Son Haberler
Anasayfa » Genel » Fes Kaldırılmalıydı

Fes Kaldırılmalıydı

Fes KaldırılmalıydıGüce inanıyordu; “Ancak kılıçlı el, hükümdar asasını tutabilir” şeklindeki Tatar atasözünü şiar edinmişti. Acımasızdı, çünkü kendisine ve görevine bir fanatiğin duyabileceği kadar yoğun bir inanç duyuyordu.

Görevi, Türkiye’yi gönençli, uygar ve zengin bir ülkeye dönüştürmekti.

“Bu ülkeyi adına lâyık bir hale getirmeliyiz” diyordu. “Kendi uygarlığı içinde en iyi olanı vermeliyiz, fakat aynı zamanda tüm diğer uygarlıklardan en iyi olanı da almalıyız…. Türkiye sözcüğün bütün anlamlarıyla uygar bir ülke olmalıdır.”

Derhal işe koyuldu. Halkı geleceğin temeli haline getirmesi gerekiyordu.

“Her büyük hareket diyordu, “temelim, bütün güç ve büyüklüğün asıl kaynağı olan halkın derin maneviyatında aramalıdır.”
Fakat Türkiye halkının maneviyatı büyük bir bedbinliğin altında ezilmiş ve yüzyıllardır devam eden kötü yönetimin pisliğiyle kaplanmıştı.

Türkler hemen anında tepki vermediler. En başta serbest kalmış ve gelişme peşinde koşan bir milletin ruh patlaması görülmedi. Kendilerini yok olmaktan kurtarmak için kalkıştıkları Bağımsızlık Savaşı’nda olağandışı bir çaba harcamışlardı. Başarmışlardı. Son derecede yorgun, cahil ve durgun haldeki bu halk, artık barış içinde yaşamak ve yönetilmek istiyordu.Kendi kendisini yönetmek ya da eğitmek çabasina girmek istemiyordu.

Mustafa Kemal görevini başarmak için, halkı eğitmesi ve güdülendirmesi gerektiğini görmüştü. İyiliksever bir yönetici olmalıydı. Bir başöğretmen öğrencilerine nasıl davranıyorsa, o da halkına aynen öyle davranmalıydı. Onlar da öğrenciler kadar çocuksu ve saftılar. Kendisinin değerli ve kalıcı bir esere dönüştürebileceği kadar yumuşak ve biçimlendirilebirir olduklarına inanıyordu.

Öğretmekten, bilgi vermekten, açıklamaklar/ öğretmen rolü oynamaktan zevk alıyordu, ikna etmeyi başaramadığı takdirde, yine öğrencilerinin iyiliğini isteyen bir öğretmen gibi, o da zor kullanıyordu.

Öncelikle, başlatmış olduğu yıkım çalışmalarını tamamlamaya girişti. Türkiye’yi çürümüş geçmişinden koparmalıydı; bütün molozları temizlemeliydi. Siyasal yapısını tamamen değiştirmişti bile; monarşiyi cumhuriyete dönüştürmüş, bir imparatorluğu küçük bir ülkeye indirmiş, dinsel bir devleti laikleştirmiş, Halife-Padişah’ı kovmuş ve Osmanlı İmparatorluğu’yla bağlantıyı tümüyle reddetmişti.

Artık bir bütün olarak halkın zihniyetini -onları geçmişlerine ve doğulu terbiyelerine bağlayan eski düşüncelerini, ahşkanİıklıklarını, giyinişlerini, tavırlarını, adetlerini, konuşma tarzlarını, yaşamlarının en mahrem ayrıntılarını- değiştirmeye girişmeliydi.

Bu, siyasal yapıyı yeniden kurmaktan çok daha zor olacaktı. Kendisi de “Düşmana galip geldim, ülkeyi feth ettim. Halkı fethedebilir miyim?” şeklindeki sözleriyle, bu güçlüğü dile getirmişti.
Fes kaldırılmalıydı. Çünkü fes, Osmanlı ve Müslüman ormanın resmi damgasıydı.

Mustafa Kemal’in eylem çizgisi kendine özgüydü. Şiddetli bir muhalefetin doğacağını biliyordu. Doğrudan doğruya her Türk için en derin anlamda kökleşmiş uyum duygusuna darbe indirmekteydi.

İhtiyatla hareket etti. Muhafızlarına siperli kasketler giydirdi. İtiraz görmeyince bütün ordunun bunları kullanması için genelge yayımlayarak, kasketin güneş ve yağmurda eski fese göre ne kadar avantajlı olduğunu anlatacak danışmanlar gönderdi. Askerler kaskete itiraz etmediler.

Artık ordudan emin olarak, halkı da festen döndürmeye girişti. Karadeniz kıyısına bir seyahat yaptı, Kastamonu’da bir halk toplatısı düzenledi ve kendisi bu toplantıya bir şapkayla .katıldı.
Halkın şaşkınlıktan soluğu kesilmişti. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ya da İngiltere Kralı mahkum elbisesiyle halk içine çıksaydı, ülkelerinde aynı etkiyi yaratırlardı. Sıradan bir Türk için şapka, canavarlığın damgası, iğrenç, melun Hıristiyanların ve yabancıların simgesiydi.

Mustafa Kemal fiziksel anlamda olduğu kadar zihnen de korkusuzdu. Fes yerine şapka giymek ve halk toplantısına böyle katılmak, rahatlıkla maskaralık olarak değerlendirilebilirdi. Kalabalık onunla alay edebilir, ona gülebilirdi. Fiziksel şiddetle karşılaşmaktan korkmadığı gibi, alay edilmekten de çekinmiyordu.

“Eğer uygar bir halk olacaksak” dedi, “uygar, ululararası kabul görmüş giysileri giymeliyiz. Fes, cehaletin simgesidir.” Yolculuk ettiği her yerde, başındaki şapkasıyla aynı sözleri va’z etti. Ama başarılı olamadı. Kamuoyu şok halindeydi. Şapka giymiş olan birkaç adam öylesine seçkin ve •azametli kişilerdi ki, sonunda halk’fesine geri döndü.

Halkı ikna etmekte başardı olamayan Mustafa Kemal, zora başvurmaya karar verdi. Eğer şapkayı kendi iradeleriyle giymiyorlarsa, zorla giyeceklerdi.

Emirleri üzerinde parlamento hemen fesi yasaklayan ve fes giymenin suç oluşturacağını bildiren bir yasa çıkardı, iki gün sonra her kentte ve her köyde, polis sokaklarda fes giymiş insanların başındaki fesleri topladı. Karşı koyan, hatta sızlananlar hapse atıldı.

Bütün ülkeden büyük bir öfke homurtusu yükseldi. Pazara gelen köylüler, fesleri kafalarından çekilip alındığında karşı koydular. Eve başı açık, bir Müslüman için utanç verici bir durumda dönmek zorunda kalmak – bu çok gurur kinci bir şeydi- istemiyorlarsa, korkunç fiyatlarla o nefret ettikleri şapkalardan satın almaları gerekiyordu.

Karşı koydular. O melun şapkaları almayacaklardı. Sivas’ta, Erzurum ‘da, Maraş’ta ve diğer bir düzine kentte, galeyan halindeki kalabalıklar memurları taşladılar. Hocalar da onları kışkırtıyorlardı; bu, Ankara’nın şeytani hükümetinin mukaddes dinlerine karşı bir başka saldırışıydı; Kur’an ve Peygamber kenarlı başlığı yasaklamıştı. Meclis’te ünlü kumandan Nureddin Paşa da şapkayı protesto eden bir konuşma yaptı.

Mustafa Kemal’in müşfik öğretmen rolünden acımasız despot rolüne geçmesi pek hızlı oldu.

“Devrimler dökülen kanlar üzerinde yükselmelidir^ dedi. “Dökülen kanlar üzerinde temellenmeyen bir devrim, kalıcı olmayacaktır.”
Nureddin Paşa’yı Meclis’ten ihraç etti. Ülkenin dört bir yanına askeri birliklerle beraber İstiklal Mahkemeleri gönderdi. Bunlar yüzlerce Türk’ü astı, kurşuna dizdi ve dayak cezasına çarptırdı.
Direniş söndü. Her Türk kendine bir şapka bulmak için sağa sola koşuşmaya başladı. Evvelce sadece Hıristiyanların kullandığı ve şimdi onlar da ülkeden çıkartılmış oldukları için, şapka bulmak hiç kolay olmuyordu.

İzmir civarındaki bir köyün halkı, ülke dışına çıkarılmış bir Ermeni’nin kapalı duran dükkanında çok büyük miktarda kadın şapkası bulunduğunu keşfettiler. Tüyleri, kurdeleleri bütün o süsleriyle birlikte, kapıştıkları bu kadın şapkalarını kafalarına geçirdiler.
Eski melon şapkaları, eski moda hasır şapkaları, kanlarının beceriksizce diktiği kumaş şapkalan, çarçabuk Avusturya’dan ithal edilen şapkaları, kısacası tüccarların siperli şapka olarak bulabildikleri, Gazi’nin emirlerine uyan, onları hapishanelere düşmekten, dayaktan ve ceilatın ilineğinden koruyacak olan, kenarlı ne buldularsa başlarına giydiler.

Fes yok olmuştu; tehlikeli fes, ortadan .kaldırılmıştı. Türkiye’deki herkes artık şapka giyiyordu.
Kaynak: Armstrong – Bozkurt

Google Aramaları

  • fes yasağı
  • fes giyme yasağı
  • fes yasak
  • fes yasasi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*