Son Haberler
Anasayfa » Belgeler » Gayri Resmi Yakın Tarih,Kitabının Özeti.

Gayri Resmi Yakın Tarih,Kitabının Özeti.

10696455_703985546323693_4161962854892431836_n

Kemalist Eğitim Sistemi;

“Kemalizm bu ülkede öyle bir eğitim sistemi kurmuş ki, siz ne kadar eğitimli olursanız o kadar Kemalist ve dar kafalı olursunuz. Kemalist eğitim sistemi bize ‘M. Kemal’in yaptığı herşey doğrudur, bunlara karşı çıkan vatan hainidir, Türkiye’de yanlış giden birşey varsa bu onun yolundan sapıldığı içindir.’ anlayışını öğretmeye çalışmıştır. Meselâ Kürt sorununun dış mihraklar tarafından kışkırtıldığı için ortaya çıktığı öğretisi vardır. Oysa bu sorun M. Kemal Kürtleri zorla Türkleştirmek istediği için vardır” Mustafa Akyol

Türkiye’nin şimdi Kemalizm-sonrası bir devirde olduğunu, Kemalizm’in artık egemen ideoloji olmadığını, diğer birçok ideolojiyle yarışır durumda olduğunu söyleyebiliriz.

Atatürk’ün Kemâlizm denilen ideolojik mirası çöküyor. Atatürk’ü, bu ülkenin en büyük kazancı olarak görenlerin şok, öfke ve çaresizlik içinde olmaları şaşılacak bir şey değil. Türkiye’de kitapçılarda, Kemalistlerin en fazla satılan kitaplarında göreceksiniz; çoğunlukla İslamcılar, Kürtler ve liberaller için dedikleri, “iç düşmanlar” tarafından cumhuriyetin nasıl yıkıldığını anlattıklarını.

Benim düşüncemi sorarsanız; Kemalizm-sonrası Türkiye’nin, Kemalist olandan daha özgür, demokratik ve zengin bir ülke olacağı. Fakat; politik düzenin bazı bağnaz tutumlarının devam ettiğini görüyorum dolayısıyla özgürlük çabalarının devamı gerekli.

Kemâlizm Sonrası Türkiye Tanıtımı / Mustafa Akyol

Kemalizmin akıl yürütme kuralları;

“Atatürkçü düşünce sistemi” de denen bu enteresan zihniyeti yıllardır “incelemeye değer bir olgu” olarak görürüm. Söz konusu düşünce sisteminin aslında “dört altın kural” ile özetlenebileceğini fark ettim.

Dört altın kural “Kemalizm’in akıl yürütme kuralları” dediğim bu dörtlü, sırasıyla şöyle:Birinci Kural: Türkiye’de iyi olan her ne varsa, Atatürk sayesinde vardır.İkinci Kural: Türkiye’de kötü olan her ne varsa, Atatürk’e rağmen vardır. (Yani ya “Atatürk düşmanları”nın marifetidir, ya da o Ulu Önder’i yeterince anlayamamış olmamızın neticesidir.) Üçüncü Kural: Eğer Atatürk döneminde kötü bir şeyler olduysa, ki bu çok düşük bir olasılıktır, bunlar da Atatürk’ün haberi olmadan gerçekleşmiştir.Dördüncü Kural: İlk üç kuraldan herhangi birini ihlal eden herkes haindir.Bu düşünce sistemindeki püf nokta ise şudur: Akıl, sadece bu “akıl yürütme kuralları”nın sınırları içinde kullanılabilir. Haddini aşması ve bizzat bu altın kuralların kendisini sorgulamasına izin verilemez. Bu yüzden de, Kemalizmin kendisi, “akılcılık” filan değil, düpedüz “dogmacılık”tır.

Türk ,Yazar Mustafa Akyol

Kemalistlerin asıl dramı ise, tüm alanlarda geri (cahil) kalmalarına rağmen, sırf “yaşam biçimleri”(giyim tarzları , seküler dünya görüşleri) nedeniyle kendilerini hala “ileri” sanmalarında yatıyor. Bu yersiz özgüven, onları  daha da izole ediyor.bu yersiz özgüven onları daha da yobazlaştırıyor.
Mustafa Akyol
 Objektif bir tespittir ; Atatürk diktatör mü?
Atatürk diktatör mü? Buyrun, sesli düşünelim. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde diktatör terimi şöyle açıklanmış: “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse.”“Evrensel ansiklopedi” niteliği kazanan Wikipedia’da ise şöyle yazıyor:“Bir diktatör, mutlak ve tek güce sahip bir yöneticidir… fakat gücünü mutlak monarklar gibi saltanattan almaz.”Yani diktatör diyeceğiniz şahıs bir ülkedeki tüm siyasi güce sahip olacak, hiç bir muhalefete izin vermeyecek, ama kral veya padişah olmayacak…Nitekim, yakın tarihe bakınca “diktatör” sıfatına haiz insanların genellikle “cumhuriyet”lerin başında olduğunu, ancak bu cumhuriyetlerde “tek parti rejimleri”nin hüküm sürdüğünü görüyoruz.Örneğin Lenin, Stalin, Franko, Salazar, Kim İl Sung, Hüsnü Mübarek veya Beşar Esad… Bunların hepsi “tek parti cumhuriyetleri” kurmuş ya da yönetmiş diktatörler. (Listedekilerin hepsi göçtü, bir Beşar Esad ayakta. O da, inşallah, üç vakte kadar.)Eğer yurtta tek siyasi otorite haline geldiyse, kendi partisi dışındaki tüm siyasi partileri kapattıysa, serbest seçimlere izin vermediyse, hele de bazı muhaliflerini idam ettirdiyse, kendisine “diktatör” denir. Bu bir hakaret değil, siyasi terminoloji çerçevesinde objektif bir tespittir.

Türk gazeteci ve yazar. Mustafa Akyol – (7 Kas 2011 )

Vatandaşların zorla asimile edilmek istenmesini ele alalım Resmi kurumlar “Güneş Dil Teorisi” gibi zırvalar uydurdu, safsatalar düzdü.

Oysa, Edmund Burke veya Friedrich Hayek gibi düşünürlerin işaret ettiği gibi, masa başında yeni bir dünya kurmaya karar veren hayalperestlerin toplumun gelenek ve değerleriyle dengelenmesi, aslında iyidir. Eğer bu olmazsa, o zaman “akıl ve bilim”e dayandığını iddia eden uçuk bir kadro, toplumu felaketlere sürükleyebilir. Komünist rejimlerde olduğu gibi.

Mustafa Akyol, Gayri Resmi Yakın Tarih, Mart-2011, s.19-21.

Türklere 80 yıldır anlatılan bir masal tekrar ediliyor: Bu masal, Araplar ve diğer ‘Müslüman kardeşleriniz’ I. Dünya Savaşı’nda sizi sattı.” diye başlar ve “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” diye de noktalanır. Türk’ün özellikle de Müslüman dostu yoktur…Masal budur. Peki, gerçek nedir?Gerçek şudur: Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar baş göstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak “ihanet ettikleri” kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar söz konusu olduğunda, Osmanlı’ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul’a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz.

Kürtler ise, daha da belirgin bir sadakatle önce Osmanlı İmparatorluğu’nu ardından da Milli Mücadele’yi desteklemişler ve Müslümanlık bağının getirdiği “kardeşlik”ten asla taviz vermemişlerdir. Ankara’nın kendisi bundan taviz verene kadar…”

Mustafa akyol – Gayri Resmi Yakın Tarih, Mart 2011, Sayfa: 107

Kemalizm laikliğe aykırıdır?

,Türkiye’de “çağdaşlaşma devrimleri” denen otoriter uygulamaların çoğunun, aslında evrensel anlamıyla laikliğe aykırı olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin, 1924 yılındaki ünlü “tekke, türbe ve zaviyelerin kapatılması” kararı, laikliğe aykırıdır. Medreselerin kapatılması, tarikatların yasaklanması, yahut Arapça ezanın engellenmesi de yine din özgürlüğünü ve dolayısıyla laikliği çiğneyen uygulamalardır.

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz” şeklindeki o meşhur söz de laikliğe fena halde aykırıdır. Laik bir ülkede isteyen şeyh olur, isteyen de mürid. Bunları engellemeye kalkmak, laik devletin haddine değildir.

Mustafa Akyol, Gayri Resmi Yakın Tarih, I.Baskı, s: 131-133

Atatürk Nasıl Dogma Oldu?

“Ne kadar tuhaf, değil mi” “türbeleri kapatan Atatürk’ün mezarının bir türbeye dönüşmesi?”
MUSTAFA AKYOL, Gayri Resmi Yakın Tarih, s:33-35 (Mart 2011)

Biz Türkler “milli eğitimimiz” boyunca “Şeyh Said’i İngilizlerin kışkırttığı”nı okur dururuz. Bu, bize yine devlet tarafından belletilen “iç düşmanları kullanan dış mihraklar” ezberinin “kurucu efsane”sidir. Gelgelelim, bu efsanenin pek bir temeli yoktur. Çünkü gerçekte Şeyh Said’in İngilizler adına hareket ettiğini, onlardan aktif destek aldığını gösteren hiç bir delil yoktur elde. Dr. Yaşar Kalafat’ın isyan hakkındaki kitabında belirttiği gibi “bu konuda çeşitli iddialar ortaya atılmışsa da İngiltere’nin isyandaki yeri hakkında belgelere dayalı kesin bilgiler ortaya konulamamaktadır.” (Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, s. 179)

Aslında isyanın kaynağı “dış”ta değil “iç”tedir. En büyük sebep de, Ankara’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki “Müslüman kardeşliği” temasını bırakarak birden bire laikçi ve ırkçı kesilmesidir. Kırılma noktası, Şeyh Said isyanından on ay önce Ankara’da alınan iki karardır: Medreselerin yasaklanması ve Hilafetin kaldırılması.

Ve olay, “iç düşmanları kullanan dış mihraklar” meselesi değil, “Jakobence politikalarla kendini halkını küstüren Ankara” meselesiydi.

Mustafa Akyol
Devrimler (inkılap)Yanlıştır. Kemalist Devrim De Yanlıştı;
Devrimler Yanlıştır. Kemalist Devrim De YanlıştıTek Parti döneminin Dersim gibi karanlık sayfalarını ne zaman açsak karşımıza klasik bir cevap çıkıyor: “Ne yapalım, kansız devrim olmaz!”Bunu söyleyenler, “adamlar haklı yahu, kansız devrim mi olurmuş, bizde amma safız” dememizi bekliyorlar. Kemalist devrimin Sovyet ve Çin devrimleri gibi başka örneklere kıyasla çok daha kansız olduğunu da hatırlatıp, “bizimkisi yine en ılımlısıymış, öpüp başımıza koyalım” dememizi istiyorlar.

İyi de, ülkelerin ille de “devrim”lere ihtiyaç duyduğunu nereden biliyoruz ki?

Daha doğrusu, bu “devrimci felsefeyi” niçin kabul etmek zorundayız ki?

Ben kendi felsefemi size söyleyeyim: Her devrim yanlıştır. Bazıları çok korkunçtur, bazıları bizdeki gibi “ehven-i şer”dir, ama sonuçta hepsi kötüdür. Çünkü hepsinde, kendini toplumun geri kalanından daha akıllı gören bir kadro, silah ve kanun gücünü kullanarak, despot bir rejim kurar. Kendine muhalif gördüğü bazı insanları öldürür. Bazı toplumsal kesimleri ezer. Binlerce, bazen milyonlarca “ana”yı ağlatır da ağlatır.Bütün bu bedellerin karşılığı da, ya çok sınırlı bir “kazanım” ya da “sıfıra sıfır elde var sıfır”dır. Vaadedilen ütopya hiç bir zaman gerçekleşmez. Tabii devrimciler işin sorumluluğunu dış düşmanlara, emperyalistlere, kapitalistlere, gericilere, “devrimsel bilinci özümsememekte direnen cahil kitlelere” yıkarlar. “Biz nerde hata yaptık” diye sormak akıllarına hiç gelmez. Çünkü devrimciliğin ilk kuralı, devrimin doğruluğundan kuşku duymamaktır.Burada kast ettiğim “devrim”in ne olduğunu da biraz açayım. İşgal edilmiş bir ülkenin bağımsızlık savaşından söz etmiyorum kuşkusuz. Bu tür mücadeleler, bizim Kurtuluş Savaşı’mız gibi, doğrudur, meşrudur, onurludur. Bir diktatörün zulmü altında inleyen bir halkın adalet ve özgürlük için ayaklanmasından da söz etmiyorum. Kast ettiğim devrim, ideolojik bir kadronun silah zoruyla iktidarı ele geçirmesi ve sonra da kendi siyasi programını topluma dayatmasıdır.

Tarihsel olarak bu farklı türdeki “devrim”ler bazen içiçe geçer. Mesela İran’da Şah’ın devrilmesi meşruydu, fakat sonra İslamcı kanat demokratik değil otoriter rejimi kurdu. Jakobenler Fransız Devrimi’nde aynı şeyi yapmaya çalıştılar, bunun için de korkunç bir “terör” uyguladılar.

Bizde de Mustafa Kemal Paşa, kurtuluş savaş sonrasında “devrim” yapmaya karar vermiş, siyasi rakiplerini tasviye etmiş ve sonradan “Kemalizm” olarak anılacak bir ideolojiyi topluma dayatmaya girişmiştir. Ve bu, çok yanlış bir iş olmuştur. Açtığı yaraları hala saramadık.

“Peki bu iş nasıl olabilirdi” diyenlere, Amerika’nın kuruluşunu örnek vereyim. Derdim “Amerikancılık” değil, ama örnek iyi. Onlar da bizim gibi İngiltere’ye karşı Kurtuluş Savaşı verdiler. Mustafa Kemal Paşa’nın ordaki muadili General George Washington’dı. Ama savaş bitince adam “Tek Parti rejimi” kurmadı. En “dinci” olanları dahil, hiç bir fikri yasaklamadı. “Sınırlı devlet, özgür toplum” ilkesine göre bir demokrasi kurdular. Geldikleri nokta ortada.

Bizim geldiğimiz nokta da ortada: Darbeler, andıçlar, işkenceler, askeri harekatlar, psikolojik harpler ve ağladıkça ağlayan analar…Mustafa akyol – Gayri Resmi Yakın Tarih

Asya Yüzyılı’nda Amerika ve Avrupa;

 

Batılı Düşünce Merkezlerinde giderek daha fazla tartışılıyor. Dünyanın en etkili uluslararası politika dergisi sayılabilecek olan Foreign Affairs, Mayıs/Haziran 2008 sayısında Singapurlu akademisyen Kishore Mahbubani’nin “The Case Against the West: America and Europe in the Asian Century” (Batı Karşısındaki Argüman: Asya Yüzyılı’nda Amerika ve Avrupa) başlıklı çarpıcı bir makalesini yayınladı. Batının dünyayı anlamak ve yönlendirmekte giderek daha fazla zorlandığını ve “güven erozyonu”na uğradığını anlatan Mahbubani, bu durumun, ekonomik yönden zaten yükselişte olan Uzak Asya için siyasal bir kulvar açtığını anlatıyordu. “Asya yüzyılı” gibi iddialı bir vizyon sunan böyle bir makalenin Foregin Affairs gibi bir Amerikan dergisinde yayınlanması, kayda değer bir durum.

 

Aynı konuyu ele alan bir diğer önemli isim, Newsweek dergisinin dünyaca ünlü yorumcusu Fareed Zakaria. Hint kökenli bir Amerikalı olan Zakaria’nın yeni yayınlanan kitabının ismi oldukça çarpıcı: “The Post-American World”, yani “Amerika-Sonrası Dünya.” ABD’nin dünyadaki ağırlığının süreceğini, ama “ötekiler”in de giderek yükseleceğini ve önemli rakipler haline geleceğini anlatan yazar, Amerikalıları bu rekabet karşısında yeni çözümler geliştirmeye davet ediyor.

 

Peki bütün bunlar Türkiye için ne anlama geliyor?

 

“Avrupa Birliği yerine Rusya ve Çin’e yaklaşalım” diyenler haklı mı çıkıyor?

 

Hayır. Bizdeki “Rusya ve Çin” meraklılarının asıl derdi, kalplerindeki “kapalı rejim” sevdası. Oysa Uzak Asya’daki yükselişin sırrı, tam da böylesi kapalı rejimlerden uzaklaşarak kapitalizme ve serbest piyasaya geçişte yatıyor. Zaten mevzubahis olan Rusya değil, Hindistan ve Çin. Bunlardan birincisi gayet iyi çalışan bir demokrasi. Ikincisi ise Mao’nun kanlı dikta rejiminden çıkabildiği için ilerlemeye başlamış, ekonomide başlattığı açıklığı bir süre sonra mutlaka siyasette de kabul etmek zorunda kalacak bir rejim.

 

Buradaki kritik bir gerçek de şu: Bu ülkeler “modernleşiyor,” ama illa “Batılılaşmıyor”lar. Bizdeki gibi kılık-kıyafet veya alfabe devrimi yapmak yerine, kendi geleneksel kültürlerini koruyor, ama onu bugüne taşıyorlar. Hindistan’a bakın mesela. Batının bir kopyası olmak yerine, kendi “Bollywood”unu yapıyor, geleneksel müziğinden küresel “hit”ler çıkarıyor. Çünkü önemli olan Batının şekilsel bir “kopyası” haline gelmek değil, Batının “oyununu öğrenmek.”

 

Merak ediyorum; acaba bundan yüzyıl sonra dünyanın en büyük gücü Uzak Asya olursa, bizim CHP’lilerin “çağdaşlaşma vizyonu” ne olur? “Asrî milletler”e benzemek için Çin alfabesine geçmemiz, kimono giymemiz veya Hint müziği dinlememiz gerektiğini mi savunurlar?

 

80 yıldır hiç değişmediklerine göre, bir yüz yıl daha “aynı kafa”yla gitmeleri hiç sürpriz olmaz.

 

 

Mustafa akyol – Gayri Resmi Yakın Tarih

Sözkonusu “Türkler İslam’dan once çok medeniydi” argümanına “masal” demek bile belki hafif kaçıyor; doğrudan “uydurma” demek daha isabetli olabilir. Çünkü, apaçık tarihsel bir gerçektir ki, Türklerin İslam öncesinde kayda değer bir medeniyeti yoktur. İslam öncesi dönemde bir “Türk sanatı”, “Türk mimarisi”, “Türk bilimi”nden söz edilemez. Orhun Anıtları haricinde, kayda değer bir “Türk ebediyatı” da yoktur. Olamaz da zaten. Çünkü İslam öncesi Türkler göçebe bir kavimdir ve göçebelerin “medeni” (yani şehirli) bir kültürü olmaz. Türklerin medenileşmesi, büyük ölçüde Arap-İslam medeniyetinin sayesinde olmuştur. Liselerde okuduğumuz “Kitabu Dîvânü Lûgati’t-Türk”ün yazarı Kaşgarlı Mahmud, düşünür ve bilim adamı İbn-i Sina gibi önemli Türk alimler, hep İslam sonrası döneme aittir ve Arap-İslam etkisiyle yetişmiştir. İslam öncesi dönemde dünyanın bilimine, kültürüne, sanatına katkıda bulunmuş tek bir ünlü Türk yoktur. Bu da hiç şaşırtıcı değildir; Türkler’in İslam’la tanıştığı 8, 9 ve 10. yüzyıllarda zaten dünyadaki yükselen medeniyet İslam’dı. Avrupalılar “karanlık” içinde iken, İslam medeniyeti bilim, felsefe, tıp, sanat, mimari, şehir düzenlemesi gibi alanlarda göz kamaştırıcı başarılar elde etmişti. Tarihçi (hem de Siyonist tarihçi) Martin Kramer’in ifadesiyle “eğer 1000’li yıllarda Nobel ödülleri dağıtılıyor olsaydı, neredeyse tümünü Müslümanlar alırdı.” Avrupa’da bilim ve felsefeyle uğraşmak için önce Arapça öğrenmek gerekiyordu.

Türkler, işte bu yüksek İslam medeniyeti ile tanışıp onunla aydınladıkları için ilerlediler. Daha sonra da Selçuklu ve özellikle de Osmanlı tecrübesiyle Araplar’ı geride bıraktılar. Bugün Türkiye Arap ülkelerinin tümünden daha gelişmiş durumda. Ama bu, “İslam’a rağmen” değil, büyük ölçüde “İslam sayesinde” varılmış bir nokta. Eğer İslam’la tanışmasalar, Türkler bugün büyük olasılıkla Moğollar’dan pek farklı olmayacaklardı. Moğollar’ın bugün ne durumda olduğunu görmek isteyenler, dünyanın en geri ülkelerinden biri olan Moğolistan’a gidip biraz fikir alabilirler. “Türk’ün unutulmuş medeni vasfı” işte ordadır. İyi ki de unutulmuştur…Mustafa akyol – Gayri Resmi Yakın Tarih

 

 

 

 

 

 

Google Aramaları

  • abdurrahman dilu
  • can dündar uzaklar kitabinda politik ogeler
  • kemalizm çöküyor
  • kemalizm dört altin kural
  • monark kitap
  • monark kitap özet

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*