Son Haberler
Anasayfa » Kitap Özetleri » Dr. Rıza Nur ‘a İftiralar ve Bunlara Yanıtlar;

Dr. Rıza Nur ‘a İftiralar ve Bunlara Yanıtlar;

”Kurtuluş Savaşı” önderlerinden ve Millî Mücadele döneminde Sağlık Bakanlığı yapan Dr. Rıza Nur.

Dr.Rıza Nur’un fikir, görüş ve gözlemlerinde kesinlikle art niyet veya saptırma olmadığı kanaatindeyim. Bu açıdan eserin her Türk gencinin kendi yakın tarihini, o döneme şahitlik etmiş böyle bir şahsiyetten dinlemesi açısından son derece faydalı olduğu inancındayım. Aklı olan beri gelsin!

Dr. Rızâ Nur’un ‘eski yazı-elyazması-tek cilt’ Hayat ve Hâtırâtım kitabını 4 cilt hâlinde basan Örgün Yayınevi’nin çıkardığı kitapları(1) okudum. R. Nur ve yazdıkları hakkında, bu kitapların birinde, başka üç-dört kitapta ve biraz da internette yer alan açıklamaları ve eleştirileri de…

Aşağıdaki, bunları ve bunlardan hareketle yaptığım bâzı tespitleri ve yorumları, R. Nur’un kendini anlattığı cümleleri içeren bir yazıdır.

Evvelâ, R. Nur’un 1878 Sinop doğumlu, askerî tıbbiye mezûnu, cerrah, muallim (profesör), 1909 seçimleri netîcesinde mebus ve bilâhare aynı zamanda köşe yazarı, Milli Mücâdele’de milletvekili kezâ maarif vekili-diplomat-sıhhiye ve muâveneti içtimâiyye vekili, Lozan barış görüşmelerinde 2. delege, türk târihi ve dili konusunda araştırmacı ve yazar idiğini kaydedip muhâlifliğine ve, siyâseti bırakmasını tâkiben neler yaptığına ve hayâtına kısaca temâs edeyim. R. Nur da Millî Mücâdele kahramanlarıdır ve bu devletin kurucularıdır…

R. Nur’un, Lozan’dan döndükten sonra siyâsetten bıktığı, 1908’den beri sürekli suikast riski altında yaşamasının getirdiği yorgunluk yüzünden ve gördüğü-duyduğu cinâyetlerden (Ki bunların bâzıları 1920’den îtibâren Mustafa Kemâl’in emriyle -suikast ve ‘yargılama’ yoluyla- veyâ onun haberi/onayı olmadan işlenmiştir.) dolayı canından daha fazla endişe etmeye başladığı, yeni rejimi bir diktatörlük olarak telakkî ettiği, iktidar kadrosunu yetersiz ve ahlâken düşük gördüğü, gelecekten umûdunu kestiği, bütün bunlardan mütevellit, artık sâdece sevdiği işi (araştırma, sanat, bilim) yapmak istediği anlaşılıyor. Ve karısının hastalığını bahâne ederek yurt dışına (Fransa’ya) çıkıyor (1926). Bir süre siyâsetle ilgilenmiyor. Ardından, abone olduğu, iktidar yanlısı bir türk gazetesinden (dönemin Milliyet’i) ve biraz da Fransa’ya gelen veyâ orada görevli kimi türklerden gündemi izlemeye başlıyor…

Zamanının çoğunu araştırmayla, dil-şiir-operet metni-târih konularında yazmakla ve operetlerde, kütüphânelerde (araştırmayla), bilimsel kongrelerde geçiriyor…

Çoğunlukla (veyâ tamâmen) yalnızdır, hiç dostu yoktur, karısı onu çok yıpratmaktadır. Onu Hayat ve Hâtırâtım’ı yazmaya sevk eden veyâhut geniş biçimde yazmasına götüren başlıca sâikler bunlardır: Bir bakıma içini dökmektedir… Karısının dırdırından bu şekilde kurtulabilmektedir…

R. Nur’un (ikinci ve gönüllü) Mısır sürgün yıllarına (1933-1938) ve ömrünün Türkiye’deki son dört yılına âit pek bilgi edinemedim. Yalnızca şunları yazabiliyorum: Piyasada bulunmayan, kütüphâneden te’min edip kopyaladığım, 1941 basımı Hücumlara Cevablar isimli kitapçığında yazar,

“Ben fakirce yaşamağı tercîh ediyorum. Vicdânım rahat olsun, yeter. Bana sıhhîce iki üç oda, sâde hayâtı idâmeye kâfi kaloride bir gıdâ, mevsimlerin şiddetlerinden muhâfazaya kâfi iki üç kat elbise, kitab satın alacak ve kitab basdıracak ufak bir para; kâfi, vâfi. Bunu da bu yaşa geldim, dâimâ buldum. Ötesi başkasının olsun. Dünyâda keyf, eğlence ve rahatla yaşasınlar. Arta kalanı da ahrete götürsünler. Ben “fakrî, fahrî” (fakirliğim iftiharımdır) deyorum. Benim fakirliğim ve zenginliğim işte bu…”

diyor. Büyük ihtimâlle son yaşadığı ve belki vefât ettiği, kirada oturduğu dâirenin adresini de kitapçıktan öğreniyoruz: Taksim, Şehitmuhtar Caddesi, Sülün Palas, 23/5… R. Nur, 1942’de İstanbul’da ölmüş ve burada gömülmüştür. Mezar taşındaki ismi Orhun (Runik) alfabelidir.

Sâniyen, hâtırattaki/kitaplardaki dile ve metnin özgünlüğüne dâir birkaç husûsa değineyim.. Kitapları okuduğumda ilk dikkatimi çeken diliydi. Çünkü hâtırat, takrîben (veyâ tamâmen) 1928-1932 yıllarına tekâbül etmesine rağmen son derece sâdeydi, konuşma Türkçesiyle kaleme alınmıştı, şu an kullanılmayan veyâ bilinmeyen az kelime vardı (Mustafa Kemâl’in 1927’de okuduğu Nutuk’u ile mukâyese edilmelidir.). ‘Acabâ yayınevi sâdeleştirme mi yapmış,’ diye düşündüm. Kitapların başlarında bu bâbta hiç îzâhat yoktu. Fakat bir bâhusus’u, bu hususta diye okuyup aktardıklarını (Aktarmışlarsa!.. Kitabın nasıl -orijinalinden, yâni el yazmasından mı, yoksa mevcut bir çevriyazılı metinden mi- hazırlandığı bilgisi ciltlerin başlarında açıkça verilmesi gerekirdi, verilmemiş!) görünce ve R. Nur’un, “Yazıya başladığım günden beri, ben Türkçeyi pek sâde yazardım. Böylesi hoşuma giderdi. Fakat kimse beğenmez, basit bulurlardı.” açıklamasını okuyunca orijinaline sâdık kalındığına hükmettim. Tâ ki Hücumlara Cevablar’ı okuyuncaya kadar. Bunu ve mezkûr ciltleri kıyaslayınca Örgün Yayınevi’nin imlâya müdâhalede bulunduğu ortaya çıkıyordu. Böyle olunca, kelimelere de müdâhale ihtimâlini düşünmek îcâp etmektedir.

Peki, asıl önemlisi, sansür söz konusu muydu? Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde Nurer Uğurlu,

“Dr. Rızâ Nur’un … bu önemli kitabını, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in de dediği gibi ‘titiz bir ayıklama’ sonunda, … başlıklarıyla … yayınladık.”

diyor! Cümleden, müellifin kimi yazdıklarının ‘elendiği’ anlaşılıyor! Fakat… Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde ve Refik Hâlid Karay’ın (1960’ların başlarında yazdığı) Bir Ömür Boyunca kitabında belirtildiği gibi Hayat ve Hâtırâtım’ı ilk gündeme getiren, (1979’da silahlı saldırıda katledilmiş) C. O. Tütengil olmuş (Belleten, 1 Ekim 1963; Cumhuriyet, 9 Mart 1964; Cumhuriyet, 10 Ağustos 1964. Bu yazıları içeren Doktor Rızâ Nur Üzerine Üç Yazı isimli kitap.). C. O. Tütengil,

“Doktor Rızâ Nur’un çizdiği Atatürk portresi beşerî zaafları üzerine kuruludur [R. Nur’un mu, Atatürk’ün mü beşerî zaafları?!]. Cumhuriyet târihinin ve ricâlinin değişik bir perspektiften görünüşü olan bu eserler titiz bir ayıklama sonunda bâzı hakîkatlerin bilinmesini sağlayabilir.”

ve

“İnsanların tanrılaştırılmasından yana değiliz. Hakîkatler aranırken, elbette olaylara ve insanlara değişik, hattâ karşıt açılardan bakılması gerekir.”

diyor. Değerli müteveffâ profesörün “ayıklama” sözünü, N. Uğurlu’nun telaffuz ettiği gibi değil de, ‘R. Nur’un yazdıklarını belgelerle, olgularla ve başka hâtırâlarla karşılaştırıp yanlışlarını, abartılarını.. tespît etmek,’ diye anlarsak, mütâlâa edersek, ki bence C. O. Tütengil’in telmîhinin bu idiği açıktır, bu doğru bir yöntemdir.

‘Sansür uygulanmış mı,’ merâkımızı hâlâ gideremedik. Kitapları okuyunca, ‘R. Nur Mustafa Kemâl (Atatürk), ardından İsmet (İnönü) ve diğerleri hakkında söylemediği ne kalmış ki, sansür edilsin,’ diye düşünüyorum. Öyleyse, N. Uğurlu’nun kendini iyi ifâde edemediğini varsayabiliriz veyâhut o cümleyi yayınevine/yayıncıya yönelik bir tâkibâta ve olası bir cezâya karşı tedbir olarak değerlendirebiliriz.(2)

R. Nur, anılarını kaleme alırken özen göstermediğini, asıl çalışmalarının türk târihi, türk dili.. olduğunu yazıyor. Gerçekten de cümle düşüklükleri, imlâ hataları, paragraf kusurları.. vardır (Bunların bir kısmının çevriyazı ve baskı aşamalarında meydana gelmesi muhtemeldir.) ve pek az kesim hariç, üst-alt başlıklar kullanmamıştır (Yayınevi/yayıncı/editör, her kimse, eğer metne mutlakâ müdâhale edecekse, başta ve tek tek belirterek biçimsel düzenlemeler yapmalı ve hatâları düzeltmelidir; hattâ şâibeli iddiâlar için şerhler düşmelidir!)… Bütün bunlara rağmen akıcıdır, heyecanla tâkip edilmektedir, müellifin kimi şahsiyet tahlilleri ve dahi özel-âile hayâtı ile alâkalı anlattığı trajik sahneler (İkincisi için cümleciği ‘maalesef’ ile bağlamalı mıyım, bilemiyorum; doğru ifâdeyi yahut sözcüğü bulamadım!) keyif alınarak okunmaktadır.

Sâlisen, Hayat ve Hâtırâtım okunduktan sonra akılda ilk kalanlardan birkaçını maddeler hâlinde arz edeyim. R. Nur;

Çocukluğundan îtibâren bütün yaşadıklarını, duygularını, zayıf yönlerini, pişmanlıklarını.. bütün çıplaklığıyla anlatır.

Aşık olduğu dönemlerde hissettiklerini, davranışlarını, yaklaşımlarını bütün teferruâtıyla, hârika biçimde ifşâ eder.

Olayları ve insanları mükemmel derecede (elbette kendi zâviyesinden) hikâye ve tahlîl eder.

Kullandığı bâzı deyimler: “İnnallâhe ma’assâbirîn”-Allah sabredenlerin yanındadır-, “İllallâh, dâd-ü feryâd” (Yaşadığı ve gördüğü -duyduğu-okuduğu sinir bozucu olaylar için sabır dilerken.). “Bâde harâb-el Basra” (Tedbir almakta geç kalındığını, iş işten geçtiğini ifâde ederken.). “İnnallâhe ve innâ ileyhi râciûn, el Fâtiha” (Bâzı kurumların asıl işlevlerini, amaçlarını yitirdiklerini, çalışmalarının artık bir anlam taşımadığını anlatırken.). “Havâs-ı bendegâh-ı hazret-i şehriyâr-i Cumhuriyet penâhı” (Yeni iktidar-Cumhuriyet kadrosunu Osmanlı saray çevresi ile kıyaslarken). (‘Agnostik’ R. Nur’un böyle ‘Allah’lı ifâdeleri kullandığına bakıp yanılmamak gerekiyor. R. H. Karay bir yazısında böyle ibârelere değinir ve onları telaffuz etmenin insanı rahatlattığını belirtir. Dolayısıyla kültürün, alışkanlığın bir tezâhürüdür.)

Birlikte çalıştığı insanlara ve yaşadığı olaylara atıf yaparak Millî Mücâdele’nin nasıl kazanılabildiğini sorar ve “eğrisine doğrusuna rast geldi,” der.

M. Kemâl’in yurt gezileri için (İzmir suikastından/suikastı iddiâsından sonra) “ziyâretleri kimi insanları cezâlandırmak ve rejim-koltuğu için korkutmak için yapıyor,” der.

M. Kemâl’in neredeyse Bolşevik olacağını, onu bundan kendisinin vazgeçirdiğini ifâde eder (Ki, bu abestir; çünkü M. Kemâl’in Bolşevik olmayı rüyâsında görmesi, hayâl etmesi bile mümkün değildir. Yaptığı belli ki sâdece politik bir manevradır; Sovyetler’e de hiç inandırıcı gelmemiştir!).

M. Kemâl’in, kendisini öldürteceği kanısındadır (Samîmî olduğu görülür, ancak sağlam, iknâ edici bir kanıt ortaya koyamaz. Bizzat kitapta yer alan, İsmet (İnönü) ve M. Kemâl’in “Rızâ Nur neden dönmüyor, dönsün artık,” sözlerinin arkasında, onun dediği gibi art niyet, plân değil, ‘içtenlik’ seziliyor.)

Sayısız madde yazılabilir, yorum yapılabilir; burada sâdece ‘lehte-ortada-aleyhte’ olan birkaç örnek vermekle yetindim.

Râbian, R. Nur’u kendi ağzından dinleyelim: “…

Zekî bir adam olduğumu söylerler. Dünyâda iki şeye düşkünüm: Bana nâmuslu adam, çalışkan ve vatanperver adam desinler… Ömrüm sâde say ile geçmiştir…

Zekî, âlim kimselere, nâmuslu insanlara bayılırım. Hırsız, yalancı, ahlâksız insanlardan nefret ederim. Bu nefretimi onlardan saklamam… Türk milletine büyük ve aşk derecesinde muhabbetim vardır…

Hekimim; gazeteci, siyâsî, diplomat, profesör, nâşir, şâir, müverrih, müellif, devlet ricâli oldum. Hepsinden lekesiz çıktım… Kazandıklarım ile kütüphâne [Sinop’u anlatan TV programlarında ismi geçmeyen ve tur programlarına dâhil edilmeyen Sinop kütüphânesi!] yaptım. Millete yarasın diye buraya döktüm…
Gâyet serî hareketi severim… Bugünün işini yarına bıraktığım yoktur…

Fikrî tâkibim vardır. Başladığım işi ölsem bırakmam. Mutlakâ bitiririm…

Pozitif ve maddîyimdir…
Dindar değilim, fakat dîne hürmetim vardır…
Ne hayvan, ne de insan sevmem… Fakat mânevî bir insâniyete meftûnum. Ben tabiat, kır severim…
Septik adamım. Hiçbir şeye kolaylıkla inanmam, kanmam. Mutlakâ deliller göreyim ki inanayım…
Benim için hayatta bütün işlerde süs, zevk, debdebe mes’eleleri yoktur; ihtiyaç, sıhhat, millî ve şahsî mes’eleleri vardır.

Kibir benim aklımca bir ahmaklıktan başka bir şey değildir…
Dalkavukluk hiç yapmadığım ve hiç sevmediğim bir şeydir. Bil’âkis kafa tutarım…
İyi yazı yazarım. Ve yazılarımı dâimâ delillere istinâd ettirmeyi severim. … orijinal bir stilim ve bunun tatlı ve güzel olduğunu herkes müttefîkan söyler…

Cesur bir adam olduğumu zannediyorum. Anam tâ çocukluğumdan beri öyle derdi; fakat son dört beş yıldır cesâretimin azaldığını hissediyorum…
Nükteli söze bayılırım. Zekî ve âlim insanlarla sohbeti çok severim…
Mûsikîyi pek severim. Ama hiç bilmem… Ben bu nîmetten mahrûmum…
En korktuğum ve çekindiğim şey bir kimseye haksızlık etmektir.

…”

(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası, Dr. Rızâ Nur)

Hâmisen, R. Nur ve hâtırâtı hakkında serdedilen, rastladığım görüşlere ve tepkilere yer vereyim. Yalnız, önce şunu bilmekte, anımsamakta yarar var: Çağdaşı insanların çoğu, belki hiçbiri, R. Nur’un kendilerine ilişkin yazdıklarını ve hattâ hâtırat yazdığını bilmeden öldü. Atatürk bunlardan biriydi. İnönü çok yaşadı, öğrendi. Onun ve diğer yaşayanların (ve onların, hâdiselere tanıklık etmiş veyâ hikâyelerini dinlemiş çocuklarının), R. Nur’un haklarında yazdıklarına dâir îtirâzî demeçlerine, röportajlarına, kitaplarına.. rastlamadım!..

İnternetteki R. Nur yorumları; onun hayâtına ve hâtırâtına dâir tek satır okumamış ama hasbelkader (ve ne yazık ki internette) yazmayı öğrenmiş, beyinleri sâdece ‘düşman-dost’ kodlarına göre ayarlanmış ‘robotların’ yalan-yanlış yâvelerinden birkaç esprili yoruma, oradan da, sayıları az da olsa, belli ki onu okumuş ve târih bilgisine sâhip insanların objektif, bilgi veren ve özlü mütâlâalarına dek değişiyor…

R. H. Karay’ın Bir Ömür Boyunca kitabında C. O. Tütengil’in makâlelerinden söz ettiğinden, müteveffâ profesörün ürünlerinden ve değerlendirmesinden yukarıda bahsetmiştim (Adı geçen kitabında R. H. Karay’ın sözlerinin nerede bittiği C. O. Tütengil’in makâle alıntısının nerede başladığı belirsizdir; ancak ‘dikkatli okuyucu’ bir gariplik sezip tekrar okuyunca fark etmiştir. İnkılâp Yayınevi’ne hürmetler!). Yalnız, R. H. Karay Hayat ve Hâtırâtım’ı okumamış görünüyor. Zîrâ, orada yer alan, R. Nur’un, ‘Refik’i severdim, fakat şimdi İngilizlerle içli dışlı,’ (mealindeki) ifâdesine ve duyum yoluyla anlattığı, onu “R. H.” diye ‘şifreli olarak’ bildirip, Şam’da bir kızla yakalandığına (1922’den sonra), evlenmesi şartıyla hapisten kurtulduğuna dâir olaylar için bir açıklama yapmamış (R. H. Karay’ın kitabının önceki bir bölümünde ‘olaylar’ anlatılmıyor, sâdece, evlendiğini söylediği kızın 14-15 yaşlarında olduğu anlaşılıyor!). R. H. Karay; kendisi Sinop’a sürgüne giderken (1908’den sonra), R. Nur’un (ve Ali Kemâl’in) Cemal paşa’ya dilenmesi sonucu, maaşlı olarak Avrupa’ya gönderildiğini (R. Nur’a göre teklif Cemal paşa’dan gelmiş!), (Lozan’da, 1923’te, kendisinin içinde olduğu) “150 kişinin af dışı bırakılması için canla başla çalıştı”ğını (R. Nur’a göre bâzı isimleri başkaları eklemiş.) yazarak onu yeriyor. R. H. Karay’ın diğer eleştirileri önemsizdir. Ayrıca, kendisi Sinop’tayken R. Nur’un gönderdiği nâzik bir mektubu da anıyor ve orada gördüğü babasını “eski bir balıkçı” diye hatırlıyor (R. Nur’un babası kunduracıdır! Karısı ona kızdığı zaman “kunduracının oğlu” demektedir!).

Turgut Özakman’ın yazdığı Dr. Rızâ Nur Dosyası kitabına internette tesâdüf ettim. Aldım ve okudum. Tahmîn ettiğim gibiymiş: Yazar, R. Nur’u ‘hasta’ ilân ediyor. Oysa R. Nur, bunu (rahatsızlığını ve ortaya çıktığı dönemleri) bizzat anlatıyor. Kezâ R. Nur’un ‘açık sözlülüğünü’ hastalığına bağlaması tamâmen yanlış ve hâtırâları okuyan aklıselim sâhibi kimsenin kabûl edebileceği bir görüş değil. R. Nur’un bir kısım sözlerini, başını-sonunu vermeden alıntılaması ‘kötü niyetinin’ bir göstergesi. Hâtırattaki kimi tespitleri, nakledilen somut olayları ise görmezden geliyor. T. Özakman, hâtırâtın künyesini vermemiş. Kitabının büyük kısmını R. Nur’un kitabından iktibaslar teşkîl ediyor. Yanısıra kitap, bu saptamalar muvâcehesinde okunursa faydalı. Yazarın birkaç çıkarım ve analizini isâbetli buldum…

Özetle, bu kitap sâyesinde, bir ‘rejim müdâfiinin’ aykırı bir târih anlatımı karşısında ve onun yazarı hakkında nasıl tavır aldığı, hangi yöntemleri kullandığı; R. Nur’un bâzı yanlışları, saptırmaları..; ve biraz da islâmcıların R. Nur’u ve anlattıklarını nasıl değerlendirdikleri öğrenilebiliyor.

Gürkan Hacır, Bizim Hep İnanmamızı İstediler, Ma’amin kitabında,

“Atatürk’ün onun hakkında ‘İngilizlerin adamıdır’ sözlerini âdetâ haklı çıkarmak istercesine anılarını British Museum’a yolladı. 1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!”

ve

“[anı kitabı] nerdeyse baştan sona Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye hakâretlerle doluydu… Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış olduğundan kimse ciddîye almadı. Ancak yeni kurulacak devlete “Türkiye” isminin konulması tartışmaları ve Lozan görüşmelerini anlattığı bölümlerdeki bilgi kırıntıları[?] bugün yaşadığımız sorunların kaynağı konusunda bizlere ipucu veriyor… Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti ismi Dr. Rızâ Nur’un teklîfiydi… Aslında kurucu kadronun ulus devlet inşâsının oluşmasında [Anlayan beri gelsin!] Rızâ Nur’un türkçü fikirlerinin büyük payı var.”

diyor. Neresini düzelteyim?! G. Hacır, Mustafa Kemâl’in “İngilizlerin adamıdır,” sözünü ne zaman ve ne gerekçeye telaffuz ettiğini açıklamıyor! Eğer 1920’deki “nasîhat heyeti”ne (Bkz. Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası) yönelik ise, (M. Kemâl) yanıldığını kısa süre sonra anlamıştır… R. Nur, çeşitli ürünlerini Fransa, Almanya ve Sinop kütüphânelerine de göndermiştir; Hayat ve Hâtırâtım’ı (ve diğer birkaç yazmayı) da British Museum’a göndermiş olmasının altında çapanoğlu aramanın mânâsı yoktur. Ayrıca, bir kopyasını da bir Fransız kütüphânesine göndereceğini yazıyor.). Yazmalar, “1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!” değil, ‘1960’tan önce okuyucuya sunulmaması’ şartıyla teslîm edilmiştir. “Neredeyse baştan sona… hakâret…” yorumu da yanlıştır, abartmadır; R. Nur’un M. Kemâl Atatürk ve İ. İnönü hakkında yazdığı kesimler ki bunların bir kısmı Nutuk’ta yazılanlara îtiraz niteliğindedir, elbette övgü içerikli değildir, ama Atatürk bahsi, kitabının en fazla yüzde onunu teşkîl etmektedir. “Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış,” hükmü de, “kimse ciddîye almadı,” hükmü de doğru değildir. Kimi yorumlarında kızgın ruh hâli ve mübâlâğa intibâı alınsa da, yazdıklarının büyük kısmı belgelerle ve başka tanıklıklarla sabittir. R. Nur, adı verilerek-verilmeyerek pek çok kitapta (ve konuşmalarda) kaynak olarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır (Üstelik, adı geçen kitabında G. Hacır da kullanmış!). Ve yazdıkları, bâzılarının tahkîk edilmesi şartıyla, “bilgi kırıntısı”nın çok ötesinde zengin bir veri ve portre kaynağıdır! Nihâyet; R. Nur, “Türkiye Cumhuriyeti”ni değil, ‘Türkiya’ yerine (“… Avrupa bize Türkiye demiştir… [Türkiya] Türkçenin ahenk uyumuna mugâyirdir,” diyerek) ‘Türkiye’ ismini önermiş ve bu uygun bulunmuştur. G. Hacır, alıntının son cümlesinde R. Nur’un fikrî etkisini de teslîm etmiş: <… kurucu kadronun ulus-devlet inşasına R. Nur’un fikirlerinin katkısı…> Mutlakâ vardır; fakat nasıldır ve ne kadardır, henüz tam olarak bilmiyorum!

G. Hacır (da) R. Nur’u hiç okumamış gâlibâ. Ya da başka bir şey var!? Ben de onun bu ifâdelerinde bir çapanoğlu arayayım!.. Bir yargıda bulunuluyorsa, altı doldurulmalıdır!

Sitten, R. Nur’un siyâsî kimliğine, ona nasıl bakıldığına, onun nasıl algılandığına ve âdil-nesnel biyografi ve târih yazımına ilişkin özet ve genel birkaç kelâm edeyim.. R. Nur, görüşleri nedeniyle hiçbir kesim tarafından sâhiplenilmemiştir: Dinsiz (ve agnostik) olduğu için islâmcılar ve müslüman türkçüler; hânedana (özellikle Abdülhamid’e) sarfettiği sözlerinden dolayı (Haksızlık ettiğini belirtmektedir.) “pâdişah efendimiz”ciler (yâni pâdişahları/hânedanı putlaştıranlar); M. Kemâl’e ve fikirlerine ve icraatlarına karşı olduğundan lâik-cumhuriyetçiler; batı medeniyetini sorguladığı için batıcılar; türkçü olduğundan liberaller; faşist olmadığı için ırkçılar (R. Nur’un bugün ırkçı diye nitelenecek bâzı sözleri, yaşadığı dönemdeki olaylardan kaynaklanan duygusal tepkilerdir; başka sözlerine, yorumlarına, davranışlarına, yaklaşımlarına ve uygulamalarına bakıldığında -bağnaz, ideolojik, sistematik- bir ırkçı olmadığı tespît edilebilir.); antimilitarist olduğundan “Türk milleti askerdir”ciler, kezâ ordunun siyâsete müdâhalesine karşı olduğu (Burada kendinin de farkında olduğu bir çelişkisi vardır…) için darbeciler; antikomünist olduğundan ve bolşevik devrimiyle alâkalı yorumlarından dolayı sosyalistler…

R. Nur ve anıları hakkında, bugüne kadarki politika, meâlen, <deliydi, ‘şöyle-böyle’ydi, sırf hakâret ediyor; o yüzden yazdıklarını dikkate almayalım, almayın,> şeklinde özetlenebilir. Yâni Türkiye târihi boyunca, her zaman ve her alanda ve her kesim tarafından icrâ edilen; insanları karalama, olayları örtme ve inkâr, sorunları yok sayma ve öteleme, yapılmış hatâları kabûl etmeme siyâseti söz konusudur. Bu yaklaşım bugün-yarın değişecektir, değişmektedir. Çünkü artık mızrak çuvala sığmamaktadır Cumhuriyet târihçisi Prof. Dr. Cemil Koçak’ın dediği gibi, târihimizi yeni öğrenmeye başlıyoruz.

Türkiye’de târihsel, târih yaratmış, târihe mal olmuş insanları özgürce/bağımsız olarak, tarafsız bir bakışla ve hakkâniyetle yazan ve yazacak biyografi yazarları ve akademisyenler vardır. R. Nur da bir gün bu anlamda kaleme alınacaktır. Onu yazanlar şanslı olacaklar; çünkü ellerinde, ‘birinci kaynaktan menkûl’ çok ayrıntılı ve ziyâdesiyle sağlam veriler olacaktır.

Sâbian, yukarıda R. H. Karay’ın ismi ile birlikte bahsedilen 150’likler ve yabancı vesâyetine/‘dostluğuna’ dâir bir bilgi verip birkaç yorum yapayım… Sedat Bingöl’ün 150’likler Meselesi, Bir İhânetin Anatomisi isimli kitabında Hayat ve Hâtırâtım’dan iktibâs edilen şu cümle yer almaktadır:

“İhânet edip işgâl zamânında, işgâl kuvvetlerine hizmet etmiş yüzelli Müslümanı afv-ı umûmîden istisnâ etmeyi İngilizler ile husûsî görüşerek hâllettim. İngilizler bu adamları kullanmışlar, bu hâle koymuşlar, şimdi de onları himâye etmediler. Ben burada adedi karşılaştırdım [?]”

R. H. Karay’ı te’yit eden bir cümle!.. ‘Kullanmış olabilirler ama gerçekten ajanlık etselerdi İngilizler korurdu,’ fikrindeyim (Nitekim korumamışlar.). Bu bağlamda, ‘bu kişiler sürgündeyken nasıl, ne kalitede yaşadılar,’ sorusunun cevâbı verilmelidir (Yukarıda ismi geçen kitabı okumadım. Belki cevap orada vardır.)…

19. yüzyılda Osmanlı devlet adamlarının Avrupa ve Rusya büyükelçilerini sık sık ziyâret ettikleri mâlûmu âlemdir… R. Nur, 1908 Devrimi sırasındaki gösterilerde, ahâli ile birlikte İngiliz Sefârethânesi’ne de uğrar (Hâtırâtında bunun yanlış bir davranış olduğunu bilâhare anladığını kaydeder.)… M. Kemâl (1918 sonları ve 1919 başlarında), harbiye nâzırı olmak için kulis yapmış, Anadolu’da bir vilâyete vâli olmak için İngilizlere mesajlar göndermiştir (Minber gazetesi, 17 Kasım 1918). İngilizler bu talebi kabûl etselerdi M. Kemâl Anadolu’ya farklı bir amaçla geçecekti!.. Bütün bunları bilince, o kültürde, şartlarda yetişmiş devlet adamlarını, siyâsetçileri, gazetecileri, askerleri, özellikle sırf Millî Mücâdele döneminde yer aldıkları taraf îtibârıyla kimi insanları eleştirmek ve onları bugün dahi ithâm etmek haksızlıktır, ideolojik bir tavırdır, târih bilmemektir…

Okumadım (ama yazarı ile yapılan bir sohbeti dinledim), ‘Kemâlist’ Orhan Karaveli’nin Ali Kemâl isimli kitabı, o döneme artık serinkanlı bakılabildiğinin bir tezâhürüdür.

Sâminen, Millî Mücâdele döneminin târihi ve şahsiyetleri üzerine mütâlâam söyledir:

İnsanlarının, ideolojilerini salt düşmanlık üzerine binâ etmeleri onların görüşlerinin sığlığına işâret eder. M. K. Atatürk’e husûmet de bu kapsamdadır. Ancak, onun çağdaşlarından, onu Millî Mücâdele sırasında ‘eşitler arasında birinci’ olarak telakkî eden yol arkadaşlarını, onların sözlerini ve basılmış/basılmamış (muhâlif) anı kitaplarını ve bu arada R. Nur’u ve yazdıklarını farklı kategoride değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü yalnızca M. Kemâl ve (Millî Mücâdele’den sonraki yeni) çevresindeki bâzı şahsiyetler değil, bilâhare ona muhâlif olan kadro ve R. Nur da Millî Mücâdele kahramanlarıdır ve bu devletin kurucularıdır…(3) 21. yüzyıl Türkiye insanının, kurucu kadronun âzâları arasında (hattâ bunlarla Millî Mücâdele’ye karşı çıkmış insanların arasında), çok büyük ölçüde, dönemin şartlarına-siyâsetine-şüphelerine-korkularına-geçmişine ve aynı kişilerin şahsî çekişmelere, hırslara/egolara dayanan kavgalarına taraf olması aklî bir duruş değildir (Taraf olunuyorsa/olunuyor görünüyorsa, bu, mansıp veyâhut kültür/hissiyat yâhut menfaat kaynaklıdır.). Bizim ‘işimiz’, kanâatimce; okumak, öğrenmek, anlamak, mukâyese etmek, nesnel ve âdilâne biçimde yorumlamak, yapılan hatâlardan ders çıkarmaktır.

Tâsian, R. Nur’a ve yazdıklarına dâir son bir tahlille yazımı nihâyetlendireyim.. R. Nur’un sosyal, ekonomik, siyâsî vesâir görüşlerinin çoğuna (veyâ epeyine) iştirâk etmiyorum, “dîni-dînî kurumları türklük için kullanma” politikasını etik bulmuyorum, “Türkiye’nin Yeni Baştan İhyâsı ve Fırka Programı”nı iptidâî, çelişkili, hattâ aptalca görüyorum. Kezâ bâzı düşüncelerini, yaklaşımlarını, kararlarını (sebebi ne olursa olsun) yanlış ve yakışıksız buluyorum. Bunlara karşılık, ‘insanî’/kişisel yönü, şahsî hayâtı (içtenliği, vicdan sâhibi olması, cesâreti, sabrı, fedâkârlığı, kendini sorgulaması..); araştırmacılığı, hizmetleri, ürünleri; nihâyet en önemlisi, yaşadığı dönemi, insanları, ilişkileri, hâdiseleri teferruâtı (ve özellikle mükemmel bir mîzâhî üslûp) ile yazıp çok kıymetli bilgiler verdiği için ben R. Nur’u takdîr ediyor, ona minnet ve sempati duyuyor, onu sâhipleniyorum. Sinop’a gittiğimde, ilk olarak eserini (kütüphânesini), teşekkür niyetiyle ve görev telakkî ederek ziyâret edeceğim.

(1) Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920) , İlk Meclisin Perde Arkası (1920-1923), Lozan Barış Konferansının Perde Arkası (1922-1923), Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası (1923-1933)

(2) Bugüne dek bu yayınlara yönelik bir şikâyet, soruşturma.. haberi çıkmadı; ciltler hâlihazırda kitapçı raflarındadır, satılmaktadır. Kezâ, Boğaziçi Yayınları’nın da, Hayat ve Hâtırâtım’dan ilgili bölümü alarak bastığı Lozan Hâtırâları kitabı var. Kitabın girişinde, sâdeleştirme yapıldığı ve bâzı ifâdelerin (herhâlde mâlûm “Atatürk’ü koruma” yasası nedeniyle) çıkarıldığı söylenmektedir. ‘Zâten çok sâde, neresini sâdeleştiriyorsunuz; mutlakâ kullanmak istiyorsanız, yeni Türkçe kelimeleri dip notlarla belirtin!.. Hakâret varsa, sayfanın altına şerh düşün; yanlış anlatımlar, iddiâlar varsa, delil getirerek ortaya koyun!’… Şu da var ki, yayınevine, böyle bir açıklamayı kitabın başına koyma dürüstlüğünü gösterdiği için saygı duymak da gerek.

(3) Bu ifâde ile, vatandaşı olduğum devleti kutsamak değil kastım. Sâdece vâkıâyı vurguluyorum. Dahası; devletin, benim gibi insanlardan müteşekkil bir toplumda lüzumsuz bir varlık hâline geleceğini telakkî ediyorum!

Daha fazla bilgi için şu linklere bakabilirsiniz;

Dr. Rıza Nur (M.kemal’i) Anlatıyor;Türklüğe ve Türkçülüğe düşman olanlar Rıza Nur’u referans alamazlar.

http://yakintarihimiz.org/dr-riza-nur-m-kemali-anlatiyor.html

Mustafa Kemal Türk Milletinin düşmanıdır.
http://yakintarihimiz.org/mustafa-kemal-turk-milletinin-dusmanidir.html

Google Aramaları

  • Türkiye Cumhuriyeti ismi Dr Rızâ Nurun teklîfiydi
  • dr rıza nur lozan itirazları
  • rıza nur türkçü
  • Türkiye ismi Dr Rızâ Nurun teklîfiydi
  • Türkiye ismini öneren Dr Rızâ Nurun teklîfiydi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*