve münakaşanın kapılan da sımsıkı kapanınca insanı, bir sihirbazın veya ipnotizmacının otomatlaştırdığı şuursuz makine haline getiriyor ve dini hayat bazı eşyanın yapılmasına yarıyan makinenin işleyişlerini andırıyor. Gerçekte ruhsal olan gaye büsbütün gözden uzaklaştı mı o zaman mânasızlıklar, akıl hastahanelerini dolduran sapıklıklar meydana çıkıyor. Peygamber ve ashab devrinde hoca ve din adamı sınıfı yoktu. Bugün İslâm’ı kurtarmak için aynı samimiyet ve ihlâs devrine dönmemiz lâzım geliyor. Bunun için maaşlı memurları ve devlette idarecileri bulunan diğerlerinden ayrı din adamlan sınıfı kaldırılmalıdır. Dini hayatın yaşanmasında para ile maaşın hiç yeri ve sözü olmamalıdır. Bu hayata önderlik edenlerden düşünürler, ancak bulundukları ilim yerinden maaş almalıdırlar. Bunlar meselâ profesörler, yazarlar ve bilginlerdir. Camilerde ibadet, âyin şeklinden ve gerçek ibadeti öldürücü terennümcülükten kurtarılmalıdır. Hutbe, tekrarlanan bir âdet ve klişecilik olmaktan çıkarılmalı, vaazlar İslâm’ın ruhunu çiğneyen tehditlerle hurafeler ve meddahlıklardan uzak, İslâm ahlâkını günün hayatı içinde ve zamanın dilinde büyük halk tabakasına tanıtma ve yayma vasıtası olmalıdır. Maaşlı konferansçılığın hakka ecri olmadığı gibi, halka da hayrı olmaz. İmamlar maaşlarını, mutlaka bağlı oldukları başka bir memuriyetten almalıdırlar. Onlara en yakışan meslek, öğretmenlik mesleğidir. Köy öğretmeni köyün imamıdır. Şehirlerde derece derece okulların kültür derslerini (felsefe, edebiyat, yurttaşlık ve tarih gibi) okutan öğretmenlerde bu görevi yapabilirler. Kültür fakültelerinin profesörleri verdikleri İlmî konferansların yanında İslâm ahlâkına ve İslâm cemaatinin düzenine dair konuşmaları ile hatiplik işini ve bazı büyük camilerin imamlığını yapabilirler. Ancak bir iman konusu olduğu için bu işe mecbur tutulamazlar. Düşünürler arasında inanmayanların çoğunluk olduğu devrimizde bu sistem, inananların, ama maaşsız inananların ilim ve fikir hayatına daha fazla girmelerini sağlayıcı olacaktır. İnanmayanların bu işi yapmadığı yerlerde ise cemaat arasından gönüllü imam bulmak güç olmaz. Namazı kılanla kıldıran arasında Allah gözünde ayrılık olmasa gerektir. Böylelikle hem dindarların ilim ve felsefe ile ilgileri kurulup ilim ve din çatışması ortadan kalkacak, hem de din dünyasından para ve menfaat kovularak din adına yapılan soygunculuğa son verilecektir. Dinî hayat, tertemiz kendi gerçek yapısına kavuşmuş olacaktır. Yukarıda belirtmeğe çalıştığımız özellikleriyle dini, kendisiyle karıştırılan unsurlardan ayırmaya çalıştık. Onun ne olmadığını gösterdikten sonra ne olduğunu tekrar edelim: Psikoloji ile başlayıp yine psikoloji ile nihayetlenen, mukadderatımızın metafiziğidir. Felsefeden ayrıldığı yer, dinin metodu yargılayıcı akıl değil de onu yer yer kullanmasını bilen ruhsal tecrübedir. İnsandaki ilk uyanışında dinî hayat ruhun bir ihtiyacı olarak gözüküyor. İnsan, Allah’ı arıyor. Bütün varlığı ve bütün sefaletleriyle teslim olacağı Mutlak ve Sonsuz Kudret’i aramamak insanın yaratılışına aykırıdır; bu, insanın elinde olmayan şeydir. Filozof Blondel’in deyişi ile “Herkesin tapacak putları var, dindarlar gibi en dinsiz olanların bile.” Ancak bu sonuncular karanlıkta bunalıp kalıyorlar. Evriminin ikinci safhasında din bir metafizik oluyor. Akıl kendi iktidarsızlığını teslim edinceye kadar dinî arayış akıldan faydalanıyor. Onu her türlü yaşayışında, buhranlı ve huzurlu anlarında kullanıyor. Her çeşit meseleyi akılla çözmek istiyor. Her hüküm ve iddianın peşinde sürükleniyor. Aklın, duyguların enirinde çalışırken kaderi zorlayan her türlü davranışlarından sonra, dinî arayış, onu bir tarafa bırakıp tekrar insanın iç yapısına dönüyor. Kendi ka-derimizin sırrını yine kendi içimizde çözebileceğimizin anlaşılması ile dinî yaşayışta üçüncü safha başlıyor. Peygamber’in “Nefsini bilen Rabb’ini de bilir” sözünün apaçık anlaşıldığı bu üçüncü ve son safhada din bir içsel denemeden başka bir şey değildir. İbadetlerin de özünü içerisine alan tasavvuf bu içsel denemenin ta kendisidir. O bir kalp terbiyesi ve aşk psikolojisidir. Dinin ne olmadığını belirttikten sonra onun ne olduğunu tanıtmaya çalıştık. O halde dinin gerçek gayesine götürücü eğitim nasıl yapılmalıdır? Şimdi bu konu üzerinde fikir yürütmek kaabil olacaktır. Önce şunu söyleyelim ki, İmam Hatip Okulu, vaktiyle meslek okulu olarak açılmıştı. Biz dinin meslek olmadığını kabul ettiğimizden bu okulların adının değiştirilmesini teklif edeceğiz. İki türlü din okulu olmalıdır. İmam-Hatip Okulları “Islâm Enstitüleri” hâline koyulmalıdır. Bunlar yüksek okul değil, yine lise seviyesinde olacaklardır. Ancak orta kısımları olmayacaktır. Devlet ortaokullarından öğrenci alan dört senelik İslâm Enstitüleri olacaklardır. Yalnız lise kısımları bulunacaktır. Bu enstitülerin programlarında üç zümre derse eşitlikle yer verilmelidir. Ders saatlerinin üçte biri genel psikoloji, tasavvuf ve din psikolojisi ile felsefe, kelâm ve sosyoloji derslerine ayrılmalıdır. Öbür üçte birinde tefsîr, hadîs, fıkıh ve hukuk dersleri ile metodoloji ve dinler tarihi okutulmalıdır. Geri kalan üçte birinde Kur’an ve Arapça ile bir Batı dili mutlaka öğretilmelidir. İkinci tip din okulları İlahiyat Fakülteleri olacaktır. Bu faktültelerde, İslâm Enstitülerinden farklı olarak, birinci zümre derslere en geniş yer verilmelidir. Yani tasavvufu da kapsayan felsefî kültür, bu fakültelerde hâkim rol oynamalıdır. Din öğretimini softalıktan ve gerilikten kurtarmanın tek çaresi budur. Psikoloji ile başlayarak metafiziğe götüren felsefî kültür tam olarak verilmedikçe dinin gerçeğine yükselmek kaabil olmayacak ve din anlayışımızla din hayatımız ilkel toplumlarınkinden ileri gitmeyecektir. Yukarıda dinin ne olmadığı hakkında ortaya koyduğumuz görüşler hem İslâm Enstitülerinde, hem de llâhiyât Fakültelerinde felsefî kültür içinde ruhlara sindirilmeli; İslam’ı, gerçeği içinde ihya edecek gençliğe önce dinin, müsbet ilim, ilim ve din tarihi, mantık sistemi, musikî ve güzel sanat, efsane, ipnotizmacılık, başkalarına karşı koyan iddiacılık, dünya saltanatı ve bir meslek olmadığı, onun bütün bunlardan apayrı ve konusunu metafizikte işleyerek kendine özel bir ruhsal yaşayışın denemesiyle Allah’a ulaştıran ahlâk yolu ve aşk hakikati olduğu hakkıyla anlatılmalıdır. Böylece yetişecek olan nesil, geçmişte olduğu gibi şimdi de türeyen çeşitli isimler altındaki iddialı ve benlikçi, gerçekte din ile ilgisi bulunmayan zümreler, sayılan gittikçe artan sahtekâr kerametciler ve şeyh taslaklariyle şiddetli mücadele açmalıdır. Onun ilk işi yanlış din anlayışlarıyla din zümreciliklerini ve halk dolandırıcısı sahtekâr şeyhleri mutlaka ortadan kaldırmayı gaye edinen tam bir kültür seferberliği olmalıdır. Şimdiki İmam-Hatip Okullariyle Enstitü ve İlâhiyat Fakültesi gençliği böyle yetiştirilmediği için İslâm’ın ufuklarından uzaktadırlar. Onlar bu hakikat savaşını açmadıkça vebal altında ve İslâm’a ihanet durumundadırlar. Bugün İslam adı cami kapılarından Kâbe eşiğine kadar ticaret ve soygunculuk hareketlerine bağlanmış bulunuyor. Müslüman cemaatı berbat ve değersiz bir neşriyat ticaretiyle sahtekâr şeyhlerin ve mürşidlerin istismar ve dolandırıcılığına boynunu bağlamıştır. XX. Asırda bile büyücü ve bakıcıyle yanyana çalışırken Kur’ân’ı bol bol okudukları halde, Allah’ını arayan ruhların ümit kapılannı tıkayan bu din adamlarının ihanetini tarih asla affetmeyecektir Filhakika yüzyılların biriktirdiği gelenekler onlara muzır ve meş’um kuvvet oluyor, onlar da ne yaptıklarını bilmiyorlar. Hep nefislerine götüren yollarda Allah’ı arıyorlar. Son olarak bütün ilkokullarla ortaokullarda ve liselerde yapılmakta olan din derslerinin mânasızlığına işaret etmek istiyoruz. Bugün ismi öğrenci karnelerinin en altına yazılan din dersleri, özellikle yaşı biraz ilerlemiş gençlerde dini küçümsemekten başka işe yaramıyor. Dinî tatbikata ait kaidelerin öğretilmesi, çocuğa dinî ruh ve hörmet aşılayamaz. Din, bütün hareketlerimizin dışında kalan bir hayal ve hareket alanı, bir ihtisas konusu değildir ki, ayrı bir ders ve öğretim yapılsın. Bu okullarda din kültürünü, bütün kültür derslerinin içinde, felsefe, tarih ve edebiyat derslerinde vermek en doğru yoldur. Felsefe, dinin mukadderat metafiziği olan özüne değinecek ve ona götüren yola aklın aydınlıklarını serpecektir. Edebiyat, en kuvvetli din aşısı yapacak kültürü verir. Yunus’tan Akif’e kadar, “Hüsn-ü Aşk”ı ve “Makber”i de içerisine alarak gençlere diri ruhu heyecan halinde aşılayacak en kuvvetli vasıta edebiyattır. Tarihe gelince, İslâm tarihi içinde olduğu kadar, Selçuklularla Osmanlıların yani Anadolu’nun tarihinde İslâm’ın ruhunu hayat ve hareket halinde tanıtarak sevdirecek sayısız örnekler vardır. Bu ger-çeklerden faydalanmasını bilen ve millî tarihimizi dosdoğru okutmaktan çekinmeyen öğretmenin bilgili fıkıh ve kelâm hocasından ziyade dini ruhu yüceltmekte faydalı olacağı muhakkaktır. Büyük Peygamber’in hayatından başlayarak Hz. Ömer’den geçen ve Alpaslan’ın, Osman Bey’in Murat’ların, Fatih’in ve Yavuz’un ve bunlar gibi daha pek çok hükümdarların insanlık tarihine vermiş oldukları eşsiz örneklerin bilgisiyle bezenen genç ruhların İslâmî yaşayışı, kâidesi, ahlâkı ve aşkiyle benimsemeleri beklenir. Ayrıca bir din dersine lüzum yoktur. Din, bütün duygularımızla hareketlerimize ve bütün varlığımıza sindirilmesi gerekli bir kültürdür, bir aşıdır, damarlarımızda dolaşan ve insanlarla temasımızda kendini gösteren bir cevherdir. Sadece Kur’ân’ın ezbere okunması, mâbeddeki saygısız marasim, hac ticaretleri, cehennem ve azap tehditleri dinin dairesinin dışındadırlar. Bugün İslâm âleminde Müslüman kalmadı, pek küçük bir azınlık çıkarsa onlara da bütün İslâm alemi düşmandır. Din eğitimini, bugünkünün tam tersine, Allah istikâmetine doğru çevirmek, onu hakikatına ulaştırmaktır. Bu bir müceddid görevidir ve mutlaka yapılacaktır.

“Din eğitimi”, Hareket. V/55, Temmuz 1970 ve “Din eğitiminin esasları”, V/56, Ağustos 1970; TMD/2.

Nurettin Topçu – Türkiye’nin Maarif Dâvası

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*