Son Haberler
Anasayfa » Genel » Kadını Avrupalı Hâle Getirmek

Kadını Avrupalı Hâle Getirmek

Kadını Avrupalı Hâle GetirmekYine bu adamın (Cemal Hocanın); “Kadınlar yüzlerini açabilirler, bunda dinî bir mahzur yoktur.” diyerek türlü mugalatalarla müslümanların zihnini karıştırmasına meydan vermemek için, Kemalistan’da tatbik ve terviç olunduğu veçhile, kadınların yalnız yüzlerini açmakla kalmayıp birçok arzu edilen yerlerini de açtığı gibi geri kalan kısımlarında da vücûdu setretmekten ziyade süsleyen yarıçıplak kıyafetiyle nâmahrem erkeklerin kucağında dans etmesi de caiz midir diye kendisine sorsunlar ve cevabını istesinler.

Reîsu’l-Ulemâ’nın meth ve müdâfaa ettiği Ankara hükümeti tarafından Türkiye’de harıl harıl tatbik olunan “balo” kıyafetindeki kadın inkişâfı ve erkek-kadın ihtilâli müslümanlığa sığar mı sığmaz mı?

Bu noktaya cevap versin; kadının yüzü avretidir veya değildir tarzındaki meselelere kaçmasın. Hilekârlığından, kalleşliğinden bahsi değiştiriyor.

Bu gün üzerinde anlaşma olamayan ve müslümanları, dindar âlimleri telâşa düşüren, kadınların, Türkiye’deki Kemalist hükümet adamlarının istediği ve kendi kadınları üzerinde tatbik ettiği veçhile tamamen açılmalarıdır.

Reîsu’l-Ulemâ’nın istediği de budur. Bugünün tesettür ve adem-i tesettür meselesi bundan ibarettir. Reis Cemaleddin, Mustafa Kemal’in Türkiye’ye getirdiği yeniliği beğeniyor, “Biz Bosnalılar da bu yolu taklit edelim” demiyor mu?

İşte Mustafa Kemal kadınları bu şekilde açmıştır. Reis, biz de bu şekilde yapalım demek istiyor. Yüz açıp kapamak meselesi, aleyhinde galeyana gelen müslüman kamuoyunu şaşırtmak için Reis’in kaçamak noktasıdır. Başı sıkıştığında kendisine itiraz eden saf ulemâyı yüz açmak meselesine doğru çekip götürüyor ve niza’ yeri orası imiş gibi idâre-i kelâm ediyor.

Bu hâl müslüman memleketlerinde eskiden de vardı diyor ve itirazcıları haksız çıkarmaya kalkıyor.

Halbuki meselenin münakaşası Mustafa Kemal inkılâbı üzerine ortaya çıkmıştır.

Ve bu inkılâbın mucip olduğu kadınların gelişmesi bambaşka bir şekilde olduğu gibi, bu inkılâbı tasvip edenlerce istenen de, kadınların o şekilde gelişmeleridir. Türkiye inkılâbı lehinde propaganda yapan Cemal Hoca, memleketine böyle bir yenilikçilik aşılamak istiyor.

“Mü’minin ferasetinden korkunuz, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” hadîs-i şerifine nazaran mü’minde bulunması lazım gelen ferasetle bu işin Bosna müslümanlarınca çoktan anlaşılması lâzım gelir.

Ankara hükümetinin Türk kadınlarını içtimaî durumları itibariyle tamamen Avrupa kadınlarına benzetmek ve erkeklerin arasına kapıp koyuvermek istediğini, haremlik-selamlık engellerini bertaraf ettiğini, İslam hanelerindeki pencere kafeslerine varıncaya kadar zorla kaldırdığını Reîsu’l-Ulemâ biliyor.

Avrupa kadınlarının açıklıkta erkeklerden farklı olmamaları şöyle dursun kol, bacak, göğüs, omuz gibi erkeklerde açılması mûtat olmayan ve belki hatır ve hayale gelmeyen birçok organın Avrupa kadınlarında erkeklerin bakışlarına açıldığını da biliyor.

Ankara Hükümeti’nin arzusuna ve her vasıta ile çalıştığına nazaran Türk kadını da işte böyle olacak. Bir kısmı olmuş. Olmayan ve çoğunluğu haiz olan geri kalanı da zahirde kendilerine hürriyet veriliyor, hürmet ediliyor davası altında ister istemez bu yola sevkedilecektir.

İşte hâriçteki İslam âlemine Türkiye yoluyla ithal edilmek istenilen yeni fitnelerin en mühimlerinden biri de, eski müslümanların ev-bark yıkımı tâbir ettikleri bu açık aile hayatıdır. Bosna’nın İslam aileleri de aynı yenilik yoluna girerek aynı derecede açılsınlar mı, açılmasınlar mı?

Balolarda ve dans salonlarında müslüman kadınları nâmahrem erkeklerle sarmaş-dolaş olsunlar mı, olmasınlar mı?

Yeni Türkiye’yi metheden reîsü’s-süfehâ Cemaleddin Efendi’nin Bosna Müslümanları ile yapmak istediği gizli pazarlığın manası budur. İslam dininde tesettür var mıdır, yok mudur tarzındaki meseleyi, kadın yüzü mahrem midir, değil midir şekline sokarak hastalığı bazen organik bir tabir altında gizleyen, bir taraftan da;

” Evlerinizde oturun, eski câhiliye kadınları gibi güzelliklerinizi dışarda teşhir etmeyin.” mealinde bulunan Ahzâb 33 âyetinin ezvâc-ı tâhirât hakkında nazil olduğunu söyleyerek diğer İslam kadınlarının tesettür bağından âzâde olduklarını îhâm etmek (vehme düşürmek, vehimlendirmek) suretiyle bazan da dilinin altındaki maksadını açığa vurduran Reîsu’l-Münâfikîn’in ulemâ ile tesettür münazaasına girişmesinin manası da budur.

Yukarıda da ima ettiğimiz üzere kadına erkeklerden farklı bir hususiyet vermedikten başka kadını erkeklerden çok fazla açarak ona sıfıraltı bir hususiyet verdiği bilinen Avrupa medeniyetinin İslam’ın mizacına en fazla uymayan ve kendi ukalâ ve hükemâsını bile çoktan pişmanlığa sürükleyen bu kadın hayatı meselesinin Avrupa medeniyetinin en fena tarafı olduğunun da malum olması lazım gelir.

Halbuki, maalesef müslümanlar arasında Garp medeniyetinin çığırtkanlığını yaparak bizim ile kanlı bıçaklı mücadelelere girişen içimizdeki mücedditlerin ve inkılâpçıların en birinci maksadı da Garp medeniyetinin kadın vaziyetine ve aile hayatına taalluk eden yıkıcılık tarafıdır. Onlar şimdiye kadar umumî hayatta ayrı duran kadınlarımızla erkeklerimizi karmak, bizim eğlence âlemlerinde birbirine yaklaştırmak ve kucağa atmak istiyorlar.

İzdivacın mânâsı çiftleşmek olduğuna göre, karı-koca arasında hususî bir izdivaç kabul edilsin diyorlar. Biz bunu kabul etmiyoruz. Aramızdaki anlaşamamazlığın en derin uçurumu burasıdır. Yoksa Avrupa terakkiyâtını, fennî ve sinâî ilerlemesini kim istemez?

Bizim bu hususta, “Reîsu’l-UIemâ Cemaleddin” gibi medeniyet taraftarın görünen sahtekârların teşvikine ihtiyacımız yoktur. “Muhadderât-ı İslâmiye” adı ile müslümanların lisanına ve işitmesine gayet alışık gelen bir gayret, hamiyet ve övünme tâbiri vardı.

İzmir Fâtihi (!) Türkiye’de asıl bu büyük kaleyi fethetti. Türkiye vatanını istilâ eden yabancı düşmanlar bile bu kaleyi fethedemezlerdi. Bosna Müslümanlarının bu ana kadar muhafaza ettiği ve Sırbistan hükümetinin dinlere hürmeten saldırıdan uzak tuttuğu böyle bir İslam sosyal kalesini de Ankara hükümeti nâmına Bosna’daki ajanı Reis Cemaleddin’in içeriden içeriye fethetmeye çalıştığı anlaşılıyor.

Reis’in hakiki maksadını ortaya koyduktan sonra şimdi kendisi ile açık açık konuşabiliriz. Açıklık, kapalılık üzerine İslam dininin kadınlar hakkında erkeklerden farklı bir tür dikkat ve ihtimamı var mıdır, yok mudur?

Evvelâ bunu tetkik edeceğiz. Yüz açıp kapamak bahsini sonraya bırakacağız. Şapka meselesinde olduğu gibi kadınların tesettürü meselesinde de yeni dinsizler hesabına eski müslümanları iğfal ve ıdlâle çalışan âhir-zaman hocalarından Reis Cemaleddin’in tesettürü ezvâc-ı mutahharâta mahsus gibi göstermesinden başka “Giyim tamamıyla telakkiye ait birşeydir ve bana görede her zamanın bir telakkisi vardır.” demesine nazaran merkumun tesettür-ü nisvânı, esasından inkâr ederek bunun da aslı olmadığını söylemek istediği sabit oluyor.

Zaten bunlara göre müslümanların dinlerine ait olarak eskiden bildikleri ve itikat ettikleri şeylerden “İşte bunun aslı vardır” diyecekleri hiç bir şey yoktur.

Daha doğrusu dinî itikatlarından her birisini, dinsizler dillerine dolayarak bunun aslı yok dedikçe her defasında onları tasdîke hazırlanan ve bir kere de onlara “Artık çok oldunuz edepsizler!” demek ihtiyacını duymayan müslümanların müslümanlıklarının aslı olmadığı için dinî itikatları da birer birer asılsız çıkıyor.

Müslümanlar arasında yayılmaya başlayan yeni moda dinsizlikleri müdafaa sadedinde bazı cahil tevilciler “Zamanın tebeddülü ile ahkâm tebeddül eder.” mealindeki şer’î kuraldan istiâne etmek isterler. Her hususta zamanın icabını hâkim tanıyan Reis Cemaleddin gibi zamana tâbi alçaklar ve dinsiz maddeciler de bunu daima ileri sürerler. Halbuki o kaidenin nerelerde geçerli oluğunu bu cahiller bilmezler. (….) (Yarın, sayı: 18,3 Nisan 1928, sh: 1)

Müslümanlıkta tesettür-ü nisvan (kadınların örtünmesi), kitaba, sünnete, icmâ-i ümmete müstenit olarak o derece sabit ve bilinen bir şeydir ki bunu ancak İslam dininin kendisini inkâr edenler inkâr edebilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in şu mufassal âyetine bakınız:

“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zînetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler)” (Nûr / 51)

Âyet-i kerîmede İslam kadınlarının, kendilerinden kaçmayacağı sınırlı erkekler sayıldığı sırada “ev nisâihinne” tâbiri ile kadınlardan bile bahsolunması çok manidar olarak; İslam kadınlarının, kendilerine izafet ve münasebeti olmayan, yani ahlâk ve ahvâlini bilmedikleri yabancı kadınlara bile görünmemelerini ifade etmekte olduğu ve bu da öyle kadınların, kendilerini nâ-mahrem erkeklere tarif ve tavsif etmeleri ihtimâlinin oluşuyla izah edildiği gibi aynı sebeple, tesettürden istisna edilen akraba arasında kadınların amcaları ile dayılarından bahsolunmaması, çünkü onların da oğulları nâ-mahrem olmak dolayısıyla aralarında bahsi geçmek ihtimaline mahal kalmasın diye bazı ulemânın telakkisi üzere amcalardan ve dayılardan da tesettür lazımdır denilmesi şâyân-ı dikkattir.

İşte burada fukahânın içtihadı olmasa âyetteki hasr ve kasr icabı ile nisvân-ı İslam’ın amcalarından da dayılarından da kaçmaları lâzım gelirdi. Haydi, yalnız Kur’ân’ı tanırım diyen Reis Cemaleddin buna bir çare bulsun bakalım!

Nisa Sûresi’nde zikrolunan muharremât arasında “Ve erkek kardeşlerin kızları ve kız kardeşlerin kızları…” buyurulduğuna nazaran amcaya, dayıya nikâh düşmemesi tesettürden istisnalarını beyandan müstağni bir hale getirmez.

Zira nikâh düşmemek başka, tesettür başka meseledir. Onun için nikâh düşmeyen sâir akraba tesettür âyetinin müstesnaları sırasında zikrolunmustur.

Amcanın, dayının oğullarına mahrem olduğu için tesettürden istisna edilen akraba meyânında bulunmamaları tarzındaki tevil ise, fakirin re’yince mâkul değildir. Ve illâ aynı mahzur, kayınpederler hakkında da câri olabilir.

Halbuki “ev âbâ-i buûletihinne” kavl-i şerifi ile onlar istisna edilmiştir. Amcalar ile dayıları kıyas ederek müstesnalara ilhak etmek de pek uygun olmaz. Çünkü amca ile dayı da kardeş kadar yakın derecede olmadığından bu kıyas ayırıcı yasak olur.

En uygunu bunları “Ev benî ihvanihinne ev beni ehavâtihinne” deki kardeş çocuklarına kıyas etmektir. Üst taraftaki amca ile dayının tam karşılığı alt taraftaki kardeş çocuklarıdır. Âyet-i kerîme işte ancak böyle kıyas-ı fukahâ sayesinde amcalara dayılara görünmenin caiz olduğunu ifade edebilir.

Bundan sonra, âyet-i kerîmedeki “Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar.” cümlesi, kadınların sokakta yürürken zînetlerinin şıkırtısını duyurmak suretiyle nazar-ı dikkati çekmelerine de müsaade etmiyor ki İslam ulemâsı onların hoşa gidecek tarzda kendi seslerini işittirmekten öncelikle yasaklandıklarını da bu cümleden istinbât ediyorlar. Nasıl ki ezvâc-ı tâhirât hakkında varit olan âyet-i kerîme de:

“Mütevazı bir edâ ile konuşmayın, içinde kötülük bulunan erkekler ümide düşerler.” diyor.

(ezvâc-ı tâhirât; Peygamber Efendimizin (s.a.v) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (r.a.) “Mü’minlerin anneleri” diye bilinen ve Peygamberimize (s.a.v) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar)

Yukarıda yazdığımız mufassal tesettür âyeti, en fazla kadınların zînetini mevzubahis ederek bu zînetlerin, zuhuru zarurî olanlardan başkasını örtmeye lüzum göstermiş ve bu suretle o zînetlerin yeri olan organları örtmenin daha fazla lazım olduğunu anlatmış oluyor. Çünkü kadın süs eşyalarını, yerlerine nisbet ve ittisalden kat-ı nazarla müstakil ve munfasıl bir halde, meselâ kuyumcu dükkanlarında erkeklerin görmesinde tabiatıyla hiç bir beis olmaması lazım geldiğine nazaran, mestûriyetin bu zînetlere asılma yerinden neş’et ve sirayet ettiği anlaşılır. Ve bu ifade suretiyle kadının azasını doğrudan doğruya mevzubahis etmeye bile yaklaşmamak gibi bir tür sözde örtünmeye riâyet olunarak meselenin önemine tenbih ve işaret buyurulmuş olur.

Zuhuru zarurî olan zînetten, kadınların yüzleri ile ellerindeki zînet murat olunarak âyetin bu noktası da onların elleri ile yüzlerini örtme mecburiyetinde olmadıklarına delâlet etmektedir.

Bu noktayı biraz sonra ikmâl edeceğiz. Şimdi tesettür âyetini bırakalım, biraz da hadislerden bahsedelim:

İslam şeriatının kadınlar hakkındaki dikkatini gösteren hadîs-i şerifler sayılmayacak kadar çoktur. Ve manevî tevatürü haiz olmak suretiyle kat’iyyet ifade edecek mertebededir. Bunlardan kulağımıza gelen bazılarını aşağıda nakl ve terceme ediyoruz:

* “Kadın setri lazım bir şeydir (avrettir) açığa çıkarsa şeytan onu gözetler.”

“Avret”, hududun geçit noktası manasına da gelir ve hadîs-i şerifte bu manada kullanılır.

* “Benden sonraya kalan erkekler için en mühim bir tehlike teşkil eden mesele, kadın meselesidir.”

* “Bir erkek ne zaman bir kadınla yalnız kalsa mutlaka şeytan üçüncüleri olur.”

* “Nâ-mahrem kadınların odasına girmekten sakının.”

Ensar’dan bir zat;

“Kadının kayınbiraderi veya zevcinin diğer akrabasından biri hakkında ne buyurursunuz?” diye sordu, cevabında:

“Bu da ölüm kadar tehlikelidir” buyuruldu.”

* “Kadın, yanında mahremi olmadıkça ne sefere çıksın, ne de yanına nâ-mahrem bir erkek girsin.”

* “Kadınlara yolun ortasından gitmek yasaktır.”

* “Kadınlar ne selam verirler, ne de kendilerine selamı verilir.”

Alafrangada selâmdan başka kadının eli de öpülür. Garp medeniyetinin, âdâb-ı muaşeretine medhal ittihaz ettiği bu merasimden, mahiyetini istidlal etmek güç bir şey değildir. Balolarla yarıçıplak kadınları kucaklamak ise bu âdâb-ı muaşeretin müterakkî bir safhasıdır. Halbuki bir hadîs-i şerîfe göre müslümanlıkta kadınlar, birbirine bile bu derece temas ve yaklaşmaktan memnudurlar.

* “Hangi İcadın ıtriyattan bir şey sürünerek kokusunu neşr için erkeklerin olduğu yerden geçerse zâniyedir.”

* “Kadınların en hayırlı camii, evlerinin iç bucağıdır.”

* “Camilerde erkek saflarının hayırlısı ilk saftır. Kadın saflarının hayırlısı da son saftır. Onların ilk safı aksine safların sonudur.”

* “Mü’min, haremini ve muharremini kıskanır. Cenabı Hakk’ın kıskançlığı mü’minden de ziyadedir.”

Garp medeniyetinde kıskançlık hissiyatı, yükselmemiş insanlara yakışan bir tür noksanlık sayılır ki bu noktada İslam medeniyeti, Garp medeniyeti ile hiç yanşamaz.

“Bir beldede hicâb-ı zenân gayb olup yine

Bir yerde bâis-i cemâl ü fahr olur bu hal

Sübhâne men tehayyare fi sun’ihi el-ukûl,

Sübhâne men bi kudretihî yu’cizu el-fuhûl” diyen “Tercî-i Bend”in hakîm nâzımı Ziya Paşa merhum da bu farkı anlatmak istemiştir.

Son zamanlarda asliyet ve asaleti bozulmuş türedi Türkleri ne fena görünen müslümanlığın bu gibi hususiyetleri, aksine bizim nazarımızda iffet ve nezâhet hazineleridir.

Köstence’nin mâruf tabiplerinden Dr. Sarafidi, onbeş sene evvel (1913’lerde olsa gerek) bana;

“Türklerle çok vakit bir arada oturduk da iyi âdetlerini almadık…” demişti. İyi âdetleri nedir tarzındaki sorumu da :

“Meselâ nezâfetleri…” diye cevap verdi.

“Medeniyetin ölçüsü doktorlarca sabundur, hangi memlekette sabun sarfiyeti fazla ise uygar üstünlük o memleketin hakkıdır.” sözünü de ben bu kişiden işittim.

Doktorun söylediği nezâfet ise şüphe yok ki Türk’e, müslümanlığından gelmişti. İşte İslam dininde bir gusül farizası vardır ki müslüman-Türk’ün adını kirleten türedilere bugün şüphesiz bu fariza da bin senelik ağır bir yük gibi çekilmez görülür.

Halbuki İslâmiyet’in sayısız mefahirinden başka yalnız bir gusül meselesi bile akıl ve hikmeti huzûr-u ulviyetinde eğilmeye mecbur edecek bir kıymeti haizdir.

Arabistan’ın en susuz ve en ümmî bir memleketinden intişâra başlayan bu din, müslümanları ne kadar çok sebeplerle yıkatmak mecburiyetinde bulunduruyor. Buna şaşmak gerekmez mi?

Dininin kudretini bilmeyen gafilleri, düşünmeye davet ederim. (Yarın, sayı 19,13 Nisan 1928, sh: 1)

….Müslümanlık hiç bir kimseye doğal ihtiyaçlarından nefsini soyutlayarak dünyayı terketmeyi emretmez. Aksine, evlilik, “Ümmetimin çokluğu ile âhirette iftihar ederim.” diyen Peygamber Efendimiz Hazretleri’nin sevilen bir sünnetidir. Ve başka dinlerde olduğu gibi evlenmeyenler için İslam dininde hiç bir rüchan ve imtiyaz yoktur.

Demek ki dinimiz helâlinden istifade hususunda en küçük bir sınırlama konmasına bile taraftar olmamakla, tabiî ihtiyaçların hakkını inkâr etmediğini göstermiştir.

Tabiat-ı beşeriyetin başkalarına ait kadınlardan da hiç olmazsa oynaşıp gülüşmek tarzında istifâdeye saik ve mütemayil olmasına gelince; bu noktada en hâlis ve en serbest tabiatın istediği şey, herkesin başkalarından istifade etmesi velâkin başkalarının kendi harîminden ne az ne de çok istifade etmemesi merkezindedir.

Bu mürekkep arzunun olumsuz yönü, kıskançlık dediğimiz haldir ki bu da insanda gayet tabiî ve umumî bir histir. Bu hissin ta’dîlini iltizam eden Garp medeniyeti, herkesin, birbirine ait olan şehvanî hukuktan karşılıklı… kalbin hazzını ve ruhun şerefini rencîde eden bu manevî ezaya nefsini alıştırmak mukabilinde fazla maddî ihtiraslar temin ederek ve özellikle ruhu hırpalayan ve küçülten cihetin âdâb-ı içtimâiye halinde müştereken ve mütekâbilen herkese taksim ve tamîmi sayesinde önemini tahkike çalışarak Garp medeniyetinin yardımının eklenmesiyle beşeriyet için zevkine bakmak ve manevî zarara o kadar önem vermemek tarzında müsbet tarafı menfî tarafa galip ve muhdes bir sabit yol kabul edilmiştir.

Eğer işin içinde Garp medeniyeti gibi nüfuz sahibi bir vasıta olmasaydı, insanlıkta bu muhdes anlayış tarzı, kabul edenler için yüz karası sayılması derecesinden ileriye geçemezdi.

Hele nefsin hazzı meselesinden fedâkarlık ederek izzet-i nefis tarafına önem vermeyi tercih eden necîp ve nezîh İslam anlayışının gerektirdiği tesettürü suçlu ve kabahatli çıkarmak derecesinde dinsizlerin ve yavuz hırsızların cesaret durumu alması tasavvur bile edilemezdi.

İslâmiyet’in nokta-i nazarındaki ulviyet ve fazilet inkârı kabil olmamakla beraber insanın hürriyet çizgisi, diğerlerinin hukuk ve hürriyeti ile çatıştığı noktada derhal durmak gibi mazbut ve müteârif kurala da uygun olarak, şehvanî ihtiraslara verilen fazla hürriyetle iffet meselesinde herkesten birbirine karşılıklı ve kısmen hak çizilmesi suretinin mutazammın olmasından hâlî kalmayacağı anarşiye Müslümanlıkta müsaade edilmemiştir.

Serbest ve karma muaşeret hayatına heves edenlerin bir iddiası vardır.

Bu hayatta kimse kimsenin haremine fena gözle bakmaz. Ve fena bir duygu ile dokunmaz. O mahzurlar medeniyet âdabı ile eğitilmemiş, duygusu incelmemiş adamlar hakkında carîdir.

Binaenaleyh bu hayatta kimseden kimseye hak geçmesi ve hak hududuna kısmen tecavüz vâki olması mahzuru yoktur.

1813 numaralı “Karagöz” gazetesinden (1 Ağustos 1341/1925, sh: 3) vaktiyle bir yazı saklamıştım. Yeni hayât-ı muaşeret hakkındaki iddiaya açıklıkla tercüman olduğu için o satırları aynen buraya geçireceğim.

Okuyucularım, “Karagöz” gibi adi bir gazetenin yazılarına görüş dayandırılır mı demesinler! Çünkü söyleyen kim olursa olsun, yeni hayat erbabının görüşlerini açıkça söylüyor ve bunu dikkate şayan bir maharetle müdâfaa ediyor.

Bir de gerek yeni Türkiye’de ve gerek orasını taklîde heveslenen komşu muhitlerde en fazla intişâr eden “Karagöz” gazetesi olduğundan, yeni hayatta halk kitlesinin en fazla sözlerini dinlemeye rağbet gösterdiği bir yol göstericiye söz hakkı vererek onun sözleri üzerini görüş yürütmek kadar tabiî bir şey olamaz.

Önce halk basınından bahsedelim, sonra Türkiye’deki yeni filozofların sözlerini de münakaşa zeminine çekeceğiz.

“Ahlat’tan Armuda” başlığı altında bu meseleye dair yazdığı satırlarda “Karagöz” şöyle diyordu:

“Doğru laf ister misiniz? Biz çok fena zamanda dünyaya gelmişiz. Ya bundan 70-80 sene evvel gelmeliydik, yahut da bundan 20-30 yıl sonra; biz şimdi medeniyetle, yeni hayatla eski hayat arasında bocalayıp duruyoruz. Ama herkes için söylemiyorum. Daha çirkeften atlarken destur diyen ecinni meraklısı biçare erkeklerle sokakta gördüğü komşusuna yüzünü göstermemek için eteğini kaldıran zavallı kadınlar var. Bunların yola gelmesi için daha yıllar ister.

Benim dediğim şöyle yeni hayata giren veyahut girmeye hazırlanan gençler veyahut genç ruhlu yaşlılar da değildir. Bunlar ne büsbütün alafranga olabiliyorlar, ne de eski usul yaşayışta kalabiliyorlar. Böyle ikisi ortası yaşamak ne fenadır bilir misiniz?

Fakat ne olursa olsun dünya değişti. Herkes yavaş yavaş medeniyet yoluna giriyor. Ve yine doğrusunu isterseniz, hayata girince inceliyor. Daha insan oluyor. Gözü, etrafı başka türlü görüyor. Yani medenî oluyor. Tecrübesi kolaydır. Meselâ kadın diye evdeki aşçısı ile karısından, komşu hacı nine ile çamaşırcı Dudu’dan başka kimse görmeyen, evinde entari hırka giyip ayağına şiptik mercan terlikler geçiren başı takkeli bir adamı şimdiki, “mont” denilen kadınlı erkekli bir topluluğa getiriniz. Adamcağız karşısında ve etrafında bıngıl bıngıl, çırılçıplak hatun kişileri görünce önce utanır, kızarır, sıkılır, sonra nefs-i emmâresi galebe çalar; canlanır, şahlanır ve çoğa varmaz öyle bir hareket yapar ki hâlis muhlis bir ahlat olduğunu âleme isbat eder.

Fakat bir de bu hayat içinde yetişmiş bir adamı düşünün. O meselâ denize girer, çok güzel kadınlar görür, fakat bunu görmeye o kadar alışmıştır ki aklına ne şeytanın iğvâsı gelir, ne de nefs-i emmârenin sevdası. Sonra bu adam, meselâ bir salonda yine açık ve çıplak kollu hanımlarla vücut vücuda, göz göze, diz dize dans eder, fakat yine söylüyorum, vücudunun bir kılı titremez. Aksine kadına karşı olan zayıf daman böyle böyle idman eder, pişer, nefs-i emmâresi terbiye görür. Binaenaleyh yeni cemiyet hayatı dediğimiz hayat, hem eğlenceli hem rahat, hem de emniyetlidir. Geçen hafta bu hayatta pişen bir adam söylüyordu:

“Geçen gün bizim hanım, erkek aşçının yanına başı açık çıkmıştı. Canım sıkıldı. “Bir daha yapma dedim.”

Bu adam hatunu her akşam ahbaplarına çıkarır, dans ettirir, yalnız bırakırdı. Onun için merak ettim:

“Neden” dedim, “Herkese çıkarıyorsun ya!”

“Herkes başka. Benim çıkardıklarım, yeni hayatta yetişmiş, kadına hürmet etmeyi bilir insanlardır. Halbuki aşçı Tosun, kadını armut gibi yenen bir mahluk bilir, o başkadır o başka.”

“Ona hak verdim. Hakikaten bu hayatta pişmek, terbiye görmek, ahlatlıktan aşılı armut haline gelmek lazımdır.”

Yeni hayatta yetişmiş ve incelmiş adamları deniz kenarında “Üryan-püryan enfesü’n-nefâis kısmından güzel kadınların karşısında aklına şeytanın iğvâsı, nefs-i emmârenin sevdası” gelmeyeceği ve “Bir salonda açık ve çıplak kollu hanımlarla vücut vücuda, göz göze, diz dize dans ederken vücudunun bir kılının titremeyeceği” hakkındaki teminat iddialarını tekzip için aynı numaralı gazetenin aynı sayfasında neşrolunan:

“Ey kâri’, bilirsen, gel etme nâzı.

Mızrabı al hele, eline yahu!

Ben koşma söyleyim sen de çal sazı

Bülbüller tünesin teline yâhu!

*

Gördüğün güzeli zannetme kızdır,

İyine gelirse al, götür, sızdır.

Amma ki dul için bu işler vızdır,

Ve lakin dokunma geline yâhu!

*

Öylesi vardır ki… seçilmez aydan,

Bazısı binici, hoşlanır taydan,

Öyle bir sıçrar ki sanırsın yaydan,

Zemberek koymuşlar beline yâhu!

*

Kimisi caziptir bir güle benzer,

Kimisi kokulu, sünbüle benzer.

Kimisi şakraktır bülbüle benzer.

Bayılır bitersin diline yâhu!

*

Bu asrın kızları yamandın yaman,

Geçerse eline bir güzel aman,

Yangın çıkartırsın, davranıp heman,

Sakın ha basma sen piline yâhu!”

Manzumesini okumak yeterli ise de yeni hayat tellâllarının yalancılıklarını daha iyi yüzlerine vurmak üzere onlara diyeceğiz ki; insanın nefsî bir lezzet için… salonlarda dans ederken vücut vücuda, göz göze, diz dize gelmenin ne faydası vardır?

“Karagöz”ün dediği gibi böyle bir cemiyete yeni giren adam ilk önce “bıngıl bıngıl, çırılçıplak” kadınlardan utanır, kızarır, sonra alışır, yani utanmayı kaldırır. Çırılçıplak kadın ve erkeğin göz göze, diz dize, vücut vücuda gelmesinden maksat; incelmiş, medenîleşmiş dediği adamlarda olduğu gibi vücudun bir kılını titretmek midir, yoksa vücudu temelinden harekete geçirmek midir?

“Mont” hayatı icat edenler, kadınların erkekler üzerinde ve erkeklerin kadınlar üzerindeki etkisini izâle etmek ve iki cinsi birbirinden mütehassis ve mütelezziz olmayacak bir hâle getirmek için mi icat ettiler? Rica ederim insanı ahmak yerine koymasınlar?

Vakıa çok kadın görmek ve çok kere onlara temas etmek bir tür göz tokluğu husule getirir. Yeni hayattaki emniyet savunucularının mugalatası da bu kurala dayanır. Lakin burada dikkat olunacak gayet mühim bir nokta vardır ki kadın-erkek münasebeti yalnız açık saçık görüşmekten ve dans vaziyetindeki azanın temasından ibaret kalırsa bu halin tekerrürü cinsî eğilimleri teskin ve tatmin etmez, aksine körükler.

Kadın-erkek münasebetini bir merhaleye kadar götürüp orada durdurmak üzere ne kadar fazla tekrar etseniz, ne kadar fazla tenevvu’ ettirseniz bununla nefsinizi kandıramazsınız. Belki daha ziyade susatmış olursunuz. Eski bir Arap şairinin şu beyitleri çok; manidardır:

“Gözlerini kalbine öncü olarak

Kapıp salıverirsen, gördüğün şeyler

Seni huzursuz eder.

Öyle şeyler görürsün ki

Sen onların ne tamâmına kadir

Ne de bir kısmı hakkında sabredici değilsindir.”

Eski bir Türk şairinin de:

“Yetmez mi temâşâ-i cemâl? Elde sunarsın.

Ey âşık mahşerde buldukça yunarsın.”

Dediği gibi dünyada, bir kısmına muvaffak olduktan sonra onunla yetinip ilerisine gitmekten müstağni kalınmayacak bir şey varsa o da kadın-erkek temas ve yaklaşımıdır. Binaenaleyh yeni hayatta alışıklıkla, şeytan iğvâsının ve nefs-i emmâre sevdasının etkisinin kalmayacağı tarzındaki teminat davaları bâtıldır.

Evet, yeni hayatta çok kadın görmek ve çokları ile vücut vücuda oynaşmak alışkanlığı yüzünden cinsel eğilimlerde bir tür ülfet ve ünsiyet duygusuzluğu ve göz tokluğu husule gelmesi bir şart ile kabul edilebilir ki o da bu mukaddemâta, doğal sonuçlarının inzimâmıyla cinsî ihtiyaçlarda yeni hayat adamlarının hızını almış ve doyma noktasına gelmiş olması şartıyla…

Bu manaca alışıklıkta göz tokluğu bulunabilir. Halbuki bu suretle “mont” hayata iffet temin etmemenin, teminatsızlığı teminat yerine kabul etmekten farkı olamaz. Asri erkeğin kadınlara karşı gözü toktur, ne sayede; görüştüğü kadınlar sayesinde değil mi?

Görüşmediği kadınlar sayesinde görüştüğü kadınlara karşı gözü tok denilebilseydi, bunu hakikî teminat halinde kabul edebilirdik. Kadınlı erkekli sosyete hayatı savunucularından her zaman işitilen mugalatanın tahlili işte budur.

Karagöz’lü yazar bu hayatta hem emniyet, hem de eğlence var demiyor muydu? Bu iki tâbir, birbirini nakz için kifayet eder.

Hikâyedeki alafranga adamın aşçı Tosun’dan karısını kaçırmasına gelince; bunun nüktesini, herkese birbirinden ödünç istifade temin eden sosyete hayatına dâhil olmak için aşçı parçasının içtimaî mevkiinin müsait olmamasında aramalıdır…

Şu sözlerimi, alafranga muaşeret hayatı hakkında görüş yürütürken fazla sûizanna kapıldığıma atfetmeyiniz. Benim, “Dinî Mücedditler” adında, basılmış, velâkin nüshaları Türkiye’den muhaceretimizle âsî hükümetin eline geçerek neşrolunamamış bir eserim vardır. Tesettür meselesini o kitapta enine-boyuna tetkîk ederek kadın-erkek karmaşasındaki fenalıklara mani olan İslamî tesettür yerine o fenalıklara karşı yeni hayatta siyah bir tecâhül ve tegâfül sütresinin kâim olduğunu reddolunamayacak deliller, şehadetler ve itiraflarla ortaya koydum. (…) (Yarın, sayı: 20, 27 Nisan 1928, sn: 2-3)

…Namazları kaç vakit kılacağız?

Kaç rek’at kılacağız?

Ve nasıl kılacağız?

Bütün bunlar Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşılmaz. Hadisler de mütevâtir olmayınca ne yapacağız?

Beş vakitte kıldığımız namazların dinî zaruretlerimizden olduğunu hangi esaslara bina edeceğiz?

Hac nasıl ifa olunur?

Haccın icrasına ve sene içindeki özel günlerine varıncaya kadar bütün farz ve şartlarını Kur’ân-ı Kerîm’den mi anladık?

Orucun herkes için muayyen bir farz değil de fidye ile karışık bir farz olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarmaya çalışan yeni müctehitler (!) var.

Zekâtın ne olduğunu ve ne kadar verileceğini âyetlerden anlayarak tayin edemeyiz. Bu meseleler hakkında izahat veren hadîs-i şerifler de mütevâtirlerden değilse ne yapacağız?

İşte bütün bu şüphelerin köklerini icmâ-i ümmet keser. Biz, Asr-ı Saâdet’in ashâb-ı kiramın Peygamber Efendimiz’in arkasında kaç vakitte kaç rek’at namaz kıldıklarını, nasıl oruç tuttuklarını, nasıl zekât verdiklerini, hasıl hac ettiklerini ve bu hususta ulemânın icmâ ettiği noktaları nesilden nesile bizlere kadar ulaşan büyük bir tevatürle biliyoruz. Hem şüpheye mahal olmayacak surette biliyoruz. Çünkü Allah’a hamdolsun, dinimizin ahkâmı ziyâa, nisyâna veya tahrife uğramamıştır.

İslam dini kadar ahkâmı mahfuz ve mazbut bir din yoktur.

(mahfuz; hıfzolunmuş, saklanılmış, ezberlenmiş, hafızaya alınmış, krunup gözetilmiş, gizlenmiş, saklanmış)

(mazbut; zabtolunmuş, elegeçirilmiş, sağlam, yazılmış, kaydedilmiş, hatırda tutulmuş, derli toplu, muhâfazalı, korunmuş, belli, belirtilmiş)

Bunun için sarfolunan himmet akıllara hayret verir. Her asırda telif edilen binlerce fıkıh kitabını açarsanız İslam dini hakkındaki bilgilere ait olarak Asr-ı Saadet ve asr-ı ashaptan başlayıp asırların üzerinden akan muazzam bir tevatür nehrinin zamanımıza dayandığını görürsünüz.

Hem bu tevatür, yukarıda da söylediğimiz üzere alelade bir tevatür değil de her asrın havas ve münevverlerinin tevatürüdür. Onun için şimdiye kadar aklı başında olan her müslüman, dininin teessüs etmiş inançlarını, ahkâmını, gerekliği apaçık kaziyeler hâlinde biliyor ve bunları iki manasıyla tanımakta hiç bir şüphe ve tereddüte düşmüyordu. Bu suretle, havasın tevatürüne avamın ve daha münasip tâbirle umûmun malûmat veya tevatürünü de inzimam etmişti.

İcmâa dayalı şer’î ahkâmın böylece tevatüre dayanarak dinî zaruretler sırasına girmiş olanlardan herhangi birini tanımamak, istihfaf etmek, İslam dininin ahkâmından olduğu şüphe götürmeyen inkâr ve istihfaf etmek olduğundan müslümanlıkla telif kabul etmeyecek ve kalbin tasdikine aykırı ve zıt düşecek bir küfür sayılıyordu.

Zamanımızda dinsizlerin, hakkında âyet yoktur diyerek itiraza kalkıştıktan bir çok şeyler de hep bu kabildendir. Yani hakkında âyet olmasa bile bu ahkâmın dinde yazdığı başkabir yol ile, yani icmâ ve tevatür yoluyla sabit olmuştur, zaten hakkında âyet olması da İslam dininde mevcûdiyetine kanaat getirmek için lazım olacak değil miydi? İşte bu kanaat başka vasıtalarla hâsıl olmaktadır:

Nitekim tesettür-ü nisvân (Kadınların örtünmesi) gibi, teâddüt-ü zevcât (Bir kaç kadınla evlilik hali) gibi son asır dinsizlerinin tenkitine ve belki takbîhine mâruz olan meseleler de bu meyâna dâhildir. Yani bu tenkitler ve o tenkitçiler, İslam dinini tenkit ve takbihe yönelik olarak, bu dini hiss-i samimu’l-kalb tasdik etmek iddiasıyla kâbil-i telif olamaz. İtiraz edenlere sorarsanız “Hicap âyeti, ezvâc-ı tâhirâta mahsustur.” diyerek umumî surette tesettür-ü nisvânı kabul etmek istemezler. Teaddüt-ü zevcâtı da, hakkındaki âyetin adaletle meşrut olduğuna, diğer bir âyetin de zevceler arasındaki adaleti bozucu gibi gösterdiğini zannederek ilgaya çalışırlar. Onların gerek tesettür-ü nisvân ve gerek teaddüt-ü zevcât âyetleri hakkındaki iddiaları da hiç doğru değil ya, fakat şimdi tabiî biz burada onun isbatına girişmeyeceğiz.

Tesettür konusunu yukarıdan beri tetkik ediyoruz. Teaddüt-ü zevcâtı da bir sırasında irat ederiz.

Şimdi şunu söylemek istiyoruz ki âyetlerin delâletinden kaçamak noktaları arasalar da fayda vermez. Çünkü İslam dininde tesettür-ü nisvânın (Kadınların örtünmesi) da teaddüt-ü zevcâtın (Bir kaç kadınla evlilik hali) da vücûdu icmâ-ı ümmet deliline dayalı olarak münakaşa götürmeyecek surette malum olan dinî zaruretlerdendir.

Âyetleri kendi za’nlarınca te’vil etseler bile icmâı tevil edemezler. Buna hîle girmez. Usul-ü fıkıh ulemasının “icma, âyet ve hadîse takdim olunur.” tarzındaki kanaatlarının hikmetini ben vaktiyle anlayamamıştım. Zamanımızdaki dinsizlerin hüsn-ü niyete makrûn olmayarak bu meseleler hakkında kafaları karıştırmaya çalışmaları o kuralın hikmetini bana anlattı. Şimdi onlar, âyetleri eğip bükerek arzularına göre istedikleri kadar mana arasınlar. Beri taraftaki icmâ-ı ümmet açıklıklarına karşı nasıl çare bulacaklar?

Onlara kalsa Ramazan orucunu bile Kur’ân-ı Kerîm’in âyetine istinaden ilga ederek onun yerine fidye-i savm’ı ikâme edeceklerdi. Lâkin boşuna yorulmasınlar!

Ramazan orucunun farz-ı kati olduğundan müslümanların şüphesi yok ki Kur’ân-ı Kerîm’den, başka bir kaçamak yolu çıkarıp da onları şüpheye düşürmek kabil olsun! â

Ömürlerini Kur’ân-ı Kerîm’in lafız ve mânâları arasında geçiren ve Kur’ân-ı Kerîm ile beraber Peygamber Efendimizin kavlî ve fiilî sünnetlerini ashâb-ı kiramın telakki ve teamülünü göz önünde tutarak şer-i meseleler üzerinde icmâ ve ittifak ile görüş bildiren fukahâ tabakaları, bugüne kadar Kur’ân-ı Kerîm’deki fidye âyetini görmediler de âyet ve hadisleri uzaktan işiten bugünün ikibuçuk sahte müctehidi mi bunun farkına vardı?

Zaten icmâ-ı fukahânın kitap ve sünnete tekaddümünü ifade eden usul kuralının kaynağı da icmâ ehlini teşkil eden ulemâ ordusunun kitap ve sünneti daha iyi görmüş ve anlamış olmaları hakkındaki tabiî kanaat değil midir?

Kitâbullah’ın nurundan istifade kabiliyeti herkeste bulunamadığından gözü ve kalbi kararmış olanlar Kur’ân-ı Kerîm’i bile kendilerine dalâlet vesilesi yapabilirler. Kitâbullah’ta fena kalblerin hüsranını arttırmak özelliği de vardır. Nitekim şu âyet-i kerîmeler de buna işaret eder:

“Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifa ve rahmettir. Zalimlerin ise yalnızca ziyânını arttırır.” (İsrâ/82)

“Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan bir kısmı der ki: “Bu sizin hanginizin imanını artırdı?” İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler. / Kalblerinde hastalık (kâfirlik ve münafıklık) olanlara gelince (bu sûre) onların murdarlığına murdarlık katar. Onlar artık kâfirler olarak ölürler.” (Tevbe/124-125)

İcmâ-ı ümmete çok büyük kıymet veren usul ulemâsı, Kur’ân âyetleri üzerinde aykırı içtihatlar yapmaya kalkışarak dinî ahkâmın müslümanların kalbindeki yerlerini sarsmak isteyenlere karşı büyük keramet göstermiştir. Çünkü bedbahtlar, âyetlerde kaçamak ittihaz ettikleri içtihatlarını icmâda yürütemezler. Artık bu sefer de icmâın hüccet-i kat’iyye olduğunu kabul etmeye kalkarlar. Lakin onu da kimse dinlemez.

Alafranga ilmî zihniyet erbabının en büyükleri ile matbuat üzerinde münakaşa yaptım. Münakaşada da “Tevatür, kat’î beyyine olur mu?” diyenleri, istatistiğe kıymet verirken manukla alay edenleri gördüm, irfan ve zekâ seviyeleri çok yüksek olmakla beraber henüz, mantığı ve tevatürü bilmiyorlardı.

Şayet tevatür, esbâb-ı ilimden mâdut ve hüccet-i kat’iyye sayılmazsa, meselâ; Paris’e gitmeyen bir adamın; Paris’in varlığı hakkındaki kati kanaati hangi ilmî sebebe dayanacaktır?

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmiş olduğunda şüphe edilebilir mi? Ve bugün birisi çıksa da bunu şüpheli göstermeye çalışsa kimse dinler mi?

İşte icmâ-ı ümmet ile sabit olan ve dinî zaruretler sırasına giren dinî bilgilerimiz de böyledir. Bunların içinde öyleleri vardır ki mütevâtir bulunmadığı ve icrası vücup mertebesine çıkmayan sünnet kabilinden olduğu halde, İslam dininde mevcudiyeti icmâ-ı fukahâ ve müslümanların tevatürü ile kat’iyyet kesbetmiş dinî zaruretlerden olduğu için esasını inkâr edenler kâfir kabul edilir. Ezan, hitan, nikâh sünnetleri gibi. (Yarın, sayı: 22, 25 Mayıs 1928, sh: 2-3)

 

Kaynak:Mustafa Sabri Efendi – Hilafet ve Kemalizm

 

Google Aramaları

  • süphane men tehayyare fi sul ihil ukul

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*