Son Haberler
Anasayfa » Genel » Fransız kefereleri de böyle yapmıştı

Fransız kefereleri de böyle yapmıştı

Fransız kefereleri de böyle yapmıştıSiz şu yapılanları görüyor musunuz? Bu tabloları görünce bir an için hayalen asrın başına, ülkenin işgal altında olduğu günlere gittik. Güneydoğuyu işgaleden Fransız kefereleri de tıpkı ihtilalcilerin yaptığı gibi Maraş’ta ve Antep’te çarşafa el uzatmış, ama orada yiğit insanlar Fransız keferelerinin boyunun ölçüsünü almıştı.Düşünebiliyor musunuz; Bu ülkenin havasını teneffüs edip suyunu içen, bu ülke insanının ödediği vergilerle yüklü maaş alıp geçinen kimseler bu ülke insanına Fransız keferelerinin yaptığının benzerini yapmaktaydı.

Ne dersiniz Laik Beyler! Bütün bu yapılanlar zulüm değil mi? Gariban ninelerden,analardan, bacılardan ne istiyorlardı?.. Sahi sizde gerçekleri görme körlüğü müvar?.. “Müslümanlar zulüm mü gördü” diyen baylar! Açın da aynı kafa yapısında olduğunuz kimselerin çıkardığı gazetelerle dergileri okuyun!Tesettür düşmanlığı devam ediyorMayıs ihtilalini yapanlar müslümanlara zulüm yapar da diğer ihtilalciler dururmu? 12 Mart ve 12 Eylül darbesini yapanlar zulmü adetâ sistemleştirmişlerdir.Yabancıların arzu ve isteklerine uygun olarak darbe yapanlar,-başta Amerika olmak üzere yabancıların muazzam servet kazanmalarının zeminini hazırlamışlardır. Öte yandan Körfez savaşında olduğu gibi, yabancıların en azyarım yüzyıllık menfaat hesaplarının taşeronluğunu yapmış ve yabancı güçlerin İslâm beldelerine yerleşmelerine imkân sağlamışlardır. Bütün bunlar işin bir tarafıdır. Müslümanların sırtından yabancıları zengin eden darbeciler, bütün bunları yaptıkları yetmiyormuş gibi, yabancıların, “İlerde menfaatlerimize zarar verebilecek yegane potansiyel güç” dediği dindarların nefesini kesmek içinellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.

12 Mart darbesini yapanlar ilk iş olarak Kur’an Kurslarıyla, İmam-Hatiplerle,başörtülülerle ve bütün dindarlarla uğraşmaya başlamışlardır.12 Eylül’ü yapanlar daha da inatçı bir şekilde ve bazan da ustaca taktikler kullanarak dindarların nefesini kesmeye uğraşmışlardır. Bu ihtilalciler zamanında yapılan zulümlerden birisi başörtülü talebelere yapılanlardır.Şu anda yeryüzünde anayasalarında laikliği belirten yalnızca iki ülke vardır.Fransa ve Türkiye. İşte bu ülkelerden Fransa’da Müslüman kız talebeler ilkokulda dahi başörtülü olarak okuyabilirken, Türkiye’de bırakın ilkokulu,üniversitelerde dahi başörtülü okumak yasaklanmıştır.

İhtilalci başı, “astığı astık, kestiği kestik” olduğu devrelerde başörtülüleregöz açtırmamış, rektörlere, başörtülülerin okulun kapısına bile yaklaştırılmaması için sıkı sıkıya talimat vermiştir.Kendisi Cumhurbaşkanı olduktan sonra, işbaşına gelen iktidar bazan başörtüsüyasağının gevşetilmesi için üniversiteler nezdinde teşebbüste bulunmuş,üniversiteler de çok dolambaçlı ifadelerle bu yasağı gevşetmiş, ancak Çankaya’da oturan “devrimcibaşı ve devrim bekçisi” derhal devreye girmiştir.İhtilalcibaşı Kenan Evren’in 30 Kasım 1988 tarihli TBMM Başkanlığına gönderdiği yazısı dikkat çekicidir.

2547 sayılı kanunla ilgili değişiktik tasarı veteklifleri TBMM’de görüşülürken bir grup milletvekili Ek 16. Madde ile örtülü biçimde üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasına imkân sağlayacak bir teklif vermiş, bu teklif de genel kurulda kabul edilmiştir. İşte buna ateş püsküren K. Evren, yazısında, başörtüsünün Anayasaya, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve bizzat M. Kemal’in talimatlarına aykırı olduğunu söylemekte ve bu ek maddenin çıkarılmasını istemektedir.”Başörtülü bir talebe imtihana alınmadığı için ağlıyor. Zaten Müslümanların yüzüne zaman güldü ki?..

Şimdi ressamlıkla iştigal eden “emekli ihtilalci”, kıyafetin serbest bırakılmasıhalinde, çarşaf,şalvar gibi kıyafetlerin de giyilebileceğini, bunun da Atatürkçülük için “büyük tehlike” olduğunu belirtmekte ve devrimcilerin herzaman yaptığı gibi aba altından sopa göstermektedir.Ressamın kânunu devrede Evren üniversitelerde başörtüsüne “üstü kapalı şekıl-173de” izin verilmesini isteyen maddeye ateş püskürdüğü yazısında, TBMM Başkanınaşu anda Türkiye’deki tabloyu da hatırlatmaktadır. Evren zımnen, “Bu ülkede Allah’ın kanunları yasak. Allah’ın kanunlarını hatırlatmak da yasak. Bu ülkede Atatürk’ün ve benim kanunlarım geçerlidir. Aksini düşünenin vay haline!”demektedir.

1982 anayasasının nasıl hazırlandığını en iyi bilenlerdeniz. O atmosferi gazeteci olarak yaşadık. Danışma meclisiymiş, Anayasa Komisyonuymuş, vs….Bunların hepsi aksesuardan başka birşey değildi. Anayasayı hazırlayan beşihtilalciydi. Onlardan da dördü “emir-komuta zincirine” bağlı olduklarından”emret komutanım!” demekte ve “başlarına” itaat etmekteydi. Yani 1982 anayasası deyince akla gelen isim, şimdi “Ressam Kenan Bey” olarak bilinen Kenan Evren’dir.

O günlerde anayasa tasarısını bırakınız tenkit etmek, yan bakmak; el kol işaretiyle, kaş göz işaretiyle beğenilmediğini izhar etmek de yasaktı. Bazı gazeteler, anayasaya “hayır” diyenlerin kullandıkları oyun rengi olan “mavi”den çokça bahsettikleri için kapatılacak, “mavi mavi” diyen türküden bahseden yazarlara Selimiye kışlasında “Kışlalar doldu bugün!” türküsü söyletilecektir…İhtilalc ibaşı ise meydanlarda, “Anayasaya hayır diyenler varmış. Onları bize bildirin ki icaplarına bakalım” gibisinden “demokratik” bir üslupla konuşmalar yapacaktır.İşte böylesine bir atmosferde kabul edilen anayasa, ihtilalcinin tabiri ile”Üstün yasa”dır ve bu ülkede Allah’ın kanunlarından da üstün tutulmaktadır. Bu ülkede Allah’ın kanunlarından bahsedilemez. Propagandası yapılamaz. Allah’ın kanunları; milyarlarca yıldızın deveranını, vücutta hücrelerin harekatını, canlıların hayat gücünü tanzim ediyormuş, bu ihtilalcileri ilgilendirmemektedir.

İhtilalciler açıkça, “Burada bizim dediğimiz geçer. Allah’ın kanunlarından bahsedenin bile iflahını sökeriz. Allah tesettürü em-retmişse, işte biz yasaklıyoruz ve bizim dediğimiz olacak!” demektedirler. İşte Türkiye’deki sıkıntının ana kaynağı bu düşüncedir.Şimdi Kenan Evren’in, TBMM Başkanlığına gönderdiği yazısının bazı kısımlarına bakalım:İlkelere bağlılık şartı”Anayasanın başlangıç bölümünde yer alan ilkelerden biri de, üç ve yedinci paragraflarda belirlenen “Atatürk İnkılâp ve İlkelerine Bağlılık” ilkesidir.Özellikle konumuz açısından önemli olan bu ilkeleri aşağıda belirtmekte yarar görülmektedir.”…

Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı onun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;”Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevî değerinin Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştınlamayacağı;”Bu ilkelerin Anayasanın gerek metnine ve gerekse ruh ve espirisine aykırı düşecek bir biçimde yorumlanması mümkün değildir.”Çağdaş giyim, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğin vazgeçilmez bir gereğidir.”

Şu hususu da belirtmek gerekir ki, Atatürk medeniyetçiliği, ilke ve inkılâpları gerek 671 sayılı “Şapka İktisa-sı Hakkında Kanun” (Kenan Bey daha kanunun isminidoğru olarak yazamıyor. Doğrusu “İktisa’ı olacaktır. İktisas ayrı, iktisa’ayrıdır. Neyse geçelim de Kenan Bey’i dinleyelim) ve gerekse 2596 sayılı ‘Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’un gerekçelerinde yer alan:”Medenî ve asrî milletvekillerin kaffesinin müşterek serpuşu olan ve şapkanın ikamesi lüzumu taayyünn etmiş ve muhterem milletimiz bu asrî ve medenî serpuşu iktiza eylemek suretiyle (burada da bir yanlışlık var) cümleye nümune-i imtisal teşkil eylemiş olduğundan…

“”Laiklik esasını inkılâbın ve rejimin ana umdesi tanımış olan Cumhuriyet hükümeti bu yolda attığı adımların tabii bir neticesi ve icabı olarak ruhanilerin dinî kıyafetlerini ancak ayinler esnasında taşıyıp ayinler haricinde herhangi bir ferdin taşıyabileceği kıyafetlerde bulunması hususunu lüzumlu görmüşve bu gayenin temini için bağlı kanun layihasını Büyük Meclise sunmuştur…”Şeklindeki sözler, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği ile ek 16’ncı maddede mahfuz tutulan inkılâp kanunlarının ötesinde yer alan, bir dünya görüşü, bir yaşam felsefesini ortaya koymaktadır.İnkılâp kanunları, bu dünya görüşü ve yaşam felsefesinin  temel ve dayanaklarını oluşturmaktadır.

Bu nedenle inkılâp kanunları, anayasanın 174’üncümaddesi ile saklı tutulmakla beraber, Anayasanın başlangıç kısmı üstün bir hukukkuralı olarak değerlendirilmiş ve hiçbir düşünce ve mülahazanın Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği kesinlikle belirtilmiştir.”Kenan Bey böyle diyor. Derken de burada görüldüğü gibi sözlerini kendi elceğiziyle yaptığı Anayasaya ve Atatürk’e dayandırıyor.Gücünü silahından alan Kenan Bey, tesettürün, Allah’ın emri olduğunu bilmiyor değil. Zira kendileri Anayasa oylamasından önce “Ben de hoca oğluyum” demişti.Gerçi sonradan “tevriye” sanatını kullandığı ve “öğretmen oğluyum” demek istediği ortaya çıkacaktı ya her neyse. Notlarını Osmanlıca tutacak kadar kültür birikimine sahip Kenan Bey, tesettürün Allah’ın emri olduğunu elbette kibilmektedir. Ama işte gayet net bir şekilde ifade ettiği gibi, “Bu ülkede Allah’ın emirleri geçmez. Benim ve Atatürk’ün emirleri geçer”demektedir.

Ma i um çevre devrede Üniversitelerde başörtüsü zulmü günümüzde de devam ediyor. Başörtülü talebelerağır hakaretlere maruz kalıyor. Dersten atılıyor, ceza alıyor, okulu terketmeye mecbur bırakılıyor.Bu gibi davranışlar bütün Müslümanların yüreğini kanatırken, Laikler budavranışları avuçları patlayıncaya kadar alkışlıyor. Başörtüsü yasağını herzaman alkışlamış olan SHP, sık sık Müslümanların inancına saldırmayı alışkanlık haline getirmiştir. Şimdi Kültür Bakanı olan Fikri Sağlar 13 Kasım 1988’de “SHP İçel Milletvekili” sıfatını taşırken verdiği beyanatında, “Başörtüsüne müsamaha edilmesin. Türban bir düşüncenin eylem şeklidir.” demektedir. Bu nevi görüşlerSHP’liler tara/ından sık sık dile getirilecektir.

Günümüzde de Çankaya’nın SHP’li belediyesi muhitlerinde açılan biçki-dikiş kursuna katılan başörtülü talebelere, “Ya başınızı açacaksınız ya da kursa giremezsiniz” demektedir.SHP’lilerin başörtüsü düşmanlığı gibi, şimdi Müslümanlara “Zulüm mü gördünüz”diyen laik yazarların tavrı da meşhurdur. Onlar da ellerinden gelse başörtülüleri bir kaşık suda boğmak istercesine bir tavır sergilemektedir. Yaman bir başörtüsü düşmanı olan Oktay Ekşi, 2 Aralık 1988 tarihli Hürriyet’te yer alan yazısında,başörtüsünü “çirkin bir kıyafet” olarak tavsif etmekte, üniversitelerdeki yasağın “çözüm getirmeyeceğini”, kız çocuklarının daha baştan Kur’an kurslarına gitmelerinin engellenmesi gerektiğini söylemektedir.

Ekşi yazısının sonunu şöyle bitirmektedir:”… Ama asıl önemlisi “kıyafet” olayına, çocuklar üniversiteye geldikten sonra değil, o yavrular mahalle aralarında zehirlenmeden önce çare aramaktır.”Kenan Paşa ne yapsın!Her ihtilalden sonra hortlayan bir başka zihniyet de Kur’an kurslarına karşı açılan kampanyadır. En son olarak 12 Eylül’den sonra böyle bir kampanya açılmış,Kur’an kurslarının mal varlıklarına el konulması için planlar bile yapılmıştır.Bu planları ihtilalin lideri itiraf edecektir.Rabıta hâdisesinin patlak verdiği sıradaydı.

Kenan Evren gazetecilere açıklama yapma ihtiyacını duymuş bu vesileyle İstanbul’a gelmişti. Hemen her gazeteden yazarlar da oradaydı. Uğur Mumcu’nun irticaya taviz verildiğine dair sitemi üzerine Evren, irticaya asla tâviz vermediklerini, bir tek İmam-Hatip okulu bile açmadıklarını, hatta kendisinin Kur’an kurslarının kapatılırıası için harekete geçtiğini, savcılığa talimat verdiğini, ancak mahkemede Kur’an kurslarının haklı çıktığını söyledikten sonra şu şekilde eseflenmişti:

“Kenan Paşa ne yapsın!”Kur’an Kursları düşmanlığı, SHP’lilerde de ve laik yazarlarda da sık sık nüksedecektir. Zaman zaman “Kur’an Kursları kapatılsın!” diye her bir ağızdan bağıracaklardır.Peygamber ocağında olanlar Şimdi Müslümanların gözünün içine baka baka, “Zulüm mü gördünüz” diyen Laik Baylar, Ordudaki dindar subay, assubay ve hatta erlerden de şiddetle rahatsızdırlar. Bunu da açıkça itiraf etmektedirler. Bu baylar ihtilalden sonra”namaz kıldıkları” için, “hanımları başörtülü olduğu” için subayların ve astsubayların ordudan atılmasını şiddetle alkışlamışlardır.Laik Baylardan bazıları, subaylar arasından dincilerin temizlendiğini,astsubaylardan da az miktarda kaldığını belirtmekte ve erlerin de artık”dinciler”den “arınması” için profesyonel orduya geçilmesi gerektiğini söylemektedirler.

Mesela Oktay Ekşi 9 Temmuz 1993 tarihli yazısında şöyledemektedir:”Güreş’in, ‘Türk Silahlı Kuvvetleri laiklik konusunda çok hassastır’ şeklindeki sözleri ‘yeni’ olmasa da, Türk Cumhuriyeti’nin geleceği açısından çok önemlidir.Çünkü bilindiği gibi Silahlı Kuvvetlerimiz, Laik Cumhuriyet’in en önemli güvencelerinden biridir. Buna ek olarak, başta merhum Turgut Özal olmak üzere birtakım politikacılarımızın ‘bozmak’ için gösterdikleri tüm çabalara rağmen anti laik cereyanlara karşı, bünyesini en iyi koruyabilen kurumumuz da Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Ancak bu gerçeği tehdit eden öteki unsurları görmezlikten gelmemek gerekir.”Bir defa, sadece ‘subay’ kadrolarının Atatürk ilkelerine yürekten inanmış insanlardan oluşması yeterli değildir.

Hatta erlerle yakın temas içinde olan astsubayların inanç sistemleri, subaylarınkinden daha önemlidir.”Çünkü subayın verdiği emri bilfiil uygulayan ve uygulatan astsubaydır.”Kaldı ki, harp okullarına sadece “fen” öğrenimi veren okullardan mezun gençleri almak suretiyle uygulanan süzgeç de, özellikle Süleymancıların yurtlarında barındırılan ve büyük Atatürk’ü bir ‘deccal’ (kıyametten önce ortaya çıkacağı bildirilen yalancı peygamber) diye tanıyan gençleri ayıklamaya yetmemektedir.Çünkü bu gençler genel liselerde ve hatta fen liselerinde öğrenim görmektedirler.”Profesyonel orduya geçmeden erleri ayıklamanın mümkün olacağı savunulabilirmi?

“Oktay Ekşi Bey’in söyledikleri bunlar. Bu bay yazar, halkımızın orduyu”Peygamber Ocağı” olarak görmesinden, o ordunun en kalabalık mensuplarına Peygamber Efendimizin (a.s.m.) güzel ismine izafeten “Mehmedçik”demesinden, Allah göstermesin bir savaş halinde “Allah Allah” diyerek cepheye koşulacağından, “Vatan sevgisi imandandır” hadisi gereğince vatanlarını çokseven dindarların düşmanların hücumu karşısında elde silah cepheye koşacaklarından habersiz gözükerek habire dindarların hissi yatını tekmelemektedir.Laik Beyler Bütün bu tavırlar dindarlara eza vermiyor mu zannediyorsunuz

KAYNAK: Burhan Bozgeyik – Bize Nasıl Zulmettiler

Google Aramaları

  • atatürk kefere mi
  • süleymancıların tesettürü

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*