Son Haberler
Anasayfa » Köşe Yazıları » Efsaneler zombi gibidir kolay öldürülemezler!

Efsaneler zombi gibidir kolay öldürülemezler!

Herhangi bir arama motoruna, “400 sene sonrasına mektup” yazarsanız yüzde 99 ihtimalle aşağıdaki metinle karşılaşacaksınız.

İnternet cemaati safdildir, çabuk inanır; hele bir metin biraz milli gurur ve şuuru okşuyorsa ecdâdın ne kadar akıllı ve ileri görüşlü olduğundan dem vuruluyorsa, hâsılı, ezelî eziklik zaafımıza bir kenarından dokunuyorsa fazlaca düşünüp irdelemeksizin o söylentiyi alır, bağrımıza basar; bununla da yetinmez, “Elâlem okusun, ibret alsın, titreyip kendine gelsin” diye sevabına paylaşırız.

Bu metin, öyle bir metin; önceden ikaz ediyorum, her satırını “Acaba doğru mu?” diye düşünerek okuyunuz, mandepsiye bastırılma ihtimâlini göz ardı etmeden, tenkid cihazının bütün lâmbalarını yakarak yaklaşınız.

Mimar Sinan’dan mektup!

İşte o metin, daha doğrusu efsâne:

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Camii’nin 1990’lı yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı TV’de şöyle anlatmıştı. Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşa edildiğini öğrenmiştik, fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu.?Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık.?Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra?kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa?yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık.? Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk.?Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu: ‘Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında?bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük? bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri?nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.’

Koca Sinan mektubuna böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri? taşları Anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam? ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.Bu mektup bir inşanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca?mimarın erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk ?duygusudur.”

Böyle efsânelere balıklama dalan takımından iseniz size ne mutlu; ama “Acaba biri beni dolmuşa mı bindiriyor?” diye aksilenenlerden iseniz buyrunuz bazı sorulara birlikte cevap arayalım:

Soru: Hikâyeyi kim anlatıyor?

Cevap: Bir TV seyircisi anlatıyor; peki kimden duymuş: Yaşadığı hadiseyi ekranda anlatan bir inşaat mühendisinden.

Soru: Bu inşaat mühendisi kim? Cevap, belirsiz. Peki, olayın tarihi belli mi? Eh, 1990’lı yıllar diye yuvarlama bir tarif. Olay yeri neresi? Şehzadebaşı Camii.

Dikkat, bahsedilen caminin adı yanlış; Şehzadebaşı Camii diye bir mâbed yok İstanbul’da, Şehzadebaşı semtindeki Şehzade Camii var. Önemli bir ayrıntı mı? Aslında değil ama tembih etmiştik; her ayrıntıya mim koyacaksınız. Nitekim biraz sonra caminin adı değişecek, Süleymaniye oluverecektir.

Taş kemer inşa etmeyi unutmadık ki!

Nereden çıktı bu mesele? Arz edeyim. Benim tarih meselelerine, fakat daha ziyade tarih usulü problemlerine çok meraklı, hatta titizlik derecesinde dikkatli bir dostum var. Mezuniyet arkadaşlarıyla haberleştikleri yazışma grubuna hitaben yukarıda metnini verdiğim mektubun sağlık derecesi hakkında şüphelerini belirten bir yazı göndermiş. Yazışma arkadaşlarından gelen bir cevapta, mektubun bir palavra olmadığı; hikâyenin, adı sanat tarihi camiasında bilinen, ünlü bir mimar tarafından keşfedildiğini, hatta zikredilen mimarın bu konuyla ilgili bir belgesel çekimine önayak olduğu şeklinde bilgiler ileri sürülünce arkadaş tereddüde kapılmış. Arkadaşı, hadisenin gerçek olabileceğini şu satırlarıyla ileri sürüyor:

– O mimar Türkiye’nin en önde gelen restoratörlerinden biridir. Pek çok önemli Osmanlı yapılarının yenilenmesinde aktif rol aldı. Ben kendisini tanıyorum. TRT 3’te bu konu ile ilgili bir belgesel hazırlanıp yayınlanmış, ben de seyretmiştim. Belgeselde bulunan Osmanlıca belgeyi konunun uzmanlarından biri yeni harflere çeviriyordu. Ben ona ulaşmaya çalışır, mektubun bir kopyasını rica ederim. ?

Şimdi burada bir lâhza soluklanalım. Hangimiz, ortalıkta onlarca benzeri dolaşan şehir efsânelerinden birinin doğruluğunu dert edinip de ciddi bir araştırmaya girişir ki? Arkadaşım böyle bir insan işte. Arkadaşına cevap verirken şöyle yazmış: “Gerçekten anlamakta zorluk? çekiyorum; bazı şeylere ne kadar kolay ikna oluyoruz böyle… Benim bu konuda ağzımı kapatacak tek şey mektubun bizzat?kendisidir; ya da ne bileyim, Topkapı’da ise evrakın katalog numarasıdır. Bahsedilen mimar ile bu mektubu eşleştiren bir bilgiye erişemedim yaptığım araştırmalarda, ama sen?neredeyse emin gibisin. Bu kadar emin olmanı gerektiren malzeme ne ise?paylaşırsan sevinirim; zira senin mektubun üzerine iki?Osmanlı tarihçisi tanıdığı aradım, sayende benimle hafif yollu dalga da geçtiler.?Mektubu bul da bir bakalım dediler.”

Yukarıda bahsetmiştim, benim dostum usûl meselelerinde biraz fazlaca hassastır. Açmış telefonu ünlü mimarımıza, bakalım telefon konuşmasında neler öğrenmiş:

– O sanat tarihçisi mimar çok özel bir insan ve adı geçince durakladım. Zira her ne kadar sunuluş şekli popülizm koksa da bir açık kapı bırakmak her zaman iyidir. Benzeri bir şehir efsânesinde Leonardo Da Vinci’nin vakti zamanında bir lokanta açtığına dair bir iddia duyunca afallamıştım. Sonra konuşmacı birkaç İtalyanca belge, çizimler, hattâ fiyat listesi gösterince iş değişti. İddianın sahibi önemli bir tarihçi, İspanyolca, İtalyanca biliyor. Hâsılı, Mimar Sinan’ın mektubu konusu beni huzursuz ettiği için, dayanamadım, adı geçen sanat tarihçisi ve mimarın telefonunu bulup kendisi ile görüştüm! Çok nazik bir beydi ve bana olayı anlattı. 1970’li yıllarda [Hani 90’lı yıllardaydı?] Mersin’de bir restorasyon işinde çalışırken bir ustasından duymuş bu rivâyeti. Bu ustanın babası da İstanbul’da Süleymaniye [Hani Şehzâdebaşı, daha doğrusu Şehzâde Camii idi?] restorasyonunda çalışmış ve o tarihlerde rahmetli olmuş bir ustaymış. Kendisinin Mimar Sinan’a büyük hayranlığı varmış ve her yıl onun ruhu için hatim indirirmiş. Babasına neden her yıl Mimar Sinan’ın ruhu için hatim indirdiğini sorunca babası ona bu olayı anlatmış. Bir kemerin kilit taşında bir not bulduğunu…

Mimar bey hadiseyi duyunca heyecanlanmış ve biraz araştırmak istemiş. ‘Mektubu bulsaydım elbette bunu yayınlayacaktım’ dedi bana, ne var ki işin gerisi gelmemiş [Yani ortada böyle bir mektup da yok!]. Mimar da bunu bir çocuk oyunu şeklinde kaleme alarak çocuklara sorumluluk duygusu aşılamak için güzel bir örnek olacağını düşünmüş. Proje çok ilgi çekmiş ve TRT 3’te 1970’li ya da 80’li yıllarda bir belgeselde bu konu işlenmiş. Mimar bey dedi ki: ‘Bunun bilimsel bir tarafı elbette yok, bu kadar yayılacağını elbette bilemedim.’ Hatta espri ile ‘Bilsem kendim için daha faydalı olacak bir şeyler yayardım.’ diye ilâvede bulunmayı da ihmâl etmemiş. Gelelim kıssadan hisseye!

İnsanın, “O kadar güzel bir efsâne ki, keşke gerçek olsaydı.” diyesi geliyor ama bir dakika. Aslında bizim böyle efsânelere, yanlış anlaşılmış söylentilere ihtiyacımız yok ama yeri geldi tespit edelim:

1-Efsâneler, hakikatlerden daha yakışıklı ve uzun ömürlüdür.

2-Gerek Mimar Sinan, gerek diğer Osmanlı mimarlarının uyguladığı yapı teknikleri öyle esrarengiz, bilinemez mahiyette şeyler değildir; ele geçmeyecek olan, Mimar Sinan’ın halef ve seleflerinin o zor ele geçen tenâsüb (proportion) ve güzellik kavrayışlarıdır. En âlâsından taş kemer inşa etmeyi hiç unutmamıştık ki, yeniden keşfedelim; keşfi gereken o zihin dünyasının kendisidir.

3-Usûl, esastan daha önemlidir.

A. Turan Alkan, ZAMAN (04 Mart 2012)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*