Son Haberler
Anasayfa » Kitaplardan Alıntılar » İç ve Dış Sapıklar

İç ve Dış Sapıklar

İç ve Dış Sapıklarİngilizlerle Mustafa Kemal muvazaasının (danışıklı döğüşün) izlerini; Lozan müzakereleri zamanına kadar tehir etmeyerek “Mudanya” mütarekesinden ve Yunan’ın hezimete uğratılmasından evvelki, yani İngilizler’in Anadolu’da ortaya çıkan Kemalî kıyamını bastırmak üzere hem İstanbul’daki halîfe hükümetine cebr ve tazyîk icra ettikleri, hem de müşkilât göstermekten geri durmadıkları zamanlarda bile bulmak mümkündür.

İstanbul’un ve Halîfe’nin ecnebi askerî işgali altında serbest hareketten mahrum vaziyeti, Anadolu’yu Halîfe aleyhine ayaklandıran Mustafa Kemal’i mücadelede galip getirmeye sebep olduğu gibi başlangıcından itibaren üç sene süren Mustafa Kemal hareketinin Yunanlılara karşı yüz ağartamayarak mağlubiyetle ve Anadolu içinde şehirden şehire çekilmekle geçen birinci, ikinci ve kısmen üçüncü senelerinde bile, memleketin savunması namına yine bu hareketten hayır ve menfaat husulü ihtimalini hatırından çıkarmayan ve esasen Mustafa Kemal’i Anadolu’ya hususî bir vaziyet ve mâhiyette gönderen Padişah’ın, hiç bir zaman bu kıyamı tam vicdanı ile bastırmak mesleğini istilzam etmeyerek İngilizleri savsamakla vakit geçirdiği ve Mustafa Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada; İngilizler de aynı adamla Padişah’a, Hilâfet Makamı’na oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır.

(Mustafa Kemal üzerine İstanbul’dan asker sevki, seneler geçtiği halde Yunan ordusuna karşı kendisinin bir iş görmediği ve aksine Anadolu’nun pek çok yerlerini Yunan ordusuna harben işgal ettirerek devlete “Sevr” muahedesindeki ağır şartların yükletilmesine sebeb olduğu bir zamana müdadiftir.

Yunan ordusuna karşı hayat eseri göstermeye başladıktan sonra ise Mustafa Kemal’in açıkça Hilâfet Makamı’na isyan edecek derecede şımarması bile Padişah tarafından ciddi bir karşılığı davet etmemiştir.

Dikkate şayandır ki Mustafa Kemal ilk utanmazcasına telgrafını kendisi hakkında mülayim ve müsaid bir meslek takip etmesinden dolayı “vatanperver vezir” adını verdiği Tevfîk Paşa’nın hükümeti zamanında çekti. Padişah da ondan sonra o hükümeti sonuna kadar değiştirmedi. Değiştirmek için vukûbulan tavsiyeleri de dinlemedi. )

Umumî Harp neticesinde İzmir’i, velev geçici olsun İstanbul’daki Hilâfet Hükümeti’nin elinden alarak Yunanlılara veren ve sonra bunu Ankara’nın lâik hükümetine iade eden İngilizler, kasti olarak suçlu duruma düşürdükleri hilâfeti, bu alışveriş içinde (İslam) âlemine sızdırmadan komisyon olarak aldılar. Taaccüb olunur ki bir İzmir meselesi, İslam Hilâfeti’nin başını yemeye yetti de İslâm’ın o muazzam hilâfeti ve Türkiye’nin muazzez diyaneti gibi can damarına dokunacak iki mesele Ankara hükümetinin başını yemeye hâlâ kâfi gelemiyor.

Fransız filozofu Mösyö Gustave le Bon 1923’de yazdığı; “Dünyanın Adem-i Muvazenesi” adlı eserinde;

“İngilizlerin Umumî Harp mütarekesinden sonra hilâfeti yıkmak sevdasına düşmelerini, 250 milyon müslümanın dinî bağları ile bu büyük kemiyetin yücelttiği Halîfe’nin kuvvet ve önemini hakkıyla anlayamamış olmaktan doğan bir hata” olarak telakki eder.

İngilizlerin, siyasiyatta idealist olmadıklarını ve girişimlerinde bir engele çarpar çarpmaz hatalarında ısrar etmeyerek icabına göre derhal bir ric’at çizgisine çekilebilme sanatında yekta olduklarını söyleyen Fransız filozofu, adı geçen eserinde; İngilizleri, bence hakkıyla tarif etmek üzere siyasette idealist olduklarını ve-lakin idealist görünmemekteki maharetleri icabından olarak gayelerine ulaşmak için takibine başladıkları yolda ısrarlı olmayıp lüzumunda yol değiştirmeyi kolayca kabul etmek mesleğinde olduklarını söylese daha fazla işin özüne uygun olurdu.

İşte İngilizlerce hilafeti yıkmak bir idealdi. Onun için, kendi elleri ile, kendi kuvvetleri ile bu maksada ulaşmak güç veya zor olduğu anlaşıldıktan sonra, bu kitabın yazılış tarihinin idrak edemediği bir zamanda hilafeti Mustafa Kemal’e yıktırmak yoluna giriştiler ve bunda da muvaffak oldular.

Umumî Harp’ten mağlup çıkan Türkiye’nin hilâfeti haiz olan Padişah’ını ve onun hükümetini, Türkiye’nin Umumî Harb’e iştirakte medhal sahibi olmadıkları halde, mağlûbiyetin sorumluluğu altında acze düşürdükten, halîfe hükümetiyle Türkiye’nin çıkarlarına oldukça uygun bir sulhe yanaşmadıktan başka Anadolu’da devam eden Mustafa Kemal harekâtından da İstanbul’daki halîfe hükümetini sorumlu tutarak, sulh şartlarını gittikçe ağırlaştırmak… (medhal; girilecek taraf, dahil olacak yer, giriş, esere başlangıç, önsöz, mukaddeme)

Ve el altından Mustafa Kemal ile anlaşarak Türkiye nam ve hesabına müsâedâtı ona va’detmek ve kendisini bu suretle Halîfe’nin şahsına karşı takviye ve teşci eylemek tarzında takip olunan plân sayesinde hilâfetin ait İngiliz suikasti yoluna girmiş olduğu gibi, bu işi Mustafa Kemale gördürmekte şöyle bir suhulet ve maharet vardır ki İslam aleminin o zaman İslam’ın kurtarıcısı, hilâfetin müncii tanıdığı Mustafa Kemal’in hilâfeti yıkacağını kimse hatırına getirmiyor ve yıkma işlemi son buluncaya kadar da buna kimse inanmayacaktı. Nitekim hilâfetin hükümetten soyutlanması ile başlayan en büyük darbenin vehâmetini İslam âlemi bir türlü anlayamadı. Ve bunu tevil ve tahfife çalışan -işgüzar- âlimlerin meş’um himmetleriyle kabul ettikten sonra alt tarafını getirmek Mustafa Kemal için pek kolaylaştı.

Müslümanlar ise bu iş bu raddeye gelinceye kadar Mustafa Kemal’i İngiliz düşmanı ve Türkiye’deki Mustafa Kemal düşmanlarının da İngilizlerin dostu ve müttefiki zannetmekte devam ediyorlardı.

Şimdi ise, İngilizlerin asıl müttefikinin kim olduğunun, İstanbul’daki hilâfeti yıktırmak için kimi kullandıklarının Müslümanlarca anlaşılmak zamanı çoktan gelmiş ve yalnız bundan sonra İngilizlerin anlayacağı bir şey kalmıştır ki o da bu hilâfet yıkıcılığının kendi siyasetlerine de hayır getirmeyeceği meselesinden ibarettir.

Çünkü müslümanların bu en büyük makam ve mercii, uzun mazisinden tevarüs ettiği tecrübelerle âlemin dengesini tutan sulh âmillerinden biri idi. Ve bunun varlığı ile başka devletlerin idaresinde bulunan Müslümanlar teselli bulmuş oluyorlardı. Şimdi ise hilâfetsiz İslam âlemi tesellisiz kaldığı gibi İngilizlerin son halifenin hayatını kurtarmış görünmesine rağmen hilâfete vaki olan suikastaki eli ve rolü kapalı kalmadı.

Son zamanlarda “Musul” meselesinden dolayı İngilizlerle tekrar bozuşur gibi olduktan sonra yelkenleri indirmeye mecbur olan Mustafa Kemal’in de anlayacağı bir şey vardır ki o da İslam Hilâfeti’ni Lozan Konferansında ucuza satmış ve Musul Meselesi’nin, o zamanki alışveriş esnasında Türkiye lehine halli için ısrar etmediğinde hata etmiş olmasıdır.

Şimdi Türkiye’nin ikinci bir hilâfeti ve ikinci bir dini daha yoktur ki onları feda ile de Musul’u kazanabilsin!

3 Kanunusani 1926 tarihli “Vakit” gazetesinde yazılı olduğu üzere, Cemiyet-i Akvam’ın Musul meselesine ait kararı ile, Türkiye’nin Sevr muahedesinin oradan koparmak istediği araziden fazla mühim arazi kısımlarını koparmış olduğunu Belgrad sefiri Hikmet Bey gazetelere verdiği beyanatında söylemiştir.

O halde Sevr muahedesini kabul etmeyerek bütün İ’tilâf devletlerini Anadolu’da ve Lozan’da mağlup eden Ankara hükümetinin yalnız bir İngilizi üfürükle havaya uçurması değil, Musul’dan, Irak’tan bile kovması lazım gelirdi. Lakin maalesef yeni Türkiye, hilâfet ve diyanet gibi tavizler sermayesi sayesinde elde ettiği galibiyet pirimini en sefih mirasyedi cömertliği ile bir alışverişte harcamıştı.

İslam’ın hilâfet kalesini içinden yıkmak için, İngilizlerin Anadolu’da beliren Mustafa Kemal harekâtından istifade etmek istedikleri ve İslam dini hakkındaki gizli düşmanlığı hasebiyle böyle mel’un bir hizmette kullanılmaya elverişli olduğunu anladıkları o sergerdeye “Mudanya” mütarekesinde ve Lozan muahedesinde fazla nüfuz ve önem verdirdikleri pek bariz bir hakikattir.

İşin içinde İngilizlerle Mustafa Kemal arasında hilâfet ve İslamiyet aleyhine bir anlaşma ve bir gizli pazarlık olmasa, sırf Anadolu’dan Yunan’ı çıkarmakla, büyük devletler şöyle dursun, Yunan’ı bile yola getirmek ve Lozan’da ortaya atılan Türkiye isteklerini kabule mecbur etmek mümkün olmazdı.

Evvelâ, bu mücadelede Yunan arazisinden bir karış yer işgal olunmamıştır. İkinci olarak, büyük devletlerin Umumî Harp’te silah arkadaşı bulunan ve yine o harbin zeyli olmak üzere kendileri tarafından İzmir’e sevkolunan Yunan devleti, kendilerinin hakim bulunduğu sulh konferansında Türkiye’nin nasıl mağlubu sayılır?

Umumî Harp hesaplarını tasfiye eden sulh konferanslarında münferit galibiyetlerin ve mağlubiyetlerin hükmü olsa, Almanya, Avusturya orduları harpte Romanya ve Sırbistan memleketlerini hemen baştan başa işgal etmişler ve mütarekeye kadar da çekilmemişlerdi. Böyle iken Düvel-i Muazzama, Avusturya arazisini Romanya ve Sırbistan arasında paylaştıran müttefiklerine peşkeş çekti. Ve muhâsımlarına göz açtırmadı.

Acaba Türkiye’ye gelince, devletlere bu cömertlik nereden geldi?

Eskiden beri sanki Türkiye’yi pek severler ve himaye mi ederlerdi?

O halde işin içinde başka esrar ve esbap bulunduğunu kabul etmek zarurî olmaz mı?

Sultan Abdülhamid’in kumandanı Edhem Paşa merhum, Yunan ordusuna karşı bu seferki gibi Anadolu içlerinde değil, Yunanistan içinde üstünlük sağlamıştı. Öyle iken, ne Edhem Paşa saltanat iddiası ve hilâfetin ilgası hakkını kendisinde görmüş ve ne de devletler ve bilhassa İngilizler, galibiyetimiz üzerine yabancı imtiyaz statükolarını değiştirmişlerdi. Hatta harbin esas gerekçesi olan Girit üzerindeki hukukumuzu bile tanımayan ve Yunan’a tanıttırmaya yaklaşmamışlardı.

Biz bilmiyor muyuz ki Kemalciler;

İngiltere, Fransa ve İtalya gibi müslüman teb’ası bulunan devletlere; hilâfetle beraber Türkiye’de hilâfetin kazâ hakkını temsil eden Şer’î Mahkemeler’in ilgasını;

Sovyet hükümetine de; Türkiye’de dinsizlik inkılâbı yaparak o yol ile Bolşevikliğin tervîcini va’detmek sayesinde; Lozan sulhünde birinci taraftan mülâyemet (yumuşaklık, uygunluk), ikinci taraftan ise müzaheret (yardım etmek, korumak) gördüler.

Hilâfetin ve Şer’î Mahkemeler’in ilgâsı arzusunda bulunan devletler bizim iyiliğimizi mi düşünüyorlardı; yoksa kendi elimizle kuyumuzu mu kazıyorlardı? Orasını siz takdir ediniz.

Demek ki Mustafa Kemal’in murahhası Türkiye’nin hilâfet ve diyanetini feda etmek sayesinde sulh konferansında başarı kazanabilmiştir.

Kitabımızın başlarında söylediğimiz veçhile inkılâpçı dolapçı Ankara hükümetinin nereden başlayıp nerede karar kıldığını gösterecek sinema şeritlerinden birini teşkil eden Hilâfet Meselesine ait hareketli devirlerin ortalarında, yani yalnız Hulefâ-i Râşidîn’in hilâfetlerinin sahîh ve diğerlerinin gayr-ı sahîh sayılmasının mevsimin modası ve günün parolası olduğu zamanlarda sabık Adliye Vekili ve İzmir Mebusu mütevaffa Seyyid de bu meseleye dair Ankara Meclisi’nde uzun bir nutuk îrad etmiş ve bir buçuk sene evvel hükümet kuvvetinden soyutlanan hilâfetin artık tamamen ilgası hakkındaki gerçeği içerdiği için Ankara pazarında önemle değer verdirilmek istenilen bu nutuk, kitap şeklinde tab’ ve neşrolunmuştu.

Türkiye’de 15-20 seneden beri türeyen ve günden güne açıklık kazanan dinsiz kuvvetlerin ve hükümetlerin avukatlığını yaparak onlardan bol bol istifade eden merkum, ilmî ve dinî hakikatları bilmeyenlere karşı tahrif etmek san’atında maharet ve cehaletini gösterirken dünyada misli ender bulunan şarlatanlardan olduğunu da gösterdi.

Nutuklarında avamın işitmediği dinî kitaplar ve İslam ulemasının isimleri ile beraber konuyla ilgisi olmayan birtakım ilmî meselelerin ötesinden berisinden ağzını doldura doldura bahsetmek onun âdeti ve şöhret sebebi idi. Bu marifetleri ve dinsiz hükümetlerin ve partilerin himayesi sayesinde bu herif beş-on sene Türkiye’de bir din âlimi gibi yaşadı.

Bahse konu nutkunun baş tarafında da kendisinin maksadının meselenin dinî yönünü izah etmekten ibaret olup siyasî yönünün, maksadından hâriç olduğunu ve o cihetin üzümünün Meclis’e ait bulunduğunu söylüyor.

Herif hainliğe daha buradan başlıyor, din yönünü siyaset yönünden gösteriyor. Ve din, siyasete karışmaz demek isteyerek dinin dünyadan ve hükümetten ayrı olması tarzındaki kâfirce davaya taraftarlık ve yardakçılık yapıyor.

Yine nutkun başında, sözü istediği kadar uzatmaya hakkı olduğunu anlatırken de “Bu mesele gayet önemlidir. İslâm âleminde daha şimdiye kadar böyle (bir) inkılâp vâki olmamıştır. Bu inkılâp değil, İslâm âleminde, belki yeryüzünde vâki olan inkılâpların en büyüğü, en önemlisidir.” diyor.

Nutkun ve kitabın özü de Hulefâ-i Râşidîn Hazretleri’nden sonra hilâfetin şartları tam olmadığından, o zamandan bugüne kadar mevcut hilâfetlerin sûrî (görünürde) olduğunu ve binaenaleyh ilgasında şer’an bir mahzur olmadığını beyandan ibarettir.

Hilâfetin yeni ilga olunduğu zamanda nasıl ağız kullanıldığına dikkat ediyor musunuz?

Herif şer’an mahzur olmadığından bahsediyor. Şimdi ise herhangi bir şey için şer’an bir bulunmasının da önemi yoktur. Çünkü onlara göre şeriatın bir önemi yoktur.

Ne ise bunu bırakalım da biz de Seyyid’in sözüne göre mukabele edelim:

Hakikî veya sûrî her ne şekilde olursa olsun Müslümanlık âleminde Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar muhafaza edilen ve ilgâsı, değil İslâm âleminin, belki bütün yeryüzünün en mühim inkılâbını teşkil eden hilâfet makamı zaman ve mekan cihetiyle bu derece önemi haiz olduğu halde böyle (bir) makamı kendi elimizle yıkmak için araya araya bulabileceğimiz şer’î cevaz bizi tatmine yetebilir mi?

Bunun ilgasında şer’an mahzur yokmuş diyelim; ibkasında mahzur var mıydı?

Cevazdan tahyîr (istediğini seçme) anlaşılarak, ilgâsı caiz olan şeyin ibkâsı da caiz olduğundan böyle mühim bir meseleye cesaret edebilmek için bize şer’î cevaz değil, şer’î vücup lâzımdı, İslâm âleminin ve belki yeryüzünün bu derece önemle telakki ettiği hilâfetimize kusur ve noksanlık isnat etmek için bu derece alışık ve inceden inceye ilmî tetkiklerde bulunmak zorunluluğu bize nereden hâsıl oldu?

Bu ne kötü dava, bu ne kötü tetkikât! Müslümanlar bir hareketin içinde görünüp duran ihanet elini yakalamaya koşmayıp da böyle bedhâhâne ve münafıkça nutuklara karşı ağızlarını açarak mest ve mebhût kalmayı da mı vazife bileceklerdi?

Bu şarlatan herifin nutkunu dinlerken bir müslüman kalkıp da;

“Bu sözlere nazaran İslam’ın binüçyüz senelik hilâfeti, tam şartlarını haiz olmadığının farkına varılmayarak devam edip durmuş; onun dinî kusurlarını düşmanlarına vekâleten sen anlamış ve meydana çıkarmışsın! Pekiyi, şimdi onu dinî nokta-i nazarından kusurlu diye beğenmeyerek bozalım da yerine Ankara’nın laik ve lâ-dinî hükümetini mi ikame edelim demek istiyorsun? Sözü uzatma ve maksadını açık ve çabuk söyle” diyerek herifin safsatalarını ağzına tıkamadı! O zaman İslâm’ın binüçyüz senelik hilâfetini yıkan Ankara hükümet ricali şimdi de İslâmiyet’in binüçyüz senelik tarihini yıktıklarını övüne övüne söylüyorlar!

Kitabın beşinci sayfasının sonunda:

“Herşeyden evvel şu noktayı arzedeyim ki hilâfet, hükümet demektir.” deniyor. Vay utanmaz herif vay!

Bunu hilâfetin ilgâsı ve Abdülmecid Efendi’nin Türkiye’den ihracı zamanında söylüyor. Ondan evvel; “Hilâfeti hükümetten ayırmak lâzımdır, hilâfet başka hükümet başkadır. Hatta hükümetten soyutlanmış hilâfet daha nüfuzlu ve şerefli olur.” diye tutturan Ankara hükümetinin, hükümetsiz hilâfeti İslâm âlemine kabul ettirmeye çalıştığı zamanlarda bu hakikati niye söylemedi?

Başta halkı aldatarak hilâfetin hükümetini yani kuvvetini elinden almak ve zamanı gelince de onu bir tekme ile yıkıvermek için böyle yapmak lâzım idi değil mi? Sekizinci sayfasında da:

“Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık, insanlar arasında adaletle hükmet…” (Sâd/26) ayetini okuyarak fâ-i tefrîkiye ile hilâfete hüküm yürütüldüğünü ve hilâfetten maksadın ihkâk-ı hak ve ibtâl-ı bâtıl kaziyyesi, yani halkın hukukunu korumak suretiyle hilâfet vazifesinin hükümet vazifesi olduğunu da şimdi itiraf ve hükümetsiz hilâfet hakkındaki eski davalarımız yalandı demek istiyor!

Sonra bu kaşarlanmış avukat, Ankara’nın eski davalarından dönerken nasıl bir tenakuz çukuruna düştüğünü de fark edemiyor.

Hilâfet hükümet demekse onu ilgaya lüzum gösterenler hükümeti de ilga etseler ya!

Son iddia ve itiraflarına göre, hükümetten ibaret olan hilâfetin ilgâsı hükümetin ilgasını icap etmez mi?

Lakin hükümetin ve hükümetteki efendilerinin bendesi bulunan avukat bu cihete hiç yaklaşmıyor. Onun için, kitabın 26. sayfasında;

“Bundan hükümet tesisine de lüzum yoktur manası çıkmaz hilâfetin şartlarını toplayan bir imam tayini güçleştiği surette yine hükümet tesisi vacip olur.” diyor.

Düşünemiyor ki İslamî hükümet demek olan halîfe tayinine lâyık adam bulunmadığı surette de hükümet ve hükümet reisliğinin en küçüğünü liyakatla boş bırakmamak zarurî olduğu kadar hilâfet makamını da boş bırakmamak zarurî olur. Bu “Hilâfet, hükümettir.” şeklinde kendilerinin de sonunda itiraf ettiği kaziyyenin mantıkî gereğidir.

Evet şurası var ki hilâfet yalnız hükümetten ibaret değil de hükümet-i İslamiyeden ibarettir. Ve bu adamlar, İslamî hükümet reisliğine tamamen lâyık adam bulunmazsa İslamiyet’ten büsbütün vazgeçelim ve yalnız hükümeti ibkâ (devamlı) edelim demek istiyorlar.

Merkum müteveffanın, İmam-ı A’zam ve sâir bazı ekâbiri, Mansur’un hilâfeti aleyhinde bulunmakla hilâfet prensibine aleyhtar gibi göstermeye çalışması da şaşkınca bir şarlatanlıktır.

Nasıl ki İmam-ı A’zam’ın, Hz. Hasan evlâdından “Muhammed Mehdî” ye biat ve müzaheret için gizlice halkı teşvik ettiğine dair kitabında yazdığı fıkralarda şarlatanlığının foyasını çıkararak o konudaki şaşkınlığı te’yit etmektedir.

Herif konuşmasında daha bir çok mugalatalar yapıyor ve;

“Halife vekil demektir. Ona vekâleti veren millet, ise Vekile ihtiyacım yok, kendi işimi kendim görecek rüşt yaşına ulaştım, tasarruf-u âm hakkını artık kimseye vermeyeceğim” diyecek olursa, ona ne denebilir. İşte şimdi biz de böyle yapmak istiyoruz. Buna fıkıh ve hukuk itibariyle hiç bir mani yoktur.” diyor. (sh: 45)

Demek ki millet şimdi kimseye vekâlet vermeyerek işini kendi görmek istiyor ve onun için hilâfeti ilga ediyormuş. Öyle ise sözüm yabana, Ankara Meclisi’ndekilere kim vekâlet verdi?

Yoksa onlar vekilin de üstünde olarak, “Milletin hiç bir isteği olamaz, gerçekleşene kadar da olaylardan haberdar edilemez” mi diyorlar.

Rüşte ulaştı dediği millet, Ankara hükümetinden, umacıdan korkan çocuktan beter bir halde korkuyor. Ve bu hokkabazlıkları, milletin sahîh bir seçimle vekilleri bile olmayan zorbalar Meclis’inin daha zorba olan mütegallibesi çıkarıyor.

Mustafa Kemal’in temsil ettiği ve bu mütegallibe, darağacı kuvvetiyle milletten zorla yetki alan Meclis’ten de zorla yetki alarak bütün işleri görüyor. Gerisi sonsuz yalan!…

Ömer de ölürken yerine halife tayin etmemiş. İşi altı kişiden kurulu bir şûra meclisine bırakmış. Halbuki Hz. Ömer’in (bu) havalesinden hilâfet vazifesi sonuna kadar o Meclis’le idare olunsun manası çıkmaz. Halifeyi o meclis seçsin demek istemiştir. Nitekim öyle de olmuştur.

Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali Hazerâtı’nın hilâfet vazifelerini ne kadar büyük bir liyakat ve dikkatle ettiklerine dair de gerçekte güzel ve etkili, lâkin kanun dışı birtakım sözler söyledikten sonra; ya Hulefâ-i Râşidîn’i kabirlerinden çıkarıp bu makama oturtmak yahut hilâfet, hükümet demek olduğuna göre, Hulefâ-i Râşidîn’i kabirlerinden çıkarıp bu makama oturtamayınca hilâfeti lazım gelirse hükümeti de birlikte ilga etmek lazım gelir. Safsatanın mantıkî sonucu budur.

“Başımızda heyula bir halife bulunmasının ne manası var?” diyor.

“Heyula” tabiri ile de halifenin vazifesiz, boşu-boşuna oturduğuna tariz etmek istiyor. Halbuki halifenin vazifesini ve hükümetini, “Böyle daha iyi olur” kelimesiyle elinde alan da kendileridir. Sonra böyle söyleyen de kendileri…

Hilâfetin ve imam tayininin lüzumu hakkında âyet yokmuş. Hadis de yokmuş. Yalnız imamların, yani halifelerin Kureyş’ten olacağına dair olan hadis-i şerif ile hilâfetten! bahseden bir-iki hadis varmış. Onlar da yeterli değilmiş;

“İmam nasbinin vücûbu hakkındaki ulemanın icmaın bir şey denemezse de allâme Adududdin, “Mevâkıf” adındaki muteber kitabında Şartlarını haiz imam bulunmazsa ehl-i İslam üzerine imam tayin etmenin vacip olmadığını yazar.” diyor.

Pekiyi! Biz de hepsini kabul ettik diyelim. Hilâfet olmasa da olurmuş. Olunca kimin gözüne batıyorsa onu da araştırmayalım. Ve hepsinden vazgeçelim. Çünkü bir diyeceğiniz yok ya! Artık müslümanların başında bir hükümetin bulunması lüzumunu münakaşasız kabul edeceğinize şüphe yoktur. Lakin bu hükümet, İslam dini kanunları ile mi âmil olsun yoksa Avrupa kanunlarını mı taklit etsin?

Madem ki din ve şeriat noktasından meseleyi tetkik edeceğinizi söylediniz. O halde yine hiç şüphe yok ki Müslüman hükümetinin İslam kanunları alanında hareket etmesi lazım gelir. Böyle de olunca o hükümet, Peygamber Efendimiz’in hükümeti makamına kâim olur ve reisi de ol hazretin, kâim-i makamı ve halifesi tabirine liyakat kazanır.

Yani, siz halîfeyi kaldırmak isterken o yine sizin karşınıza çıkar ki bunu da istemezsiniz.

Öyle ise sizin hilâfeti ilga etmekten asıl maksadınız İslamî kanunlar ile mukayyet olmayan lâik hükümet kurmaktır. Lakin münafıklığınızdan, konuşmanızda bunu açıkça söylemiyorsunuz!

İşte sabık Adliye Vekili ve Dârü’l-Fünûn meşhum müderrisi müteveffa Seyyid Bey’in utanmadan nutuk diye îrad ettiği ve kitap diye bastırıp dağıttığı yaldızlı ibarelerin foyası bu kadarcık bir temasla izale edildiği gibi onun altında yatan kalp fikirler de bundan ibarettir.

Mansura kadısı Ali Abdürrâzık’ın “el-İslam ve Usûlü’l-Hükm” adı ile geçen sene neşrettiği kitap, Mısır’da mühim bir hadise teşkil etmiştir. Kitabı ben de gördüm. Yazarı, İslam dininde hilâfetin yeri olmadığını iddia ediyor, “kitap ve sünnet gibi şer’î delillerden dayanağı yoktur” diyor. Bu herifin sesinin perdesi, müteveffa Seyyid’in sesinden de yüksek.

Hulefâ-i Râşidîn’in hilâfetlerini de kabul etmiyor. Hz. Ebu Bekir’in hilâfeti hakkındaki müslümanların icmaını da sağlam görmüyor. Hülâsa, “Nasb-ı İmam” hakkında şimdiye kadar Müslümanlar arasında meşhur ve müsellem olan şer-i vücûbu tanımıyor.

“Ebu Bekir kendi kendisine halife dedi. Hz. Peygamber’in hükümeti yoktu ki halefi ve halîfesi olsun.” diyor.

Sonra Cenabı Peygamber’in “melek” olmadığını soluyor.

Ebu Bekir’in, hilâfeti zamanında zekat vermeyenlere karşı açtığı muharebeleri tenkit ediyor.

İslam tarihinde “Mürteddîn” muharebeleri adı ile bilinen o bu olaylarda tenkîl olunan adamların hepsinin mürted olduğunu teslim etmiyor.

Neticede İslam dininin cebri gücü ve hükümetle münasebeti olmadığını iddia ederek tıpkı Türkiye’de geçerli olan dinsiz hükümetin dâvası gibi dinin dünyadan; siyaset ve hükümetten ayrılması lüzumuna kail oluyor.

Herifin iddiaları hilâfet meselesine dâir o güne kadar Türkiye’de yazılan eserlerde gördüğümüz Şeylerden çok fazla ve o nisbette bâtıl olmakla beraber bu son mübtedi’, hilâfetin inkârı ile hükümetin dinden soyutlanması lüzumunu beraber iddia ederek hem sözleri arasına bu cihetten mantıkî bir irtibat gözetmiş, hem de hilâfeti ilgadan maksat, hükümetin dinsizleştirilmesi olduğu hakkındaki bizim eski davamızı te’yit ve tasdik etmiş oluyor.

Bu kitabın yayınlanışı üzerine Mısır uleması ve İslam kamuoyu takdire şayan dinî bir gayret ve uyanış eseri göstererek yazarının te’dîbini istemişlerdir.

“Ezher”de kurulan 25 kişilik bir büyük ulema heyeti huzurunda muhakemesi icra edilmiş ve muhakeme neticesinde herifin ulemâ mesleğinden tart ve ihracına karar verilmiş; hükümetçe de, doğal olarak memuriyetinden el çektirilmiştir. Demek ki Mısır bu defa İslamî vazifesini hakkıyla ifa etmiş ve benim kendisine hakkımı helâl etmeye kısmen hak kazanmıştır.

İslam dininin Mısır’da bu suretle sahipsiz bırakılmamış olması Türkiye’de hükümet taraftarlarını kudurtmuştu.

Gazeteler, Mansura Kadısı aleyhindeki tezahürata “Taassubun zaferi” adını taktılar. Ve nasıl karşılık vereceklerini bilemediler. Ardından kitabını, bizim mahut “Ömer Rıza” ya terceme ettirip tefrika suretiyle neşrederek ve yazarın ilmî kudret ve fikrî hürriyetine şahit olarak hızlarını almaya çalıştılar.

İslamî ilimlerle münasebetleri olmayan Türkiye gazetelerinin Mansura Kadısı’na taraftar çıkmalarının hiç bir ilmî kıymeti olmadıktan başka İslam dini hakkındaki suiniyet ve düşmanlıkları herkes nazarında ortaya çıkan bu gazetelerin taraftarlığı, iki taraf arasında gizli ve haince bir ittifaka delâlet etmekle, mezkûr kitaba faydalı olmaktan ziyade zarar ve şüphe çekici olmuştur.

Eserin Türkiye’deki cahil propagandacıları bir vakit yazarının ismini doğruca yazamamışlardır bile. Tercemesine tahsis edilen sütunun başında günlerce “Müellifi: Ali Abdürrezzak” ibaresi görülmüş ve Türkler için alışılmamış olan doğrusunun, yani aslındaki “Abdurrâzık” in farkına varılamamıştır.

Bundan başka Türkçe tercemesinde bazı tahrifler de vardır. Yeni Türkiye hükümeti ve basını sahtekarlık yapmadan olur mu?

Sanki Mansura Kadısı’nın kitabındaki bozukluk yetmiyormuş gibi kitabı kendi görüşlerine uydurmak için biraz da Kemalcılar bozmuşlar. Tercemeyi sırası okumadığım halde “Vakit” gazetesinin 21 Ağustos /1926) tarihli sayısında tevafüken gözüme ilişen büyük bir tahrif ile bu hakikate muttali oldum.

Hayasız Ankara hükümeti, Anadolu’yu ve İslam âlemini iğfal için;

“Sebeb-i nizâm-ı âlem olan Halîfe-i Müslimîn edâme’llâhu hilâfetehu ve şevketehu ilâ yevmi’d-dîn hazretlerinin…ilh” tarzında neşrettiği fetvalarla kendisini İstanbul’daki halîfenin hürmetkar bir hizmetçisi gösterdikten bir müddet sonra Halife Vahidüddin’in şahsını bin türlü desîseler ve entrikalarla ekarte ederek yerine büyük bir ta’zimle Abdülmecid Efendi’yi getiriyor. Getirirken Halîfe’nin hükümetini kendisine çaldırtıyor. Ve hükümetsiz halife daha şerefli ve kapsamlı olur diyerek bu kaçırmanın içerdiği suikastı belli etmemeye çalışıyor ve burada başarıyor. Daha sonra hilâfeti ilga ediyor. Abdülmecid Efendi’yi de Türkiye’den kovuyor.

Bu hareketi haklı ve isabetli göstermek maksadıyla Seyyid’in kitap şeklinde basılan nutkundan başka ayrıca bu konuya dair Ankara’da yayınlanan kitapta yalnız Hulefâ-i Râşidîn Hazerâtı’nın hilâfetlerinin sahîh olduğunu ve alt tarafındakilerin müstebit meliklerden ibaret olarak hilâfetlerinin aslının olmadığını yazdıkları gibi “Hilâfet, benden sonra 30 senedir.” hadîsini de bu kitapta ortaya koymuşlardı. Bu sefer ise Hulefâ-i Râşidîn’in hilâfetlerini inkar eden Mısırlının kitabına mal bulmuş Mağribî gibi saldırdılar.

Bu hain ve korkak herifler gerideki adımlar üzerinde dolaşacaklarına Hz. Peygamberin peygamberliğinin aslı yoktu deyip işin içinden çıkmalı, yani asıl maksatlarını söylemelidirler.

Evet, bunun da sırası geliyor. İma yoluyla tekrar tekrar söylediler ya!…

Açıkça söylemelerinin sırası gelecek demek isterim, hilâfeti hükümetten tefrik ederek halifenin hükümet kuvvesinden aldıktan sonra hilâfeti ilga etmek kolaylaştığı gibi; dini, siyasetten ve dünyevî kuvvetten tecrid ile beraber, sahiplenecek hocaları kırıp geçirdikten sonra bunun da mülga olduğunu ilan etmek çok kolaylaşmıştır.

Mısırlı kadı’nın kitabı hakkında yazacağım şeyler çok uzun olmayacaktır. Onun kitabını Mısır’ın en büyük âlimlerinden iki yüce zat, Şeyh Bahiyt ve Muhammed el-Hazar Hüseyin, baştan ayağa kadar takip ve tetkik ederek mükemmel eserler yazmışlardır. Ben o eserleri kendi tenkitlerimi tesbit ettikten sonra gördüm.

Onlar sabık kadı’nın kitabının hemen her yerini münakaşa zeminine koymuşlar ve el-hak muzaffer olmuşlar!

Ben onu yalnız bir iki can damarından yakalamıştım. Mısır âlimlerinin reddiyelerini okuduktan sonra da hedefimi genişletmeye ve bu ilaveden başka bir şeyle kendi sözlerimi ta’dile lüzum görmedim.

Bu kişilerin kitapları ve bilhassa Şeyh Bahiyt’in eseri içerik itibarıyla benim kısa ve kıvrak görüşlerime kıyasen çok zengindir. Fakat hiç bir yerde onlarla görüşlerimiz birbirine aykırı düşmemiştir.

Yalnız müslümanlar nazarında halifenin sultasına ve kuvvetine Cenabı Hakk’ın sultasından müstefât sayılmak suretiyle ilahî bir renk verildiğine dair kadı’nın kitabında ortaya attığı iddiayı onlar ceffe’l-kalem red ve inkar ettikleri ve hilâfet sultasının yalnız ümmetinin sultasına ilahî kanundan iktibas etmesi itibariyle makamında bir tür kudsiyet bulunduğunu inkâra lüzum yoktur.

Ancak halîfenin emri şâri’in (kanun koyucunun) emrine muhalif olmamak şartıyla mukaddestir. Ve İslam halîfelerinde lâ-yuhtîlik (hata etmezlik) imtiyazı yoktur.

Binaenaleyh hilâfet sultasının dayanağına itiraz eden Kadı Efendi, halîfeleri Katolik papazları gibi göstermekte haksızdır. Halîfeleri överken meslekleri icabı ile mübalağa vadisine aslını sapan bazı şairlerin sözlerini güya İslam anlayışı diye kendi anlayışına delil olarak îrât etmesi ise, reddiye yazan âlimlerin dedikleri gibi gayet manasızdır.

“Dinî Mücedditler”de de yazdığım veçhile hilâfet hükümeti, yani İslam hükümeti tam manasıyla bir meşrutî hükümettir. Ve İslam uleması bu İslam devletinin mebusları durumundadırlar.

Kitabı bahse konu olan Mansura kadısı “es-Siyaset” gazetesinde büyük İslam muharriri Emîru’I-Beyan Şekib Arslan Bey’e karşı yazdığı bir makalede İslam hükümetinin meşrutî hükümet mahiyetinde olduğunu inkar ederse de İslam hükümetlerinde bulunan meşrutiyet, Avrupa asri hükümetlerindeki meşrutiyetten daha kuvvetli ve daha esaslıdır. Çünkü asri hükümetler, parlamento ile ihtilâf halinde hükümet reisinin iradesiyle Meclis-i Mebusan’ı feshedebilirler. Lakin İslam devleti, İslam ulemasından kurulan parlamentoyu feshedemez.

Mansura kadısı Ali Abdurrâzık, Mısır ilmî ve dinî mehâfilinde galeyanı mucib olan adı geçen eserini Türkiye inkılâbını te’yit maksadıyla yazdığını belli etmemeye çalışmış ve kitapta Türkiye’nin ve Mustafa Kemal’in ismini hiç kaale almamış olduğu halde daha sonra “es-Siyaset” gazetesiyle neşrettiğini söylediğimiz makalede Ankara hükümetini açıktan açığa müdafaa ederek kitabında gizlediği mel’un maksadı meydana koymuştur.

Türkçemizin eski bir atasözündeki “Saroz kadısı” na taş çıkaran Mısır’lı kadı’nın kitabı hakkında söyleyeceğim sözlerin çok uzun olmayacağını arzetmiştim.

Ben ilk önce, bu kadı’nın ahmakça, hilâfetini tanımadıklarından dolayı Ebu Bekir’in hilâfetini kabul etmeyen bu kadıya da mürted muamelesi yaparım. Ve ne yapıyorsun derse, Ebu Bekir’in mesleğini tatbîk ediyorum, O içtihadında hata etmişse aynı hatayı bende yaparak Ebu Bekir’in eserine ittibâ etmekle de iftihar ederim derim.

Ankara hükümetini, İslam’ın huzurunda tezkiye edeceğim diye, Sıddîk-ı Ekber ve Fârûk-u A’zam gibi İslam tarihinin yüzsuyu olan dâilerin (?) yine teslim ve itiraz edeceği veçhile bütün dünyanın hükümetlerine iffet ve adalet numunesi gösteren zevata dil uzatmak abestir.

Ankara hükümetine paye vermek için baştan ayağa Osmanlı sultanlarının hizmetleri yırtıldı. Bu da kâfi gelmemiş. Şimdi de Ebu Bekir’in ve Ömer’in makamlarına saldırılıyor. Ve Mustafa Kemal’i ve hükümetini savunma gayretiyle Osmanlı halifelerine Hulefâ-i Râşidîn’in de kadrini hor görmek ve hilâfet sıfatlarını iptal etmek lazım geliyorsa Ankara hükümetinin nasıl bir hükümet olduğunu bari buradan anlamalıdır.

Kendisine müslümanlar arasında bir yer ve bir meşruiyet verdirmeleri için Peygamber’in birinci halîfesini önemden düşürmeye lüzum hâsıl olmak kadar merkum hükümet hakkında elîm bir düşüş olabilir mi?

Merkum yazar, Ebu Bekir, Hz. Peygamber’in halîfesi mi idi, değil mi idi diye tutturduğu sırada Hz. Ali ile Sa’d bin Ubade gibi Ebu Bekir’e bey’atten kaçınan birkaç zattan başka bütün ashabın, kendisine “Halîfe-i Rasûlillah” dediğini inkâr edemiyor. “Milel ve Nihal” sahibi İmam İbni Hazm’ın:

“Ebu Bekir’i Hz. Peygamber istihlâf etmese bu kadar ashab kendisine halîfe demezdi. Çünkü halîfe, kendi kendine bu makama kâim olan değil, o makam sahibinin ikamesiyle kâim olan manasınadır.” demesi de lügat itibarıyla tenkit edişine rağmen müşarünileyhi Hz. Peygamber Efendimiz açıkça istihlâf etmemiş bile olsa o kadar ashabın halîfe tabir ve telkininde kendisini Peygamber makamına kâim telakki ettiklerine delâlet bulunduğu zahir, bahir bir haldedir. İslam dininde sahabe-i kiram anlayışının ne derece önemi haiz olduğunu da Mansura kadısı bilir.

Bir-iki müstesnadan başka bütün ashabın Ebu Bekir’in hilâfetine kail olması yazarın iddiası veçhile icma teşkil edemese bile kuvvetli bir tevatür teşkil eder. Kur’ân-ı Kerim’in kelimeleri de bize işte böyle münferit muhalefetlerin ihlâl edemediği hadd-i tevatürle vâsıl olmuştur.

Dikkate şayandır ki Hz. Peygamber’den sonra İslam’ın reisliğini deruhte etmeye en ziyade lâyık bir zat sıfatıyla Ebu Bekir’e rakip olması gereken Ömer bin el-Hattab’ın kendisi, halkı Ebu Bekir’e biata davet ediyor ve Mansura kadısının kitabında yazılı olduğu üzere şöyle söylüyor:

“Cenabı Hakk sizin reylerinizi içinizden en hayırlınız olan Cenabı Peygamber’in dostu ve ikinin ikincisi tabiri ile Kur’ân-ı Kerîm’in o hazrete ittisal ve münasebetine şahit olduğu zat üzerinde toplanarak kalkın biat edin.”

Cumhûr-u ashabın tabiri üzere Ebu Bekir’e “Halîfe-i Rasûlillah” denildiğini, kelimenin lügat manası yoluyla bu adlandırmanın Peygamber’den geldiği anlaşılmasa bile bir-iki istisnadan başka bütün ashabın bu tabir üzerinde ittifakından aynı kaynağa intikal edebilir!

Zira hulefâ sözünün İslam dinindeki önemi Cenabı Peygamber’den mülhem olduklarına hükmedildiğinden ileri gelmektedir. Daha doğrusu bir-iki sahabenin Ebi Bekir’e biatta muhalif veya geri kalmasını hilâfet ve imam tayini kaziyyesindeki icmâa mani göstermek mantıksız bir şeydir. Çünkü bu muhalefet, Ebu Bekir’i tercih noktasına ait olarak, hilâfet prensibinde, yani hilâfetin ve imam nasbinin lüzumu meselesinde muhalefet ifade etmez. Nasıl ifade edebilir ki, Ebu Bekir’in hilâfet ve imametinde muhalif kalanların en mühimi olan İmam Ali, daha sonra bizzat hilâfet ve imameti kabul etmiştir. Onun için Cenabı Peygamber’den sonra ashâb-ı kiramın icma’ ve ittifak ile imam nasbına lüzum görmüş olması meselesinde tereddüte düşmek akıllı işi değildir.

Ne demek?

Halkın umur ve muamelâtını tedvir için ashab zamanında hükümete ihtiyaç yok muydu?

Ve sahabe asrı hiç bir zaman hükümetsiz kaldı mı?

Bunun lüzumunda herkes müttefîk olduğu halde cumhur-u ashabın tensibi ile hilâfet makamına Ebu Bekir seçilmiştir. Ebu Bekir’e başta rey vermeyen birkaç zata sorulsa, Müşarünileyh’in işgal ettiği makamın hilâfet makamı olduğunu tasdikte sairleri gibi onlar da tereddüt etmezlerdi. Mesele bundan ibarettir.

Yazar bir aralık imam tayini hakkındaki icmâı itiraf edecek gibi oluyor. Lakin bu sefer de bu icmâın, vücup mahiyetinde şer-i bir hüküm ifade edebilmesi için kitap ve sünnette, varlığını icap eden müstenidi yoktur diyor.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin.” (Nisa/59) ve …

“Halbuki onu, Rasûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere (ulu’l-emr’e) götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa/83) âyetleri ile;

“İmamlar Kureyş’tendir.”,

“Müslüman cemaata imam lüzumludur.”,

“Her kim de boynunda (devlete bir bağlılık) biati olmayarak ölürse, câhiliye ölümü ile ölür.”,

“Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer’e iktidâ ediniz.” tarzındaki hadîs-i şeriflerin de mevzubahis icma için dayanağı olmaya kifayet edecek açıklığı haiz olduklarını teslim etmiyor.

Halbuki daha fazla açıklık olsa, icma ile istidlale hacet kalmaksızın mezkur nassların kendileri imam nasbinin lüzum ve vücûbuna delil sayılır. Daha doğrusu, bence:

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…” (Enfal/60) âyet-i kerîmesi bile, İslam’ın şevketini muhafaza için hükümet teşkili ve imam nasbinin lazım ve vacip olduğuna re’sen delil veyahut bu baptaki icmâa müsnedün-ileyh olarak kifayet eder.

Yazar bir aralık da, imam ve halîfe tayininden maksat, şer’î ahkâmı tenfîz ve İslâm’ın esaslarını ikame için herhangi bir şekilde olursa olsun bir hükümet teşkili ile bir hükümet reisi tayini ise, bunun lüzumuna diyeceği olmadığını ikrar ile beraber, fukahânın imamet konusunda tarif ettikleri halîfe ile bunun arasında fark bulunduğundan, bunlardan birinin lüzum ve vücûbunu iktiza etmez diyor.

Ben de evvel âhir, eserlerimde arzettiğim veçhile halîfeyi herhangi bir şekilde hükümetin riyasetinde bulunarak dünya siyaseti ve Hin hiraseti (korunması) başta, mümkün olduğu kadar Hz. peygamber’in mesleğini takip etmek suretiyle makamına kaim olan (geçen) zat olmak üzere kabul ederim ve Mansura Kadısı’nın bu son sözünü hilâfeti aynen tabiri üzere şer’î ahkâmı tenfîz ve dinî şeâiri ikame için herhangi bir şekilde olursa olsun bir hükümet teşkili ile bir reis-i hükümet tayininin lüzum ve vücûbuna bir diyeceği yoksa, işte benim istediğim ve Ankara hükümetinin istemediği hilâfet ve halife de yoktur.

Dikkate şayandır ki; “Ömer Rıza” mel’unu Türk basınında yazarın bu sözünü kastî olarak yanlış terceme etmiştir.

Yazar bu konularda halîfelerin, hükümetlerini cebr ve kuvvet sayesinde idame ettikleri ve hiç birinin, zamanında muarazadan salim kalmaması gibi her hükümet için en çok tabiî olduğu cihetle asıl meseleye tesiri olmayacağı ve saded dışı sayılacak şeyler de dermiyan etmiştir.

Ulûm ve fünûnun şubelerini ihmal etmeyen İslam ulemasının siyasî ilimlere ilgisiz kalmalarının halîfelerin istibdadından neş’et ettiğine dair olan görüşü de sadedle sahih olarak ilgisi olmayan meselelerden olmakla beraber, din ulemasının siyasiyat ile iştigalden memnûiyeti Ankara hükümeti gibi lâ-dinî hükümetlerce halîfe hükümetlerinden çok fazla gerekli olduğuna nazaran bu memnûiyeti büyük bir kabahat saymakla Mansura kadısı adetâ baltayı taşa vurmuş oluyor.

Hele halîfelerin İslamî hükümetleri hakkında; “İstibdatlarını ve hırslarını tatmin için bir din uydurarak, bu dini bütün idare işlerine, bütün siyasî girişimlerine yegane kaynak ve yegane merci göstermişlerdir.” demesi her noktadan bir galat-ı rü’yet (renk körlüğü, görme bozukluğu) eseridir.

Müslümanların umur ve muamelâtına dini, hükümetler karıştırmamış. İslam dininin kendisi sayısız ayet ve hadisleri ile bu işlere müdahale etmiştir. Ve hükümetler, ihtiras ve istibdatlarını tatmin için dini her işe karıştırmak şöyle dursun bizim bildiğimiz Ankara hükümeti gibi zalim ve eşkiya hükümetleri, diledikleri gibi hareket edebilmek üzere dinin halkın işlerine müdahalesi ve hükümetler üzerindeki murakabesini kesmeye çalışırlar. Çünkü din, zalime ve müstebide yardım etmez, engel olur. Vaktiyle halîfeleri azdırıp çileden çıkaran ve istibdada sevkedenler de, şimdiki dinsiz hükümetlere yaranmak için hilâfet aleyhinde yazılar yazan dalkavukların tıynetindeki adamlardır.

Halîfelerin bazı devirlerde hilâfet sıfatının haleldar olduğuna ve bazen kuru bir isimden başka hiç bir hükmü ve nüfuzunun kalmadığına ve şevket ve haysiyetleri sönen halîfeleri;

“Onların ölümlerine dünya gözyaşı dökmedi.

Ve bayramlar ile cumalar da iptal olunmadı.” beytinin medlûlünce; ne arayanın, ne de arkalarından ağlayanın bulunmadığına dair olan sözleri de yazarda kâinatın gerçeklerini görecek göz olmadığını gösteriyor.

Kitabımızın baş taraflarında ismi geçen Mısır’ın emîru’ş-şuarâsı Şevkî de Ankara hükümetinin hilâfeti ilgasından İslam dinine bir zarar gelmediğini bir şiirinde yazmıştı.

Mısır’ın dinsizleri ile Türkiye’nin lâ-dinî hükümeti arasında tellâllık vazifesini ifa etmekte olan Ömer Rıza 26 Haziran 1926 tarihli “Vakit” gazetesinde Şevkî’nin bu şiirinden Türkiye inkılâbı adına fahr ve mübahat ile bahsediyor. ( Bkz: Ek: 9 )

Bu şiirin Mansura Kadısı’nın kitabından mukaddem mi muahhar mı olduğunu ve dalâlette hangisinin hangisine önder olduğunu anlayamadım.

Bir kerre vazifelerini müdrik ve muktedir İslâm halifelerinden sonra müslümanlığa zaafı görüldüğü ve ahlâk fesadına meydan açıldığı inkâr edilemeycek bir halde iken meselâ şimdiki müslümanlık âlemini, Hulefâ-i Râşidîn yahut halîfe Ömer bin Abdülaziz, yahut halîfe Yavuz Selim devrindeki gibi gören adamlar eski bir Arap şairinin şu beyitlerini hakkıyla doğrulamış olurlar:

“İnsanlardan, hayvan da vardır.

İşitir, görür insan suretinde…

Malındaki her bir musibeti bilir.

Aldırmaz dinine isabet edene…”

 

Hilafet ve Kemalizm – Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*