Son Haberler
Anasayfa » Kitap Özetleri » Engin Ardıç İle Tarih Dersleri;

Engin Ardıç İle Tarih Dersleri;

1544334_787902677932965_3551024989720754064_n

Engin Ardıç açıksözlü bilgili cesur bir gazetecidir.Dolayısıyla, Doğruları yazınca kızmayın. siyasi tarihi çok iyi bilen ve üzerinde yorum yapabilen birisidir.Bir de iddialarını belgeler ile sunmaktadır çoğu zaman. Yazdıkları akıcıdır, demogojiye pek rastlayamayız. Saygılarımla.

“Bilen bilmeyeni yener.” Yenilmemek için öğreneceksin.Öteki tarih (gayri resmi tarih kitapları) ,okullarda öğretilmeyen tarihtir. “Gizli tarih” demeyelim de, bilinen gerçeklerin bilinmeyen yönleri, Okullarda okutulmaz bunlar. Bugün aydın geçinen birçok kişinin, örneğin Çanakkale muharebelerini “istiklal harbimizin bir parçası” sanması bundandır… Ayrıca, okur yazar geçinen nice kişi, 1921 yılının eylül ayından 1922 yılının ağustos ayına kadar on bir ay boyunca tek kurşun atılmamış Batı Anadolu cephesinde de durmadan dinlenmeden savaşıldığını sanması gibi… Bunlar minik ama tipik örneklerdir.Sonra sen tutar da Atatürk’ün bir üvey babası ve üvey kardeşleri (veya yahudi veya ingiliz valisi) olduğunu yazarsan da kıyamet kopar mesela…Oysa bu ne saklıdır ne gizli, ne ayıptır ne günah. Yalnızca yok sayılmış, öğretilmemiştir.Eskiden üzülüyordum aziz vatandaşım, artık gülüyorum.Türkiye artık eski Türkiye değil, köprülerin altından çok sular aktı, bir “iletişim devrimi” yaşandı ve saklı gizli bütün gerçekler ortaya döküldü. (Tövbe, henüz hepsi değil, çoğu.) Gene de öğrenmemekte direnirsen, hele hele basın alçaklarının aklına uyup öğretene de kalayı basarsan, bize de sana acımak kalır.Bizim ilkokulun tahta salonunda, birinci sınıfın kapısının üstünde boydan boya bir özdeyiş yazılıydı: “Bilen bilmeyeni yener.”Yenilmemek için öğreneceksin. Tarihçi Ayşe Hür, Taraf gazetesindeki yazılarının bir kısmını toplayıp kitap yapmış. Söyleye söyleye dilimizde tüy bitmişti.Kitabın adı, “Öteki Tarih”.Bu, birinci cilt. Arkası da gelecek. Hediyesi on yedi buçuk lira.Bu ilk cilt, Tanzimat Fermanı ve Abdülmecid’le başlıyor, (196o) kadar geliyor. (Bakın bakalım padişahlar içki içerler miymiş?)[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Cumhuriyet eğitimi bir “beyin yıkama ve tornadan çıkarma” işlemidir. Resmi tarih, birkaç kuşağa, Çanakkale muharebelerini (içinde Atatürk geçtiği için) sanki Kurtuluş Savaşı’nın “bir parçasıymış gibi” öğretmiştir. Oysa arada beş yıl vardır. Çanakkale dünya savaşından koparılıp alınmış, Sakarya ve Dumlupınar’a “monte edilmiştir”… Gene aynı resmi tarih, Atatürk’ü Çanakkale’de “tek ve en yüksek rütbeli komutan” gibi göstermek istemiş ve bunda başarılı da olmuştur. Beyinler yıkandığı için de, bu konularda en küçük bir düzeltme hemen tepki görmektedir. Bu ülkede, Çanakkale’de çarpışmaların başlangıcında Atatürk’ün “albay” rütbesinde olduğunu hatırlatana küfür edilir. Ve de hemen “Atatürk düşmanlığıyla” suçlanır. Hiçbir öğretim düzeyinde, ne ilkokulda, ne lisede, ne de üniversitenin o en önemsiz ve zorunlu dersi “devrim tarihi” dersinde, ne Süveyş Kanalı seferleri öğretilir bu ülkenin gençliğine, ne Irak cephesi, ne Galiçya, ne de Kafkasya operasyonları… Çünkü oralarda Atatürk görevli değildi![Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

“Öteki Tarih” Bu, resmi tarihe hiç uymayan bir “alternatif tarih” kitabıdır. Tıpkı, bir başka yazarın, Mustafa Armağan’ın benzer ve değerli eserleri gibi. Safsata değil, gerçektir. Çünkü safsata olan, yalan söyleyen resmi tarihtir!Tarihe, yakın tarihe, hele Türkiye’de olup bitenlere en küçük bir merakınız varsa Ayşe Hür’ün kitaplarını okuyunuz. (Reklam yapmıyorum. Kendisini tanımam. Ne yüz yüze gelmişliğimiz var, ne konuşmuşluğumuz. Kitaplarını da cebimden para verip alıyorum. Bendeniz kitap okumak için “beleş gönderilmesini bekleyen” Babıali’nin küçük insanlarından değilim.) Ayşe Hür’ü okursanız… Eh, bu arada bu fakiri de, Emre Aköz’ü de, Hasan Bülent Kahraman’ı da, Süleyman Yaşar’ı da, daha birçok kişiyi de lutfedip okursanız tabii…Öğreneceksiniz.”Sevr”in, “Lozan”ın ve “Misak-ı Milli”nin gerçekte ne olup ne olmadıklarını öğreneceksiniz.Çerkes Ethem’in kim olduğunu öğreneceksiniz. Malta sürgünlerinin “milli kahraman” olup olmadıklarını da…İzmir’in nasıl yakıldığını da, Ali Şükrü Bey’i kimin niçin öldürdüğünü de…

Cumhuriyet Halk Partisi’nin nasıl kurulduğunu da…[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

“Atatürk devrimler için halka danışsaydı, yani referanduma gitseydi, kaçta kaçı evet oyu alabilirdi? Atatürk egemenliği görünürde millete, ama aslında bürokrasiye mi vermiştir yoksa? Denilecektir ki, başka türlü yapılamazdı… Tamam. Ama neyin ne olduğunu bilin de öyle konuşun.” Bkz: Atatürk egemenliği halka mı vermişti? Egemenlik halka verilmiştir de, daha cumhuriyetin ikinci yılında, iktidar partisi dışında bütün partiler niçin yasaklanmıştır? Gazeteler niçin kapatılmıştır?Egemenlik halkındır da, tek parti diktası aralıksız yirmi yıl niçin sürmüştür?[Engin Ardıç Türk Gazeteci, Yazar.Sabah Gazetesi]Nasıl gözümüzün içine baka baka yalan söylerler ve yetmiş yıl kimse ağzını açmaz? Nasıl kandırılır kuşaklar boyunca bu ülkenin vatandaşları? Bu memleketin, bu rejimin her şeyi mi yalan dolan ve sansür üzerine kuruludur? [Engin Ardıç Türk Gazeteci, Yazar.Sabah Gazetesi]

Cahilim, aklım ermiyor, beni aydınlatınız.Vallahi ben de derim ki, cehaletten doğacak saçmalıkları ortadan kaldırmanın en iyi yolu bilgi edinmektir.Gülünç duruma düşmemenin en iyi yolu da oturup düşünmek…[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

İnklap (resmi) tarihi Ders değildir beyin yıkamadır Yakın zamana kadar Atatürk’ün “rakı içtiğini” söylemek bile yasaktı, nerede kaldı ki “Fikriye adında bir sevgilisi olduğunu” (gerçek tarihi) söyleyebilecektiniz… Sizi kabak gibi oyarlardı.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Cumhuriyet arşivlerinde M.kemal’e ait bir biyografi yoktur? Evet, Atatürkoloji bilimi, bize ancak “Atatürk’ten Fıkralar”gibi eserler armağan edebiliyor.

Bakınız İlker Başbuğ (ve kemalistler)bir (çok) Atatürk kitabı yazdı, tarih desen tarih değil, biyografi desen biyografi değil, inceleme desen inceleme değil, araştırma desen araştırma değil, anı desen anı değil.Böylece o da bir bilim adamı sayılır. İşte tam AKDTYK başkanı olacak adam! Evet, Atatürkoloji bilimi, bize ancak “Atatürk’ten Fıkralar”gibi eserler armağan edebiliyor. Atatürk’ün Galaksi Rehberi” gibi eserleri de merakla bekliyoruz. [Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

1924-1938 yılları arası “cumhurbaşkanının (mustafa kemal) onayıyla, her türlü basını ve yayını yasaklamaya yetkili kılındı (ayrıca partileri, dernekleri, sendikaları, her türlü örgütlenmeyi falan filan.)Yasanın altında elbette cumhurbaşkanının imzası vardı, aksi takdirde zaten yürürlüğe giremezdi! Kapatılan partilerin, gazetelerin, dergilerin falan filan kapatma kararnamelerinin altında da cumhurbaşkanının onay imzası vardı.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Atatürk, Görüldüğü gibi, “pragmatik” bir önderdi.Totaliter değil, otoriterdi. Bir düşünce “sistemi” yoktu.Yani, bürokrasinin bize yutturmaya çalıştığı gibi bir “Atatürkçü düşünce sistemi” yoktur. “İlkeler” vardır, o kadar.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Kemalistler yalnızca “kültür devrimi”peşinde koştu; ekonomik (bilimsel,teknolojik) kalkınmayla uzaktan yakından ilgisi yoktu.Kemalistlerin böyle bir “program hazırlama şansı” var mıdır? O da yoktur.“Sağ Kemalizm’e” yatsa… Kemalizm’in hiçbir zaman bir “kalkınma programı” olmamıştır. Kemalistler yalnızca “kültür devrimi” peşinde koşmuşlar, bunun demokrasiyle yürümeyeceğini bildikleri için de memleketi hep “zart zurtla” yönetebilmişlerdir. “Aman ne çok kalkındırdık” diye pazarladıkları, yaptıkları iki üç şeker fabrikasıyla çimento fabrikasıdır. (Bunlar o kadar azdı ki, coğrafya kitabımızda yarım sayfada anlatılıp biterlerdi.)Köy ensitüleri gerici bir projeydi;Çok övündükleri Köy Enstitüleri projesinin de ekonomik kalkınmayla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Enstitü girişimi, tek parti diktası altında “köylüyü köyünde tutmaya, şehirlere göç etmesini önlemeye” yani kapitalist kalkınmayı ve sanayileşmeyi engellemeye yönelik, ilerici süsü verilmiş gerici bir programdı.
[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Atatürkçü düşünce sistemi diye bir şey yoktur Atatürkçülük, “gevşek çizgili” bir dünya görüşüdür. Bu ülkede en hayvan faşist (ırkçı) de sorarsan Atatürkçü’dür, en kabız (yetersiz-cahil-fen yobazı) sosyalist de. Hatta, bağımsızlık isteyen (komünist) Kürt bile! Bilen bilmeyen, Atatürkçü “düşünce sistemi” diye ileri geri sallamasın. Bir ideoloji değildir. Bir felsefe, hiç değildir. Onu, otuzlu yılların faşistleri (ırkçıları) bir ideoloji haline getirmek istemişler (Kemalizm), beyinleri de bununla yıkamışlardır.

Öte yandan Rus, Japon ve son olarak da Çin kalkınması, (harf inkılabının) alfabenin bu işle uzaktan yakından hiçbir ilgisinin olmadığını gösterdi (hepten ahmak olmayana tabii.)

Atatürkçülük, bilimin önderliğinde bir uygarlık değiştirme, Batı uygarlığına eklemlenme girişimidir. O kadar.Bunu icat eden de Atatürk değildir, ille bir fikir babası arayacaksanız 1839 yılına ve Mustafa Reşit Paşa’ya kadar gideceksiniz. (tazminat ve yakın tarihi bileceksiniz) Atatürk, yüz yıllık bu çabayı “radikalize” etmiştir, o kadar.Fakat şunu da unutmayalım: Atatürkçülük, bir anlamda da tek adam ve tek parti idaresi demektir. “Vesayet” demektir. “Bürokrasinin otoriter (yani diktatör)yönetimi” demektir.

Atatürkçülük bir “düşünce sistemi” olsaydı donup kalır ve zaman içinde çöker giderdi. Atatürkçülük bir düşünce sistemi olsaydı, Türkiye çok partili rejime geri dönemezdi. (Geçemezdi demedim, geri dönemezdi dedim.) (Osmanlının son dönemlerinde çok partili bir sistem zaten vardı. MK, dönemi yani 1923-1938 ve 19-50 yılları arası yoktu.)

İşte onun için bu ülkede en hayvan faşist de sorarsan Atatürkçü’dür, en kabız sosyalist de. Hatta, bağımsızlık isteyen Kürt bile! Bilen bilmeyen, Atatürkçü “düşünce sistemi” diye ileri geri sallamasın. Sonra birileri çıkarlar, “İstanbul’da esir olarak bulunan padişahı kurtarmayı” da dahil ediverirler o sistemin içine, şaşar kalırsınız.

Dipnot; Engin Ardıç-sabah gazetesi-13/06/2011 bu yazı uzunca bir makaleden bir parçadır aslı uzuncadır. ilgili bölümler.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Lozan’daki gelişmelere karşı çıkan “ilk meclisin” tasfiye edilmiş, İsmet Paşa’nın koparabildiklerine asla ses çıkarmayacak yeni bir meclisin toplanmış olmasıdır! Cumhuriyet kuşaklarına… Öğretilmediği için de, bugün basında “Atatürk ülkemize demokrasiyi getirdi” yazabilen zavallılar türemiştir.Bunu yazanlar, ertesi yıl CHP’ye rakip çıkan ama gene cumhuriyetçi olan bir partinin kapatılabilmesini (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası), daha da ertesi yıl da özel bir kanunla her türlü muhalefetin yokedilmesini hiç mi hiç açıklayamazlar. Belki bütün bunlardan da haberleri bile yoktur.

Atatürk demokrat mıydı? M.K kendi cumhuriyetçi arkadaşlarına bile hoşgörüyle bakmamış, hem onları tasfiye etmiş,(binlerce-idam,cezaevi) hem de örneğin Büyük Nutuk’ta hakaretler yağdırmıştır.Fakat bu durumda, “Atatürk’ün ruhunda diktatörlük yoktu” diye yazılar yazanlara biz güleriz ama ağzımızla değil.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]
Atatürk demokrat değildi. Muhalefetin hiçbir şekline izin vermemiştir. Hiçbir “çıkıntılığa” tahammül etmemişir.Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?… diyeceksiniz.Tek partinin emrine verilmiş, mebuslar Atatürk tarafından “saptanmış” ve aday gösterilmiştir. Tek parti yönetiminde “aday” göstermek bile başlıbaşına gülünçtür. Seçim bir formalitedir. Meclis, karar alıcı değil “onaylayıcı” bir kurumdur. Hiçkimse “bu şekilde halkı yavaş yavaş eğitti” demesin, ülkemizde 1908 yılından beri hem de çok partili seçimler yapılmaktaydı. 1930 meclisi, 1908 meclisinin “geriye gitmiş” versiyonudur.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Kemalizm ideolojisinin demokrasiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur ve olmamıştır.
Aksini söyleyenler, ya yukarıda sözünü ettiğim zavallı gibi düpedüz saçmalarlar, ya yalan konuşurlar, ya da “Serbest Fırka denemesini” örnek verirler.Atatürk, 1930 yılında bir muhalefet partisine, Serbest Fırka’ya (günümüzün diliyle buna Liberal Parti de diyebilirsiniz), bütün dünyada kendisine yöneltilen “diktatör” suçlamasından rahatsız olduğu için izin vermişti. Bayıldığından değil.Muhalif parti üç ay gibi çok kısa bir sürede amansızca büyüdü (çünkü halk CHP’yi hiç mi hiç sevmemişti), belediye seçimlerinde büyük başarı gösterdi, ilk genel seçimi yani 1931 seçimini kazanacak gibi göründü.CHP yöneticileri iktidarın elden gideceğini görünce şarladılar,  Ondan sonra da tam on altı yıl boyunca Türkiye’de başka herhangi bir parti kurulamadı.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Cumhuriyet 1922′de… 1 Kasım’da ilan edildi. O günden sonra tam bir yıl boyunca Türkiye bir cumhuriyet rejimiyle” yönetilmiştir.Adı, “TBMM (Türkiye Büyük millet Meclisi ) Hükümeti idaresi”dir., bu bir cumhuriyettir. Başta padişah yoktur. Gazi Mustafa Kemal Paşa ve bir avuç arkadaşı, temkinli adımlarla, amaçlarına alıştıra alıştıra, yavaş yavaş, kademe kademe yaklaştılar.Açıkçası, uygun gördükleri anda da emrivaki yaptılar.Halkın iradesi değil, bir avuç ihtilalcinin iradesi gerçekleşti.Adının 1 Kasım 1922′de değil de ancak 29 Ekim 1923′te konulabilmiş olması bir “vakvakları ürkütmeme” politikasının sonucudur.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

İşine gelen paşayı milli kahraman, işine gelmeyen paşayı köpek ilan edenler bunu anlamazlar, anlamak istemezler. Hitler Almanyası’nın, Stalin Rusyası’nın, Mussolini İtalyası’nın, Jivkov Bulgaristanı’nın, Kim İl Jong Koresi’nin törenleri tarihe karışmıştır.Genç olmadığım için gençlik bayramına katılmadım. Gençliğimde sıramı savmış, 1967 yılının “resmi” gösterilerinde elimde sopamla yer almıştım. “Atatürk’ü anmak” için de yılın belli bir gününe bağlanmaya gerek duymuyorum. Üstelik bunu Kenan Evren’in emriyle yapacak değilim.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Kemalist ideolojinin tartışılamayan savlarından biri de “ezanın Türkçe okunması gerekliliğidir”…
Böylece cahil halkın “ezanı anlayacağı” ve böylelikle de “hurafelerden kurtulacağı” varsayılır.
Yani, “Allahüekber” yerine “Tanrı uludur” dediğin zaman halk aydınlanacaktır. (Oyunu da eşek değilse CHP’ye verecektir!) “Anladıkça tam tersine belki dinine daha çok sarılacağı” hiçbir Kemalist’in aklına hiç gelmemiştir ama![Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

İlahi, düşünce dediğin iki fırt Kemalizm, bir tutam özel sektörcülük, üç gıdım koalisyon hükümeti, çeşni katsın diye de üstüne serpiştir yurtta sulh cihanda sulh, çak müşteriye gitsin. “Ne vereyim abime?” diye sormaya bile gerek yok. Buncağızla bile vakit öldüremiyorlar, çünkü artık sökmüyor.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci, Yazar.Sabah Gazetesi]

Ben size “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini halkın anlayacağı şekilde tercüme edeyim: Yurtta sulh… Muhalefeti ezmek, partileri kapatmak, konuşma özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmak, grev hakkını yoketmek, azınlıkları tasfiye etmek yoluyla sulh… “Zoraki” sulh derler buna. “Şu dönem ve görünür bir gelecekte de çok güçsüz olduğumuz ve öyle kalacağımız için imparatorluğun (güçlü devlet) kanını aramayacağız… (Hiç savaşmadan lozan masasında) Kaybettiğimiz toprakları yeniden ele geçirmeye halimiz yok, dolayısıyla isteğimiz de yok.””Kimseye verecek bir karış toprağımız yok, kimsenin toprağında gözümüz de yok” demek, “kayıpları sineye çekiyoruz ama bundan fazla da geri çekilmeyiz” demektir.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Kemalist Teyzeler; Gazete almayı severler ama kitap okumazlar. “Şu Çılgın Türkler”i hemen almışlar ama “kalın geldiği için” bitirmemişlerdir.Şimdilik eve temizliğe gelen “kapıcının karısını”bilinçlendirmeye çalışmakla yetinmektedirler.Hani bunlar toplu taşıma araçlarında da “Cumhuriyet gazetesini bir bayrak gibi” açarlar… “Hafifçe solcu” sayarlar kendilerini ama işçiyi de hor görürler. Memurla bir olamayacağını, eşit sayılamayacağını düşünürler.Kendilerini “devletin sahibi” sayarlar. Türkiye’yi onlar kurtaracaklardır, çünkü onlara emanet edilmiştir.Gözde yazarları Emin Çölaşan, İlhan Selçuk, Hasan Pulur, Oktay Akbal falandır. Gazete almayı severler ama kitap okumazlar. “Şu Çılgın Türkler”i hemen almışlar ama “kalın geldiği için” bitirmemişlerdir.Deniz Baykal’a çok kızdıkları için içleri şimdi rahatlamıştır, Kılıçdaroğlu iktidara gelirse emekli maaşlarını herhalde arttıracaktır, her şey ateş pahasıdır.Yaşları ilerlediğinden, sayıları da yavaş yavaş azalmaktadır.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Bizim yakın tarih doğru dürüst öğretilmiyor ki karşı tarafın yakın tarihi, özetle bile olsa öğretilsin;

Samsun’a çıktı, kongreleri topladı, meclisi açtı, düşmanı denize döktü. Bu kadarı size öğretilir. Apartman kapıcılığı ya da berber çıraklığı yapmak için daha fazla bilgiye de gerek yoktur.Sonra, lisede falan, azıcık daha ayrıntısına girersiniz, Amasya genelgesi, Kütahya-Eskişehir çarpışmaları falan. Hocanız anlatırsa.Üniversitede bile, en “kofti” ders sayılan Devrim Tarihi’nde (hani beden eğitimi ya da diş koruma gibi), savaş pek anlatılmaz. Daha çok İskilipli’nin nasıl zevkle asıldığı ve Orman Çiftliği’nin ne büyük bir öngörüyle kurulduğu gibi önemli konulara eğilirler! (Keşke eğilseler…)Türk-Yunan savaşının ayrıntılarını merak etmezsiniz, öğrenmenize gerek görülmemiştir. (Hele Çerkes Ethem falan… Aman ha! Çocuklara ders öğretelim derken kafalarında soru işaretleri uyandırmayalım!)Bu savaşın bir de “karşı cephesi” vardır.O bizim hiç mi hiç umurumuzda olmamıştır.Kahpe Yunan durduk yerde, hiçbir ilgisi olmadığı halde İzmir’i almak istemiş (şu anda bizim Napoli’yi ya da Marsilya’yı ele geçirmek istememiz gibi bir şey), dersini de görmüştür.Bizim yakın tarih doğru dürüst öğretilmiyor ki karşı tarafın yakın tarihi, özetle bile olsa öğretilsin!
Örneğin, Yunanistan’da 1920 seçimleriyle gerçekleşen iktidar değişikliğinin, savaşın gidişatı üzerindeki son derece önemli etkilerini Türk tarihçileri bile yeni öğrendiler…Subay kadrosunun bu iktidar değişimi üzerine nasıl allak bullak edildiğini, genç ve yetenekli Venizelosçu subayların yürütülüp yerlerine beş para etmez kralcı heriflerin atandığını falan…Türk vatandaşı daha Nurettin Paşa’yı tanımıyor ki General Viktor Dousmanis’i tanıyacak…Peki, sıradan bir neferin, Sakarya muharebesinde bir Yunan çocuğunun anıları ilginizi çeker mi mesela? (Pantalon uyduramadıysak “human interest” yapalım.)Anadolu’da yenildiği için 1922 yılının kasım ayında kurşuna dizilen Başbakan Ghounaris’in sıkıyönetim mahkemesi duruşmaları sırasında hasta olduğunu, tifoya yakalandığını ben tarihçilerden değil, o yılların genç gazetecisi Hemingway’den öğrenmiştim… Ayağa kalkacak hali yokmuş da, hapisanenin avlusunda bir su birikintisinin yanına diz çöktürmüşler, otururken vurmuşlar.[Engin Ardıç Türk Gazeteci, Yazar.Sabah Gazetesi]”Yedi düvel” palavrası, Atatürk’ten daha Kemalist geçinen birtakım madrabazlar tarafından, sanki ihtiyacı varmış gibi, sanki yeterince parlak değilmiş gibi, kurtuluş savaşımıza parlaklık ve daha da şan şeref katmak için uydurulmuş bir balondur.
Boşuna mürekkep tüketmişim, Atatürk’ün öyle bir demeci yokmuş! “Asparagas” olduğu hemen kanıtlandı. Bir de oturmuş laf yetiştiriyorum.(Burada sözcü gazetesinin Atatürk’ün sözüymüş gibi Atatürk’ün söylemediği sözden bahsediyor)Eh, gazete yerine koyarsam bana müstahaktır. Ders olsun.Fakat heriflerin uçurduğu balonda bir şey dikkatimi çekti: Atatürk, bu muhayyel demeçte, Türk halkının “yedi düvele” haddini bildirdiğini söylüyordu…Tipik bir Kemalist yanılgısı. (Kemal’in değil tabii, uydurukçuların.) Kurtuluş savaşında yedi düveli yendiğimiz hep söylenegelmiştir… Böyle öğretirler, herkes de düşünmeden papağan gibi tekrarlar. Hani nerede kaldı okullardan kaldırılacak diye ağladığınız Devrim Tarihi dersinin fazileti? Orada anlatıyorlardı aslında.Yedi düvel, düz anlamıyla “yedi devlet”, daha geniş anlamıyla da “bütün dünya” demektir… İsterseniz “büyük devletler” diyelim.Acaba biz kurtuluş savaşımızda büyük devletleri mi yendik?Amerika henüz Ortadoğu’ya bulaşmamıştı, buralarla ilgilenmiyordu… Japonya barış görüşmelerinde sözde müttefik ama aslında yalnızca gözlemci olarak bulunuyordu… İtalya, bir ara işgal eder gibi olduğu Antalya ve “hinterlandını” çoktan boşaltmıştı, kendi iç sorunlarıyla, grev dalgalarıyla, özellikle de iktidara yürüyen faşistlerle uğraşıyordu.Fransa, bir ara işgal eder gibi olduğu Maraş ve Antep’ten daha güneye, Suriye’ye çekilmişti. Fransa daha 1921 yılının başında, yani Yunan ordusunun ileri yürüyüşe geçip, Kütahya ve Eskişehir’i ele geçirip Sakarya’ya dayanmasından önce Ankara’yla anlaşmıştı…Fransa bizim yanımızdaydı! (Devrim Tarihi dersinde anlatıyorlar, kantinde lak lak edeceğinize derse girseydiniz.) Fransa bize top sattı, top.Sovyetler Birliği de altın gönderdi, altın. Kasa kasa. (Batum’u para karşığı ruslara vermemizden bahsediyor)Yani bu savaşta Fransa ve Rusya bizi tutuyorlardı!İnanmayan Taksim’e çıksın, anıtın üstünde Atatürk’ün yanında yer alan kişilere baksın. Kızılordu generallerini görecektir. (Meydan trafiğe kapatılacak diye ağlayanlar, belki böylece Atatürk Anıtı’na daha yakından ve dikkatli bakma fırsatını da elde ederler.) Almanya yamyassı olmuştu, bizimle ilgili olarak olumlu ya da olumsuz yönde kılını kıpırdatacak hali yoktu, korkunç bir enflasyonla, açlıkla boğuşuyordu… Avusturya keza… Büyük bir imparatorluktan birdenbire hap kadar küçük bir devlet derekesine inmişti, enflasyon ve açlık orada da almış başını gidiyordu. İngiltere kendisi (yeniden) savaşmadı, Yunanistan’ı saldırttı.Fakat politikası son derece esnekti. İşlerin planladığı gibi gitmediğini, Ankara yönetiminin umduğundan çok daha “dişli” çıktığını görünce bir çeşit “bekle gör” politikasına yattı, Anadolu savaşını kimin kazanacağını izlemeye koyuldu.Çünkü 1920 seçimlerini Yunanistan’da “kralcılar” kazanmışlardı, İngiltere’nin adamı Venizelos yenilmişti ve İngiltere Yunanistan’a “soğuk” bakar olmuştu. (Devrim Tarihi derslerimizde nedense Yunanistan’daki iç gelişmeler hiç öğretilmez!)Demek ki kaç düvel ediyor, oturun kendiniz hesaplayın. “Yedi düvel” palavrası, Atatürk’ten daha Kemalist geçinen birtakım madrabazlar tarafından, sanki ihtiyacı varmış gibi, sanki yeterince parlak değilmiş gibi, kurtuluş savaşımıza parlaklık ve daha da şan şeref katmak için uydurulmuş bir balondur. [Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Çerkes Ethem, 1919 ve 1920 yıllarında Anadolu (milli mücadele)ayaklanmasının en önemli vurucu gücü olmuştur. Milis kuvveti!… Atatürk Ethem’in üstüne İsmet’i gönderdi, İşin gerçeği şu ki, İsmet’i gönderip onu yokettirmeseydi, Mustafa Kemal Paşa milli mücadelenin liderliğini Ethem Bey’e kaptırmak üzereydi!

Geçen gün de bir hanım kızımız Çerkes Ethem’i keşfetmiş.Hanım kızımızı da fazla suçlamayalım, bu “karanlıkta kalma” lafını biryerlerdeokumuş, oradan aktarmış. Evet, eskiden böyle denilip geçiliyordu çünkü “netameli” bir konuydu. Ethem’i İsmet’e (ya da başka birine) karşı savunmaya cesaret edemeyenler lafı şişiriyorlar, okuyucunun satır aralarını çözeceğini umuyorlardı. Çerkes Ethem Bey, ağabeyi Reşit Bey ve de Kuşçubaşı Eşref Bey’le birlikte bir Teşkilat-ı Mahsusa (mit) elamanıydı. Başlarında da Süleyman Askerî…Süleyman Askerî, Mezopotamya cephesinde intihar etti; diğerleri de yenilgiden sonra Batı Anadolu’da ilk direniş örgütlerini oluşturdular.Hani size hep öğretirler ya, mütarekede İstanbul’da “Karakol Teşkilatı”, “Mim Mim Grubu” falan kurulmuş da Hayrettin İskelesi’nden İnebolu İskelesi’ne silah ve adam kaçırmış falan fıstık, bunlar gökten zembille inmemişlerdir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın geride bıraktığı gizli ve çekirdek örgütlerdir, başlarında da Hüsamettin Bey…(Kontrgerillanın gizli silah depoları falan, bu size “güncel” birşeyler hatırlattı mı? Efendim? Evet, doğru hatırlatmış.)Çerkes Ethem, 1919 ve 1920 yıllarında Anadolu (milli mücadele)ayaklanmasının en önemli vurucu gücü olmuştur. Milis kuvveti!… Atatürk’ün elinde henüz dişe dokunur bir ordu yoktu ve Ethem Bey’e şiddetle ihtiyacı vardı, özellikle Ankara’ya karşı ayaklanmaları bastırmak için.Fakat eski ordunun kalıntılarından yeni ve düzenli bir ordu oluşturduğu zaman artık Ethem’e gerek kalmadı. Onu da orduya katmak istedi, Ethem de emirleri Ankara’dan alacak herhangi bir komutan olmaya yanaşmadı. “Libero” oynamak istiyordu!Atatürk bunun üzerine Ethem’in üstüne İsmet’i gönderdi, o da Kuvva-yı Seyyare, yani gezici milis kuvvetlerini bozdu ve Yunan ordusuna sığınmaya zorladı. Ethem önce Atina’ya, sonra Berlin’e gitti, yirmi sekiz yıl sonra Amman’da öldü.Ethem kahraman mıydı, hain mi?Bakış açınıza göre değişir. “İsmetçiyseniz”, (palavra resmi tarihe göre) tabii haindir.Fakat “İttihat ve Terakki’nin hegemonya kavgasına düşmüş B kadrosu ile C kadrosu” arasında taraf tutmak gereğini duymuyorsanız, Ethem’e küfür etmek zorunda kalmazsınız. (A kadrosu yurt dışında kaçak ya da Malta’da tutukluydu.)Belki “İttihatçı’ların Mustafa Kemal ve İsmet’ten fazla hoşlanmayan kanadındandı” diyeceksiniz. Ankara’yı yetersiz buluyor, o kadronun savaşı kazanabileceğine inanmıyordu, yanıldı.İşin gerçeği şu ki, İsmet’i gönderip onu yokettirmeseydi, Mustafa Kemal Paşa milli mücadelenin liderliğini Ethem Bey’e kaptırmak üzereydi! Çeyrek kalmıştı…Bu iş biraz da Meksika devriminde merkezi otoritenin “fazla ileri giden” halkkahramanı Zapata’yı yok etmesine benzer.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Hani şu Atatürk’ün “yeni kurulan Suudi devletinin kralına” çektiği söylenen telgraf var ya… Olay 1926 yılında geçiyor…

Suudi devleti 1932 yılında kurulmuş ama zarar yok, “Hicaz kralına” çektiğini kabul edelim. Hani Suudiler peygamber efendimizin Mescidi Nebevi’sini yıkmaya kalkmışlardı da, Atatürk çok sinirlenmişti. O sinirle “beni aşağıya indirtmeyin” demişti. Tam olarak öyle dememiş ama biz öyle kabul edelim.Şimdi Aydın Doğan’ın gazetesi, telgrafın metnini de yayınladı.Bakın ne demiş Atatürk: “Hazret-i Muhammed’in mezarının yıkılacağını büyük bir üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu acilen aşağıya gönderirim.””Dil devrimi” henüz yapılmamış ama yüce önder 1926 yılında vallahi çok yeni bir dil kullanıyor. Bir yıl sonra Büyük Nutuk’unda orta karar bir Osmanlıca’ya dönecek olan Gazi Paşa, bir yıl önce “kutsal” falan gibi kelimelerden yararlanıyor.Yok canım, sadeleştirmişlerdir arkadaşlar… Halk anlasın diye… Hani Hıfzı Veldet’in “Nutuk”u “Söylev”, “efendiler”i “baylar” yapması gibi.Ordu “aşağıya” inecek, Fransız “mandası” altına bulunan Suriye’yi, Lübnan’ı, İngiliz “mandası” altında bulunan Filistin’i, Ürdün’ü çiğneyip geçecek, Hicaz’a dayanacak. İngiltere buna hiç sesini çıkarmayacak.Musul ve Kerkük için savaşmayan Gazi, Medine için savaşacak.Hadi bunu da kabul edelim. Belge nerede, belge?Efendim bu meseleyi ilk kez Demirel’in eski televizyon müdürü Nevzat Yalçıntaş ortaya atmış… TRT’ye program yapıyorlarmış, Atatürk’ün yüzüncü doğum yıldönümü dolayısıyla. 1981 gibi, Kemalizm’in şaha kalktığı bir dönemde.Münir Bey adında bir adamı Atatürk’ün bilinmeyen yönlerini araştırmakla görevlendirmiş, o da bir gün heyecanla bu belgeyi getirmiş.Bütün bunları da, Yalçın Mıhçı adında bir adam, yazmış olduğu “Atatürk’üm” adlı kitapta anlatıyormuş. (Kılıçdaroğlu’yla çekilmiş resmini gördüm Internet’te.) Peki nerede o belge?Aydın Doğan’ın adamları bu konuya da açıklık getiriyorlar: Bu belge daha sonra maalesef yakılarak imha edilmiş!Bu telgraf, “emekli Mustafa’nın Çankaya postanesinden Arap Abdülaziz’e çektiği” bir telgraf değil ki, devletin resmi yazışması… Kim, hangi yetkiyle nasıl yakar?Altında büyük Atatürkçü Turgut Özakman’ın da imzası bulunan bir raporla Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” romanından yapılan diziyi yakmak kadar kolay mı yahu, Atatürk’ün telgrafını yakmak?Ayrıca, niçin? Atatürk’ün peygamberin mezarına sahip çıkmış olması mı rahatsız etmiş cunta yönetimini? Kenan Evren mi gocunmuş, din dersini zorunlu tutan adam?Hani, Atatürkçü arslan parçalarının, Yorgun Savaşçı’da “kurtuluş savaşının başlarında halkın savaşmaya pek de gönüllü olmadığının” anlatılmasından gocunmaları gibi?Yoksa o telgraf pek de serinkanlı bir kafayla çekilmemiş miydi?Bu Münir Bey kimdir, çıksın ortaya konuşsun.Efendiler, belgeyi çıkarıp gösteremediğiniz sürece bizim söyleyeceğimiz bir tek şey olabilir: Yürrüüü..[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

1920’lerde bizi kurtardıklarını zan ettiğimiz Kripto Gizli Sabetaycılara aldanarak yüz senemizi ve kaç kuşağımızı kayb ettik.Sabah yazarı Ardıç bu iddiaları köşesine taşıdı: Atatürk 10 Kasım’da ve saat 09.05’te ölmedi.İşte Ardıç’ın bugünkü o yazısı;

Atatürk 9 Kasım’da mı öldü?Siz Muammer Kaddafi’yle uğraşadurun, benim önümde çok daha ilginç bir konu var. “Profesyonel” açıdan daha uygun düşerdi ama kasım ayını bekleyemeyeceğim, kimse kusura bakmasın. ATATÜRK İÇİMİZDE YAŞIYOR DİYENLER OKUMASIN;Latife Hanım’ın kızkardeşinin torunu Mehmet Sadık Öke, Atatürk’ün 9 Kasım’da öldüğünü söylemiş. (“Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor” diyecekler bu yazıyı hiç zahmet edip okumasınlar.) Sayın Öke 44 yaşında. Bu iddia, birinci elden tanıklık değil, aile içinde konuşulanlardan ve herhalde Latife Hanım’ın kızkardeşi, anneannesi Vecihe Hanım’dan duyduğu bir şey…Dört ay önce yayınlanan çarpıcı bir kitabı fırsat bulup da ancak okuyabildim:”Teyzem Latife”… Yazar Fatih Bayhan’ın Mehmet Sadık Öke’yle yaptığı bir”nehir-söyleşi”… Bu tür kitaplar, çok rahat ve hızlı okundukları için son yıllarda çok moda.ATATÜRK’ÜN BOŞANMA SÜRECİ;Öke, Atatürk’ün Latife Hanım’la evliliği ve boşanması konusuna birçok müthiş ayrıntı getirmiş.Örneğin Fikriye Hanım’ın intihar etmediğini, Rusuhi Bey tarafından vurulduğunu buradan öğrenebilirsiniz. (Fikriye Hanım, terkedilmenin acısıyla, hem Atatürk’ü hem eşini vurmaya gelmiş Çankaya’ya, önlemişler.) Daha başka Çankaya dedikodularına hiç girmeyelim: “Bir süre köşkte kalan” dansöz Refet Süreyya Hanım (Fahrettin Altay’ın hatıralarında varmış)… Kadın kılığına girerek dans eden garson Saip…Bir de Fransız şarkıcı Yvonne Vincent olacaktı yahu, Refii Cevat’ın (Ulunay) yazdığı…ATATÜRK 10 KASIM’DA DEĞİL 9 KASIM’DA ÖLDÜ;Geçelim bunları. Sayın Öke, Atatürk’ün sanıldığı ve hep bilindiği gibi 10 Kasım’da değil, 9 Kasım’da öldüğünü, “son bir hafta boyunca süren pazarlıkların son gün yoğunlaşarak anlaşmaya varılması üzerine 10 Kasım’da vefatın ilan edildiğini” söylüyor.Cumhuriyetin “taht kavgası” olsa gerek.
Doğru mudur bu? “Tabii bilirsiniz” diye başlamış sözüne, söyleşinin o bölümünde.Hayır, bilmeyiz.
Biz de bilmedikten sonra, halk ne halt etsin?Gerçi, “Atatürk’ün açıklandığı ve hep anıldığı şekilde saat 9’u 5 geçe değil, sabah 7 sularında öldüğünü, okulların ve resmi dairelerin mesai saati başlangıcına denk getirilmesi ve böylece törenlere katılımın kolaylaştırılması amacıyla kamuoyuna 9’u 5 geçe olarak bildirildiğini” duymuştuk ama…Bunu ortaya atan da Çetin Altan olmuştu hatırladığımız kadarıyla, pek üstünde durulmamıştı… NE TÜR REZİLLİKLER DÖNMÜŞ DOLMABAHÇE SARAYINDA; Fakat 9 Kasım… Hayır, bilmiyorduk.Diyeceksiniz ki, Atatürk 9 Kasım’da ölse ne farkeder, 6 Kasım’da ölse ne değişir?
Saat sekiz çeyrekte ölse ne olacak, on buçukta ölse ne yazacak?Mesele bu değildir.Ne tür rezillikler dönmüş o Dolmabahçe Sarayı’nda?Nasıl gözümüzün içine baka baka yalan söylerler ve yetmiş yıl kimse ağzını açmaz? Nasıl kandırılır kuşaklar boyunca bu ülkenin vatandaşları?Bu memleketin, bu rejimin her şeyi mi yalan dolan ve sansür üzerine kuruludur?Hani “Kürt” diye de kimse yoktu ya, onun gibi… Hani ele geçirilen roketatarlar da su borusuydu ya, onun gibi…Eski genelkurmay başkanı suçlamıştı ya, “alternatif tarih yaratmaya çalışıyorlar” diye, kimlerdir bunlar?[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Atatürk’ün Doğumu Evi ve Resimlerdeki Babası Ali Rıza değildir!Gerçeği yazmak. Bu gerçeğin kimin hoşuna gideceği, kimin hoşuna gitmeyeceği, beni hiç ilgilendirmez!Nitekim göreceksiniz, bu gerçeklere kimse aldırmayacak ve herkes, papağan gibi, kendisine dayatılmış olan yanlışlara “iman etmeyi” sürdürecek… Araştırmacı Robert Temple buna “consensus blindness” diyor, “üzerinde uzlaşılmış ortak körlük”….

Atatürk’ün doğduğu ev olarak bilinen ev, Atatürk’ün doğduğu ev değildir. O ev, Zübeyde Hanım’ın ikinci kocası, yani Atatürk’ün üvey babası Ragıp Bey’in evidir (Fikriye Hanım’ın da amcası.)Atatürk o evde elbette oturmuş, Manastır Askeri İdadisi’nden izinli çıktığı zamanlar gelip orada kalmış, fakat orada doğmamıştır.O evin arkasında bulunan, elli küsur yıl önce de Selanik Belediyesi tarafından yıktırılan, daha küçük bir evde doğmuştur!Fakat “resmi tarihçilerimiz”, bu ikinci evi daha fiyakalı bulduklarından, doğduğu ev diye bunu tanıttılar!Bomba atanların ya da “tavaf turları” düzenleyenlerin kulakları çınlasın…Atatürk’ün 1881’de doğduğu da kesin değildir, bu tarih 1880 de olabilir.Çünkü Atatürk, 1296 tevellütlüdür! Rumi tarihle…Rumi 1296 yılı, miladi 13 Mart 1880 günü başlar, 12 Mart 1881 günü biter. (İstanbul’daki darbe girişiminin tarihi olan rumi 31 Mart’ın miladi 13 Nisan’a denk geldiğini bilemeyip, gericilere karşı protesto gösterilerini iki hafta erken yapan “şaşkaloz solcuların” da kulakları çınlasın…)Nitekim Atatürk’ün doğum yılı, 1934 Soyadı Kanunu’na, kendisine yeni bir nüfus kâğıdı verilene kadar hep 1880 kabul edilmiştir! Basında ve kitaplarda böyle yer almıştır.Kafalar o kadar karışmıştır ki, Atatürk’ün ölümünden tam bir yıl sonra, 10 Kasım 1939’da çıkarılan bir hatıra pulunda bile doğum tarihi 1880 olarak gösterilmiştir…Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin fotoğrafındaki kişi de, Ali Rıza Efendi değildir!O kişi, 1876’da, anayasanın ilanı üzerine Selanik’te kurulan Asakir-i Milliye taburunda görev alan gönüllü subaylardan, bilinmeyen birisidir.Elde hiçbir Ali Rıza Efendi resmi bulunmadığından, “resmi tarihçilerimiz” bu adamı gözlerine kestirmişler ve onu Atatürk’ün babası yapıvermişlerdir…Nitekim bizzat Atatürk’ün kendisi, Falih Rıfkı’ya, “bu bizim peder değil” demiştir!

Falih Rıfkı, Atatürk’ün bunu “alaycı bir dille” söylediğini de anlatıyor. Atatürk, dalkavuklarını adam yerine koymazdı pek… Biz hepsini milli kahraman yaptık.Hani herşeyi “tarihçilere bırakmaya” pek meraklıyız ya… Ben de Andrew Mango, Cemil Koçak ve Ahmet Kuyaş’a sordum, bu yanıtları aldım.Kuyaş, konuyla ilgili makalesinin üst başlığında “Atatürk’ü bilmiyoruz, öğrenmiyoruz, ezberliyoruz” demiş…Aman Ahmet Bey, ayağını denk al, sonra yemediğin küfür kalmaz…Bana bakma, ben alıştım! Gerçeği yazmak. Bu gerçeğin kimin hoşuna gideceği, kimin hoşuna gitmeyeceği, beni hiç ilgilendirmez!Nitekim göreceksiniz, bu gerçeklere kimse aldırmayacak ve herkes, papağan gibi, kendisine dayatılmış olan yanlışlara “iman etmeyi” sürdürecek… Araştırmacı Robert Temple buna “consensus blindness” diyor, “üzerinde uzlaşılmış ortak körlük”….
[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Lozan’daki gelişmelere karşı çıkan “ilk meclisin” tasfiye edilmiş, İsmet Paşa’nın koparabildiklerine asla ses çıkarmayacak yeni bir meclisin toplanmış olmasıdır! Cumhuriyet kuşaklarına… Öğretilmediği için de, bugün basında “Atatürk ülkemize demokrasiyi getirdi” yazabilen zavallılar türemiştir.Bunu yazanlar, ertesi yıl CHP’ye rakip çıkan ama gene cumhuriyetçi olan bir partinin kapatılabilmesini (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası), daha da ertesi yıl da özel bir kanunla her türlü muhalefetin yokedilmesini hiç mi hiç açıklayamazlar. Belki bütün bunlardan da haberleri bile yoktur.

Yürüyün bre, sonunda bana da “Lozan” yazdırdınız ya… Sürüden daha fazla ayrılırsam kurt kapacak, ben de “necip Türk matbuatının teamüllerine” uydum.Bildiğiniz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı olan Lozan Barış Antlaşması’nı eleştirenler, esas olarak orada “Musul ve Kerkük’ten vazgeçmiş olmamıza” kızarlar, sonra buna hemen Batı Trakya’yı da eklerler.Savunanlar da, Atatürk ve İnönü’nün “gerçekçiliğini” göklere çıkarırlar.Osmanlı borçlarının “Anadolu’ya kalan bölümünü” ödemeyi üstlenmekle, görünürde kesinlikle reddedilen Osmanlı mirasına aslında bir ölçüde sahip çıkıldığı gerçeği pek akıllarına gelmez oysa!…Başka bir eleştiri konusu, meslekten diplomatlarımız dururken, Lozan’a niçin bir askerin, doğru dürüst lisan da bilmeyen İsmet Paşa’nın gönderilmiş olduğudur…Bürokrasinin asker kesimi, kuracağı yeni devlette sözü sivillere asla bırakmak istemez de ondan.Başka bir gerçek, bazı üyeleri Lozan’daki gelişmelere karşı çıkan “ilk meclisin” tasfiye edilmiş, İsmet Paşa’nın koparabildiklerine asla ses çıkarmayacak yeni bir meclisin toplanmış olmasıdır!

Barış görüşmelerine bu amaçla ara verilmiş, 1923 seçimleriyle “çatlak seslerden arındırılmış” ve antlaşmayı tartışmasız onaylayacak yeni meclis toplanınca kalınan yerden devam edilmiştir…Bu pek fazla öğretilmez yeni cumhuriyet kuşaklarına… Öğretilmediği için de, bugün basında “Atatürk ülkemize demokrasiyi getirdi” yazabilen zavallılar türemiştir.Bunu yazanlar, ertesi yıl CHP’ye rakip çıkan ama gene cumhuriyetçi olan bir partinin kapatılabilmesini (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası), daha da ertesi yıl da özel bir kanunla her türlü muhalefetin yokedilmesini hiç mi hiç açıklayamazlar. Belki bütün bunlardan da haberleri bile yoktur.Neyse, konumuz o değil…Lozan’da “nüfus mübadelesi” fikrini herkes İsmet’in ortaya attığını sanır, oysa bunu Venizelos istemiştir.Fakat ayrım “din esasına” göre yapıldığından, üç-beş kelimeden başka Rumca bilmeyen “ortodoks Türkler” yani Karamanlılar da zorla yerlerinden yurtlarından koparılmışlardır!Asıl çarpıklığa geliyoruz…Yeni Türk devletinin, bir ulus-devlet olacağı söylenen TC’nin de kuruluşu din esasına bağlanmıştır!Karamanlı Türkler sırf Hıristiyan oldukları için gönderilmişler, Kürtler sırf Müslüman oldukları için kalmışlardır.Türk milliyetçileri niçin Kürtler’i de bırakmamışlardır ayrılsınlar?Irak’a eklemlenebilirler, İngiliz mandası altında bir de Kürt devleti oluşturulabilirdi, Fransız mandası altında Suriye ve Lübnan, ya da gene İngiliz mandası altında Filistin gibi… Kuzey Mezopotamya da “Osmanlı’nın terkedilen topraklarından biri” olarak mütalaa edilebilirdi.Niçin sırtımıza yüklediniz doksan yıllık bu kamburu, muhterem Türk bürokratları?Alçaklara kar yağıyor üşümedin, sen bu işin sonunu düşünmedin.[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

“Ezanlar cumhuriyet sayesinde mi okunuyor?”Kemalistler’in pek sevdikleri, beyinleri yıkananların da papağan gibi tekrarladıkları bir laf vardır:

“Ezanlar cumhuriyet sayesinde mi okunuyor?”Kemalistler’in pek sevdikleri, beyinleri yıkananların da papağan gibi tekrarladıkları bir laf vardır: “Bugün ülkemizde ezan okunuyorsa cumhuriyet sayesinde okunuyor”… İlhan Selçuk da bunu ikide bir yazardı.Yani müminlere “kıymetini bilin ve fazla konuşmayın” derler.Ankara hükümetinin “Ankara’dan gönderdiğimiz maaşlı devlet memurunun okuduğu ezanı günde beş kere gönül rahatlığıyla dinleyebilirsiniz” önerisi…Peki cumhuriyet ilan edilmeseydi de Türkiye hep bir “TBMM Hükümeti’nin” yönetiminde kalsaydı, ezan okunmayacaktı yani… Bu mudur?Peki, o TBMM kendi kendini Ankara’dan İstanbul’a taşısaydı da (öyle ya, işgal kuvvetleri tarafından kapatılan eski meclisin toplanma yeri İstanbul değil miydi?)… Halife Abdülmecid’i “İkinci Abdülmecid” adıyla tahta geçirseydi mesela… Yani cumhuriyet olmasaydı… Meşrutiyet sürseydi…Demek ki bu memlekette ezan okunmayacaktı.Canım biz onu değil, elbette savaşın kazanılmasını kastediyoruz…Kurtuluş savaşını cumhuriyet kazanmadı ki!Amacının “İstanbul’u ve padişahı esirlikten kurtarmak olduğunu” söyleyen bir meclisin ordusu kazanmadı mı? Cumhuriyet sonradan, zaferden tam on dört ay sonra geldi.Canım biz demek istiyoruz ki Yunan ordusu her yeri işgal edince hiçbir yerde ezan okunamayacaktı…Anadolu’nun yalnızca batısı ve Trakya Yunan işgali altındaydı. İtalya ve Fransa Anadolu’dan çoktan çekilmişlerdi.Demek ki “kuva-yı milliyenin” elinde kalan yerlerde bir ezan sorunu yoktu ve olmayacaktı.Ama İzmir’de okunamayacaktı mesela, Bursa’da okunamayacaktı…Acaba Yunan işgali sırasında bu konuda ne gibi bir uygulamayla karşılaşılmıştır?İzmir’de camiler kapatılmış, Manisa camileri domuz ahırı, Uşak ve Afyon camileri taverna, Bursa’da Yeşil Cami gece kulübü yapılmış, Edirne’de Selimiye’nin kubbesine haç mı takılmıştır?Cahilim, bilmiyorum, tarihçiler beni aydınlatsınlar. Canım biz onu da demedik, “Sevres Antlaşması” uygulansaydı dedik…İstanbul hükümetinin elinde kalan yerlerde (Orta ve Doğu Anadolu) herhalde bir sorun çıkmayacaktı…Herhalde müttefikler, Singapur benzeri kozmopolit bir tür şehir devletine dönecek olan İstanbul’da da camileri kapatacak değillerdi… Yüz binlerce İstanbullu Müslüman’ı sınır dışı mı edeceklerdi?Ancak Yunanistan Krallığı’na doğrudan bağlanacak yerlerde böyle sorun çıkabilirdi… Yani İzmir ve hinterlandı… (Yunan ordusu Sakarya nehrine, “Ankara’yı ele geçirip Angora adıyla krallığa bağlamak” amacıyla değil, Türk direnişini kırmak amacıyla dayanmıştır. Kendilerine Sevres’de verilenden daha fazla toprak istiyor değillerdi.) Acaba gerçek uygulamada böyle mi olmuştur? Yani bugün Yunanistan’da kalan Dedeağaç, Gümülcine, Dimetoka, İskeçe gibi yerlerde ezan okunmamakta mıdır?Ben gazetecilikten hiç anlamıyorum, bu alanda hiçbir başarım yok (postalcılar beni bununla suçluyorlar), gazeteciler beni aydınlatsınlar.Ama hiçbir şey öğrenmesinler, hiçbir konuda oturup düşünmesinler, hiçbir ezberlerini bozmasınlar.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Fikriye Hanım bir gün çantasına tabancasını koyup Çankaya’yı basmaya gitti. Atatürk’ü de, Latife’yi de vuracaktı.Başaramadı, kendisi vuruldu ve öldürüldü.

Fikriye Hanım bir gün çantasına tabancasını koyup Çankaya’yı basmaya gitti. Atatürk’ü de, Latife’yi de vuracaktı.Başaramadı, kendisi vuruldu ve öldürüldü. 23 Mayıs 1924′te vuruldu,Katil, Atatürk’ün o dönemdeki yaverlerinden Rasuhi Bey… Lakin, tabanca itişirlerken de patlamış olabilir tabii.

Gerçek budur. “İntihar etti” palavrasını kim uydurduysa hesabını ondan sorunuz. Kabak tadı vermiş bu konuyu da artık bırakınızYakın zamana kadar Atatürk’ün “rakı içtiğini” söylemek bile yasaktı, nerede kaldı ki “Fikriye adında bir sevgilisi olduğunu” söyleyebilecektiniz… Sizi kabak gibi oyarlardı.Fikriye nasıldı?Memleket nereden nereye geldi… Yakın zamana kadar Atatürk’ün “rakı içtiğini” söylemek bile yasaktı, nerede kaldı ki “Fikriye adında bir sevgilisi olduğunu” söyleyebilecektiniz… Sizi kabak gibi oyarlardı.Sonra Fikriye, Madame Corinne, adını hatırlayamadığım ve hatırlamama da gerek olmayan Bulgar kızı, kimler kimler çıktı!Gelmiş geçmiş en hızlı Kemalist mütefekkirlerimizden Attila İlhan’ın, hem de TRT ekranından, Atatürk ve Fikriye Hanım için “seksi seviyorlardı, bol bol yapıyorlardı” demesini hiç unutamam. (Attila İlhan aynı programda Atatürk’ün öğleden sonra saat üç sularında yataktan kalktığını, önce bol bol limonata içtiğini -içi yanıyor- sonra da kurufasulya ve pilav yediğini açıklamıştı.)Biz söylesek başımıza gelmedik kalmazdı, Kaptan söyleyince kimse ağzını açamadı.Fakat bu konular da kabak tadı vermiş bulunmaktadır.
İfade özgürlüğü gerçekten sağlanırsa yeniden ve çok daha çarpıcı şekilde gündeme gelecektir.
Şimdilik Fikriye meselesini eveleyip gevelemekle yetinenler var. Dilruba Saatçi adında bir hanımın yazdığı “Fikriye ve Latife” adında bir tiyatro oyunu sergileniyormuş. Oyunun alt başlığı “Mustafa Kemal’i Sevdim“…Evet, Oğuz Özdeş’in kötü romanlarının alt başlıkları gibi. “Liseli Bir kız Sevdim” ya da “Aşka Susayan Dudaklar” falan.Umarım Atatürk’ü oynayan oyuncunun, Bay Turgut Özakman’ın direktifleri doğrultusunda içkisi, sigarası, kumarı ve gece hayatı yoktur!Acaba Dilruba Hanım, Fikriye Hanım konusuna nasıl yaklaşmış? Bilinenlerin ötesinde bir şey söyleyebiliyor mu, yerleşik yalanları mı tekrarlıyor, yoksa bu işlere hiç bulaşmayıp meseleyi aşk meşk düzeyinde mi bırakıyor?Merhumenin ruh sağlığı pek yerinde değildi. Veremliydi, beden sağlığı da berbattı.Ziyan olmuş bir kızcağızdır.Atatürk’ün üvey amcasının kızıydı, yani üvey kuzini… Yani, Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza Bey’in ölümünden sonra evlendiği, Atatürk’ün üvey babası Ragıp Bey’in kardeşi Memduh Hayrettin Bey’in kızı.(Beyinler öyle vahşice yıkanmış ki, bugün bile Atatürk’ün bir üvey babası olabileceğini şiddetle reddeden saf vatandaşlar var. Yakıştıramıyorlar.),Fikriye Hanım, Latife Hanım gelinceye kadar Çankaya’da “Gayrıresmi First Lady” olarak bulundu. İsterseniz, bugünkü Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın yanındaki Valerie Trierweiler gibi deyiniz. (Yaşını başını almış kadına ünvan uyduramadılar da “First Girl Friend” falan dediler.),Atatürk’le gizlice “imam nikâhı” yaptıklarını söyleyenler bile çıkmıştır.Fikriye Hanım sonunda Çankaya’dan “gönderildi“, bunu da hazmedemedi. Zaten çok hassas dengelere dayalı ruh sağlığı büsbütün bozuldu.Ve bir gün çantasına tabancasını koyup Çankaya’yı basmaya gitti. Atatürk’ü de, Latife’yi de vuracaktı.Başaramadı, kendisi vuruldu ve öldürüldü. 23 Mayıs 1924′te vuruldu, 31 Mayıs’ta hastanede öldü. Mezarı bile belli değildir.Katil, Atatürk’ün o dönemdeki yaverlerinden Rasuhi Bey… Lakin, tabanca itişirlerken de patlamış olabilir tabii.Gerçek budur.“İntihar etti” palavrasını kim uydurduysa hesabını ondan sorunuz. Kabak tadı vermiş bu konuyu da artık bırakınız.

 [Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Üzerinde Atatürk fotoğrafı olan Türk bayrağına takıldım.Öte yandan, bayrak kanunu, bayrağın üzerine herhangi bir resim yapıştırılmasını da engelliyor.

Yani, Atatürk resmi bile olsa kanuna aykırı! Ama kimse iplemiyor, Yok, Atatürk demeyelim;) kalpaklı falan, Gazi Mustafa Kemal Paşa. Gerçi faşist (ırkçı) bürokratlar kızıyorlar,“Mustafa Kemal demeyin” diyorlar ama öyle. Yüce önderin ismini bu saatten sonra “Ahmet Selahattin Paşa” yapamayız ki…

Bu resimli bayraklar, son yıllarda her milli bayram yaklaştıkça kaldırım kenarlarında satılır, bayrakçı esnafı da yolunu bulur oldu. Yalnız milli bayramlarda değil, Ergenekon örgütünün parmak attığı “cumhuriyet mitingleri” vesilesiyle de satılmıştır. İmdi… Türk bayrağının şekli ve özellikleri kanunla belirlenmiş midir? Belirlenmiştir. Türk bayrağının üzerine herhangi bir resim, yazı vb. eklemek, bayrakta herhangi bir “tahrifat” yapmak suç mudur? Suçtur. Bir Türk bayrağı alıp serigrafi atölyesine götürsem, üzerine kendi resmimi bastırsam, alıp elime sokakta dolaşsam, beni içeri tıkarlar mı? Tıkarlar. Kendi resmim değil de, Erdoğan, Kılıçdaroğlu, Bahçeli, aklınıza kim gelirse, kim olursa bastırsam tıkarlar mı? Tıkarlar. İnönü resmi olsa? Gene tıkarlar.O zaman bayrağın üzerine Atatürk resmi koyunca niçin tıkmıyorlar? Atatürk olduğu için. “Kişiye özel kanun” hukukun temel ilkelerine aykırıdır ama biz çıkarırız. Çünkü biz bize benzeriz. O zaman bayrak yasasına da “Atatürk resmi konabilir” diye bir madde ekleyiniz de tosunlar suçlu duruma düşmekten kurtulsunlar.Bayrakları bayrak yapan da üstündeki kandı eskiden… Brezilya milletinin kanı bu hesaba göre yeşil, sarı ve mavi aktığına göre bunu değiştiriniz. O pek hamasi şiiri şu şekle sokunuz da çocuklara öyle ezberletiniz: Bayrakları bayrak yapan üstündeki Atatürk resmidir!Öte yandan, bayrak kanunu, bayrağın üzerine herhangi bir resim yapıştırılmasını da engelliyor.Yani, Atatürk resmi bile olsa kanuna aykırı! Ama kimse iplemiyor, çünkü Atatürk deyince herşey mubah sayılıyor. Başbakan da, “kanunu uygulayın” dediği için suçlanıyor, iyi mi?Sen bugün bayrağa Atatürk resmi yapıştırmakta kendini özgür hissediyorsan, yarın da birisi çıkar Vahdettin resmi yapıştırır. İsteyen Abdülhamit resmi ekler.Çünkü o bayrak aynı zamanda Abdülhamit’in de bayrağı değil miydi? Hayır diyebilen varsa beri gelsin.Peki sen asar mısın Engin Ardıç kuşu?Asmam. Adnan Menderes’i de asmam, Deniz Gezmiş’i de asmam, Osmanlı bayrağı da asmam. Ben assam assam ceketimi askıya asarım. Kimi zaman da surat asarım.

[Engin Ardıç Türk Gazeteci ve yazar .Sabah Gazetesi]

Daha fazla bilgi için şu linklere bakabilirsiniz;

Turgut Özakman çok “ciddi” yazmıştı bu (“Şu Çılgın Türkler” “Diriliş”) zırvayı… Zekâsından hiçkimsenin şüphe etmediği ama bu gibi konulara hiç aklı ermeyen (Aklı az olan birisinin zekası çok olabilir..)Cem Yılmaz bile pek beğendi. Bu saçmalığı çok severler:http://yakintarihimiz.org/turgut-ozakman-cok-ciddi-yazmisti-bu-su-cilgin-turkler-dirilis-zirvayi-zekasindan-hickimsenin-suphe-etmedigi-ama-bu-gibi-konulara-hic-a.html

Atatürk demokrat mıydı? M.K kendi cumhuriyetçi arkadaşlarına bile hoşgörüyle bakmamış, hem onları tasfiye etmiş,(binlerce-idam,cezaevi) hem de örneğin Büyük Nutuk’ta hakaretler yağdırmıştır.Fakat bu durumda, “Atatürk’ün ruhunda diktatörlük yoktu” diye yazılar yazanlara biz güleriz ama ağzımızla değil.http://yakintarihimiz.org/ataturk-demokrat-miydi-m-k-kendi-cumhuriyetci-arkadaslarina-bile-hosgoruyle-bakmamis-hem-onlari-tasfiye-etmisbinlerce-idamcezaevi-hem-de-ornegin-buyuk-nutukta-hakaretler-yagdirmistir-fakat-bu.html

Atatürkçü düşünce sistemi diye bir şey yoktur Atatürkçülük, “gevşek çizgili” bir dünya görüşüdür. Bu ülkede en hayvan faşist (ırkçı) de sorarsan Atatürkçü’dür, en kabız (yetersiz-cahil-fen yobazı) sosyalist de.
http://yakintarihimiz.org/ataturkcu-dusunce-sistemi-diye-bir-sey-yoktur-ataturkculuk-gevsek-cizgili-bir-dunya-gorusudur-bu-ulkede-en-hayvan-fasist-irkci-de-sorarsan-ataturkcudur-en-kabiz-yeters.html

Kemalistler yalnızca “kültür devrimi”peşinde koştu; ekonomik (bilimsel,teknolojik) kalkınmayla uzaktan yakından ilgisi yoktu.http://yakintarihimiz.org/kemalistler-yalnizca-kultur-devrimipesinde-kostu-ekonomik-bilimselteknolojik-kalkinmayla-uzaktan-yakindan-ilgisi-yoktu.html

Kemalistler Dine ilişkin herşeyden nefret ederler.”Cami görünce nevri dönen (din karşıtı) Kemalist, sonra da ‘niçin seçimleri kaybediyoruz’ yada (din düşmanı damgası yiyoruz ) diye sormaktan niçin utanmaz?”http://yakintarihimiz.org/kemalistler-dine-iliskin-herseyden-nefret-ederler-cami-gorunce-nevri-donen-din-karsiti-kemalist-sonra-da-nicin-secimleri-kaybediyoruz-yada-din-dusmani-damgasi-yiyoruz-diye-sormaktan-nicin.html

“Milliyetçi bir alfabe değişikliğinden” sözedilecekse, Göktürk alfabesine dönülmesi gerekmez miydi?Atatürk(m.kemal) milliyetçiliği? hem demokrasiye hem de insan haklarına aykırıdır.
http://yakintarihimiz.org/milliyetci-bir-alfabe-degisikliginden-sozedilecekse-gokturk-alfabesine-donulmesi-gerekmez-miydiataturkm-kemal-milliyetciligi-hem-demokrasiye-hem-de-insan-haklarina-aykiridir.html

Google Aramaları

  • osmanlida sanayilesmenin engellenmesi kadir misiroglu
  • ATATÜRK ÇANAKKALE ENGİN ARDIÇ
  • engin ardiç tarih dersleri
  • engin ardıç oturur vaziyette kurşuna dizdiler
  • engin ardıç laf attığı hemingway seven kişi
  • teskilati mahsusa kasasi
  • engin ardıç kitap indir
  • engin ardıç falih rıfkı yazısı
  • engin andıç resimli sözleri
  • atatürkoloji enstitüsü

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*