Son Haberler
Anasayfa » Genel » Kanuni’nin Bir Gazelinin Düşündürdükleri /

Kanuni’nin Bir Gazelinin Düşündürdükleri /

Kanuni'nin Bir Gazelinin Düşündürdükleri
Hay huydan fariğ ol alemde insanlık budur
Pendini guş eylegil murun Süleymanlık budur
Her kime kılsan nazar sen anı senden yeg bilüp
Görme kendü kendözün zira ki şeytanlık budur
Her ne kim sana sanursun san anı kardaşına
Filhakika sözünü guş it Müselmanlık budur
Akıl isen istedügün iste ahir sendedür
Gayr yirden ister isen bil ki nadanlık budur
Nefse hazzın ey Muhibbi virmegil hayvan-sıfat
Zabt-ı nefs it arif ol alemde insanlık budurı
Muhibbi

1- “Zevk ü safa içinde çalıp eğlenenlerin gürültüsünden çekil, alemde insanlık budur. Karıncanın öğüdünü dinle, Süleymanlık budur. ”

Gerçekten bilgece görüş ve düşünceler dile getiren bir tefekkür şiiri karşısındayız. Söyleyenin sıradan bir kimse değil, Kanuni (H. 900-974/ M. 1495-1566) gibi Türk tarihinin en büyük ve en uzun ömürlü devletine,hem de onun hemen her bakımdan zirveye yükseldiği bir devirde kırkaltı yıl boyunca hükmetmiş bir cihan sultanı olması, bu sözlere ayrı bir mana derinliği kazandırıyor. Konuşan, dünyanın en değerli cismani nimetlerini elde etme imkanına sahip olmaktan başka,milyonlarca insana hükmetmesi dolayısıyla İlahi hakimiyetin yeryüzündeki temsilcisi sayılan itibar, muzafferiyet gibi pek çok manevi lezzetleri tatmış; doğu ve batı ülkeleri üzerine defalarca sefere çıkıp savaşlardan zaferle dönmüş.. Tezkiretü’ş-Şuara yazan Kınalı-Zade Hasan Çelebi (H. 953-1012/ M, 1546-1604)’nin cümleleriyle söyleyecek olursak:

“…mevla-yı mülaki’l-Arabi ve’l-Acem, gıyasu’l-vera, melazü’l-ümem, hamiyü beyzeti’l-İslam,ra’iyü ru’at-i kaffeti’l-enam kudvetü selatini’ l-meşarıkı ve’l-megarib, hafizü’d-dini’ l-mübini bi’n-nasril-etemmi ve’l-cündi’l-galib… naşirü’l-kavanini’s-sultaniyyeti aşirü’ l-havakıni’ l-Osmaniyyeti, es-sultan ibni’ s-sultan es-Sultan Süleyman Han “2 (Arap ve Arap olmayan hükümdarların efendisi, halkın yardımcısı, ümmetlerin sığınağı, İslam millet ve ülkesinin koruyucusu, bütün insanların idarecilerinin gözeticisi, doğu ve batı sultanlarının reisi, galip ordu ve kusursuz bir yardımla İslamiyet’in koruyucusu… Sultani kanunların yayıcısı, Osmanlı padişahlarının onuncusu, sultan oğlu sultan Sultan Süleyman Han)..

Diğer taraftan, gerek kendi iç aleminde ve çevresinde, gerekse dış dünyada aşk, şefkat, gazap, hırs, şehvet, kıskançlık, düşmanlık, intikam, pişmanlık ve vicdan azabı… gibi sayısız duyguların taşmasına, menfaat çatışmalarına, iktidar mücadelelerine şahit olmuş ve nihayet muhtemelen ihtiyarlığın da tesiriyle, şu bilgece anlayışa ulaşmış:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi”
beytiyle başlayan meşhur gazelinden naklen:
“dünyada bir nefes sağlıktan daha büyük bir devlet yoktur..

Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır; dünyada Hakk’ın birliği gibi bir mutluluk ve O’na itaat, ibadet gibi sonsuz bir dost olamaz.. Madem ki bu yiyip içip eğlenmenin, sefahatin sonu fenadır, yokluktur, o halde onu bırak… Ömrün kum sayısınca olsa bile, bu feleğin şişesi içinde bir saat gibi gelmeyecektir. Ey Muhibbi, ey dostum, eğer huzur bulmak istersen, dünyayı terk et.”
İşte söz konusu ettiğimiz gazelinin başında şairin, muhatabına olumlu bir emirle, “Zevk u safa edenlerin, çalıp eğlenenlerin gürültüsünden çekil; insanlık budur” demesinden, onun gerçek insanlığı sefahati terketmekte gördüğü, muhalif manasıyla, hiçbir sınır ve ölçü tanımadan beden ve benliğinin isteklerini tatmin etmeyi hayatının esas gayesi kabul eden egoist kimseleri insanlık şerefinden mahrum saydığı anlaşılıyor. Akıl, fikir ve kalbin de, kararsız kalmamaları ve manen serseri olmamaları için, asli vazifelerini ihmal ederek, dünya ehlinin çıkar üzerine dönen eğlence ve mücadeleleriyle meşgul olmamaları gerektiğine işaret ediyor.

İnsanlığın bilinen tarihi boyunca dinler ve hukuk sistemleri, ferdin akıl, şehvet, gazap gibi yaratılıştan sınırlandırılmamış olan temel güçlerinin pratikte sebep olabileceği taşkınlık ve zulümleri engellemek için birtakım emirler, yasaklar koymuş; her türlü ihtiyacın bu sınırlı serbest hareket sahası içinde karşılanmasını istemiş, aksi davranışta bulunanları cezalandıracak müeyyideler getirmiştir.

İnsanın bütün hayatını düzenleyici hükümler ihtiva eden İslamiyet’te, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi önceki semavi dinlerden veya beşeri düşüncelerden farklı olarak dünya-ahiret, madde-mana, beden-ruh dengesi sağlanmış, her birine önemi nispetinde değer verilmesi istenmiştir. Kur’an’da, Hz. Muhammed ümmetinin vasat (orta, mutedil), bir ümmet kılındığı bildirilir (2/143). Buna göre, nefis ve beden, insanı istenilen hedefe ulaştıracak bir binek gibidir. Gemsiz, dizginsiz biçimde serbest ve başıboş bırakılan bir binek nasıl sınırı aşarak binicisini uçuruma atarsa, kötülüklere aşırı derecede meyilli olan nefis de, akıl ve iradeyle disiplin altına alınmadığı takdirde, sahibini öyle felakete sürükleyebilecek bir iç düşmandır. Neticede cezaya sebep olacak şeylerden sakınmak, gerçekten insanın kendi öz varlığını sevmesinin, ona acımasının gereğidir. Onu kayıtsız-şartsız serbest bırakmak, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendi kendine zulmetmek demektir. Şu halde, yeme, içme, eğlence gibi hayatın her sahasında ve safhasında anormalliklerden kaçınarak dinin tespit ettiği sınırlara, ölçülere uymak lazımdır.

Kanuni’nin şiirini İslami öğretiler doğrultusunda izah etmemizin sebebi, onun eserini bu inanç sistemine bağlı olarak vücuda getirmiş olmasıdır. Naa’tlarında Hz. Peygamber’e büyük bir saygı ve sevgiyle bağlı olduğu görülen Muhibbi, bu tür şiirlerinden birinde ona şöyle hitap ediyor: “Sen İslam nuruyla alemi aydınlatmasaydın, bu dünyayı baştan başa zulüm ve sapkınlık kaplardı.

“Nefsin senin bineğindir, ona yumuşak davran”; “İslam’da ruhbanlık yoktur.”; “Senin en zararlı düşmanın iki yanındaki nefsindir.” mealindeki hadisler, bir taraftan yeme, içme, istirahat, evlenme gibi ihtiyaçlarından mahrum ederek nefse eziyeti yasaklarken, diğer taraftan, onu tamamıyla kendi isteğine bırakmanın da insan için felaket olacağını bildirir. Orta ve doğru olan yol, aynen bir binekten binicinin faydalandığı gibi, öğretilen sınırlar içinde nefsin ihtiyaçlarının karşılanarak, onun akıl, kalb ve ruhun kumandası altında idare edilmesidir. Muhibbi bu konuda diyor ki:

İctinab eyle şerr etme fikrin hayr ola
Akl verdi Hak sana akı karadan seçesin

Meşhur mutasavvıf şair Aziz Mahmud Hüdayi (H. 950-1038 / M. 1543-1628)’de Muhibbi’nin incelediğimiz gazeline yazdığı nazirede, gerçek sultanlığın, nefis ifritinin boynuna ibadet halkasını bağlayıp, akıl vezirine riayet olduğunu anlatır:

Tavkı-ı taat bağlayıp ifrit-i
nefsin boynuna
Asaf-ı akla riayet kıl
Süleymanlık budur3

Tabiatüstü bir hakim gücün varlığına inanmayan, hayat ve ölümü tesadüfi bir oluş bitiş sayan, davranışlarından dolayı bir mükafat ve ceza göreceği inancından mahrum bulunan kimselerin, beşeri müeyyidelerden korunabildikleri oranda, benliklerinin isteklerine taparcasına çıkar ve nazlarının takipçisi olacakları tabiidir.. Kur’an, hak ve hakikatı “kalbleriyle kavramayan, gözleriyle görmeyen ve kulaklarıyla duymayanların hayvanlar gibi, hatta onlardan daha aşağı olduğunu” (7/179) bildirir.

Matla’ beytinin ikinci mısraında, “Karıncanın öğüdünü dinle, Süleymanlık budur” diyen Sultan Süleyman, insanın yaş, ilim, mevki ve servetçe ne kadar büyük olursa olsun, gurura kapılmadan, halkın bilgi, seviye ve kazanç bakımından en küçük bir ferdinin dahi öğüdüne kulak vermesini, hiç kimseyi hor görmemesini tavsiye ediyor. Şair burada, Kur’an’ın Neml Suresi’nde nakledilen karınca ile, Hz. Süleyman’ın kıssasına telmihte bulunuyor. Bilindiği gibi saltanatı insanlara, cinlere ve hayvanlara şamil olan Hz. Süleyman’ın mucizelerinden biri de, kuş dilinin kendisine öğretilmiş olmasıydı. Hz. Süleyman, bir seferi esnasında ordusuyla karınca vadisinden geçerken, dişi bir karınca, diğer karıncalara şöyle seslenmişti: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin, yoksa Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi çiğneyebilir.” Allah’ın bir lütfü olarak hayvanların dilinden anlayan Hz. Süleyman, karıncanın bu sözü üzerine gülümsemiş (27/18,19) ve onun kendisi ve ordusu hakkında kötü düşünmemesinden hoşlanmıştı. “Karıncanın sözünü dinle, Süleymanlık budur” tavsiyesinde “mur” (karınca) gerçek manada düşünülecek olursa, mısradan şu çıkarılabilir: “Süleyman Peygamber gibi idaren altında bulunan bütün varlıkların öğütlerini dinle, hiç birini hakir görme, onların haklarını gözet. İdare ettiğin insanların haklarını gasp ve ihlal etmek şöyle dursun, bir karıncanın çiğnenmesine, zararsız hayvanların eziyete uğramasına dahi izin verme. ”

Pekala, matla’ beytinin ilk mısraında ifade edilen “Zevk ü safa edenlerin çıkardığı gürültüden çekil” tavsiyesiyle, ikinci mısradaki “karıncanın öğüdünü dinle” sözü arasında nasıl bir münasebet var?
Bir tefsire göre, karıncanın diğerlerine içeri girmelerini emretmesinin sebebi, onların Süleyman Peygamber ve ordusunun ihtişamını görerek, Allah’ın kendilerine olan nimeti hakkında inkara düşmelerine ve teşbihlerini unutmalarına engel olmaktı.4 Şair, bu şekilde insanın kendi küçük aleminde istifade ettiği nimetleri unutarak mükellefiyetlerini ihmal etmemesi ve dış alemde üstüne vazife olmayan işlerle uğraşmaması gerektiğini söylüyor. Karınca, edebiyatımızda aczin, aynı zamanda iktisat ve büyük gayret sahibi olmanın, Süleyman ise kudretin timsali sayılmıştır. “Süleyman’ın karıncanın öğüdünü dinlemesi”, mecaz ve istiare yoluyla, bir idarecinin gurura kapılmadan, yaşları, iş ve mevkileri ne kadar küçük olursa olsun, mes’uliyeti aitında bulunan bütün insanların öğütlerine kulak vermesi, şikayetlerini dinlemesi, ihtiyaçlarını gidermeye çalışması manasını ifade eder. Emri altında bulunanlardan bir çoban gibi sorumlu olduğuna inanan bir amirden de ancak bu inanç istikametinde davranması beklenir. Nitekim Muhibbi, bir başka şiirinde kendi gönlüne hitab ederek, adalet ve iyilik etmeyen sultanın iki alemde de muradına eremeyeceğini belirtir ve der ki:

“Zavallı insanları karınca gibi ayak altında çiğnetme.
Süleyman dahi olsan saltanat rüzgar gibi geçer”
Mur gibi paymal itdürme gel miskinleri
Saltanat giçer Süleyman dahi olsan hemçü bad

İslamiyet’teki “iyiliği emretme, kötülüğü yasaklama” esası ve Hz. Peygamber’in “Din nasihattir.” 5 hadisi gereğince, Müslüman milletlerde öğüt vermek ve dinlemek, dini bir mükellefiyet olduğu için, pek çok ebeveyn, alim, devlet adamı, evladını, öğrencilerini, ordusunu, milletini başarı ve mutluluğa sevketmek gayesiyle dini, ahlaki, siyasi ve sosyal konulara dair öğütler vermiştir. Çeşitli mevzulardaki bilgi ve öğütleri derleyen bu tür eserlere “pend-name” veya “nasihat-name” denir.

“Karıncanın öğüdünü dinle, Süleymanlık budur.” sözünü, Osmanlı Devleti’nin her bakımdan zirveye ulaştığı bir devirde Kanuni gibi yarım asra yakın süreyle saltanat sürmüş bir şair sultanın söylemiş olması, onun sorumluluk anlayışı konusunda fikir vermesi itibarıyla çok manalı bir hadisedir. Esasen bu, onun kendisi gibi büyük bir hükümdar ve şair olan babasından, ayrıca dindar ilim adamlarından aldığı terbiyenin, insanlık adına memnuniyet verici sonucudur. İslamiyet’in en büyük hedeflerinden biri de “Kur’an ahlakı”nın müşahhas örneği olan Hz. Peygamber vasıtasıyla insanlığı şefkat, merhamet, tevazu, adalet gibi faziletlerle Allah’ın razı olacağı seviyeye yükseltmektir. “Benim bir karıncaya görklü nazarım var” diyen Yunus Emre (H. 648-720 / M. 1240-1-1320-1), bir başka şiirinde İslamiyet’in insana kazandırdığı bu ince ve yüce ahlakı belirtirken, Hak yolcusunun bir karınca, yani hırs yüzünden yolda kalabileceğine de işaret eder:6

Canım erenler yolu inceden inceyimiş
Süleyman’a yol kesen şol bir karıncaymış

Nitekim, Kanuni’nin karıncayı bile incitmekten çekinmek gibi ince bir düşünceye sahip olduğunu gösteren güzel bir anekdot nakledilir: Padişah, sarayın bahçesindeki bazı ağaçların kurumasına sebep olan karıncaların imha edilmesinin mahzuru olup olmadığını Şeyhülislam Ebussuud Efendi (H. 896-982/ M. 1490-1574)’ye şöyle sorar:
Dırahta ger ziyan etse karınca
Zararı var mıdır anı kırınca
Şeyhülislam manzum suale manzum cevap verir:
Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca
2. “Her kime baksan, onu kendinden daha iyi bil ve kendini (büyük) görme. Çünkü şeytanlık budur, (kendini üstün görmektir).

İlk beyitte gerçek sultanlığın karıncanın öğüdünü dinlemek olduğunu belirten şair, bu beyitte o fikrini açıklarcasına, muhatabına, gördüğü herkesi kendisinden daha üstün bilmesini tavsiye ederek, insanlar hakkında iyi zanda bulunmayı ve kibirlenmekten sakınmayı öğütlüyor. Topraktan yaratılan ademoğluna tevazuun yakışacağını işaret ederek, kibir ve gururun İlahi rahmetten kovulmaya sebep olan şeytani bir sıfat olduğunu söylüyor.

İnsanların kardeşçe, huzur ve barış içinde yaşamasını hedefleyen İslamiyet kibir, bencillik, gıybet, haset, kusur araştırma, lakap takma, alay etme… gibi cemiyet hayatında düşmanlığa, bozgunculuğa sebep olacak her türlü kötülüğü yasaklar; güzel huylarla ahlaklanmayı emreder. Akıl ve dince övülen güzel huylardan biri de tevazudur. İslam ahlakı gereğince insan; bilgi, güzellik, iyilik, zenginlik gibi sıfatları sebebiyle kibre, şımarıklığa kapılma, ibadetine güvenme tehlikesine karşı, herkesi kendisinden daha iyi bilmeli, kendisini büyük görerek, kimseye hor bakmamalıdır. Zira Allah’ın rıza ve gazabı, kişinin kalbinde ve amelinde gizlidir. Kişinin ummadığı bir tavır, söz veya davranışı, ona Allah’ın hoşnutluğunu kazandırabileceği gibi, önemsemediği bir fiili de İlahi gazab çekmesine sebep olabilir. Ayrıca, Allah’ın velilerinin, kulları arasında gizli olduğu da düşünülmelidir. Kendisinin ve başkalarının sonunu bilemeyen insanın, ibadetine, iyi işlerine güvenerek kurtuluşundan emin olması, gaflet ve sapkınlık içinde gördüğü kimselerin de şimdiki haline bakıp onların felaketine hükmetmesi, aslında dinin “korkuyla ümit arasında bulunma” prensibine aykırıdır. Bu itibarla, “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil”; “İl yahşi, men yaman; il buğday men saman”; “Kepenek altında er yatar” gibi atasözlerimiz, her zaman ve insanın kıymetini bilmeyi, hiçbir şeyi ve kimseyi küçük görmemeyi tavsiye eder. Kendini beğenmenin ve üstün görmenin zararlarından biri de, başkalarının bilgi, tecrübe ve güzelliklerinden mahrum kalmaktır. “Ben diyeni irşad mümkün değildir” sözü, gururlu kimsenin bu hastalıklı ruh halini tespit eder.
Şair, burada da yine Kur’an’da nakledilen bir kıssaya daha telmihte bulunuyor: Bilindiği gibi, şeytan, ateşten yaratıldığı için topraktan yaratılan insandan daha üstün olduğunu ileri sürerek, Allah’ın emrine karşı gelmiş ve Hz. Adem’e secde etmekten kaçınmış; bu şekilde büyüklenmesi yüzünden İlahi rahmetten kovulmuştu (7/11-13). Muhibbi, böylece şeytan gibi büyüklük taslamanın ve Allah’ın emrine muhalefetin insanın hüsrana uğramasına sebep olacağını belirterek, muhatabına veya bizzat muhatap aldığı kendi nefsine gururdan sakınmayı tavsiye ediyor. Sultan Süleyman, başka bir gazelinde mal ve mevkiyle gururlanıp övünmemeyi ve alçak gönüllü olmayı şöyle öğütlüyor:

Mal ü caha gırre olma deme yoktur ben gibi
Sür yüzün yere tevazu ehli ol damen gibi
Sakın aldanma eser bir gün muhalif rüzgar
Kibr ü kini terk kıl germe göğüs yelken gibi
Hz. Peygamber, azametin Allah’a ait bir vasıf olduğunu, büyüklenmeye kalkan kimseyi O’nun alçaltacağını bildirerek, insanları bu kötü huydan sakındırır. İslami telkin ve terbiyeyle yetişenler; “Ben demek şeytan işidir.” düşüncesiyle, kendilerinden bahsederken “biz, aciz, fakir, bendeniz.” gibi tevazu belirten sözleri tercih ederler. Ancak burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, gururla ağırbaşlılık ve ciddiyet, tevazuyla zillet, şeklen birbirine benzemesine rağmen, mahiyetçe farklı huylardır ve birbirine karıştırılmamalıdır. Müslümanlık, inananların birbirlerine karşı alçak gönüllü ve merhametli, inkarcılara karşı ise izzetli bir şekilde davranmasını ister; gururlu kimseye karşı onurlu davranmanın da bir sadaka olduğunu bildirir.

3. “Kendin için ne düşünür ve istersen, onu kardeşin için de iste. Hakikaten sözümü dinle, Müslümanlık budur. ”

Şair, bu beyitte Hz. Peygamber’in : “Nefsim (kudret) elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kul, kendisi için istediğini komşusu (yahut kardeşi) için de istemedikçe iman etmiş olmaz”7 mealindeki hadisine telmihte bulunarak İslamiyet’i; “Kişinin kendisi için düşündüğü ve istediği şeyi kardeşi için de istemesi” olarak tarif ediyor.

Hakikaten, Kur’an inananları kardeş ilan eder ve müminlere; “‘Kardeşlerinizin arasını düzeltin.” emrini verir (49/10). “Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildiğini”8 bildiren Hz. Peygamber’in bu konudaki pek çok hadisi de, bize İslamiyet’in en büyük gayelerinden birinin insanlığı ahlakça mükemmelleştirmek olduğunu gösterir.. Güzel ahlakın en büyük esası ise, “kendisi için istediğini başkası (kardeşi) için de istemek”tir. Dikkat edilirse görülecektir ki, dinin yasakladığı şeylerin en önemli sebebi, ferdin başkasının hakkını gözetmeden, sadece kendi çıkarını düşünerek isteğini tatmine çalışmasıdır. Çünkü insan yaratılıştan en çok kendisini sever; herkese ve her şeye kendisine faydası oranında değer verir; hatta Allah’a inanmadığı ve ibadet etmediği takdirde, kendi arzusuna ve zevkine taparcasına bağlıdır. Her ne kadar başka şeylerle gerçek maksadını gizlemeye çalışsa da, onun bütün davranışlarının, yaşamasının asıl gayesi, kendi çıkarını temin ve arzusunu tatmindir. İnsanın davranışlarında, “menfaatleri çekici güç” manasındaki şehvetin ne kadar tesirli bir kuvvet olduğu yeni bir keşif değildir. İslamiyet, “nefs” denilen kuvvetin akıl ve iradeyle disiplin altına alınarak terbiye edilmesini, bütün ihtiyaçların, tayin ve tespit ettiği “serbest hareket sahası” içinde giderilmesini ister ve insan için en büyük gaye olarak “zevk” i değil, “Allah rızası”nı gösterir. Bencilliğin değişik görüntüleri olan cimrilik, gurur, kıskançlık gibi huyları yasaklayarak, iyilik, cömertlik, diğergamlık, misafirperverlik gibi güzel huylarla ahlaklanmayı emreder.

4. “Eğer akıllı isen, istediğini kendinde ara. Başka yerde ararsan, bunun cahillik olduğunu bil. ”

Bu beyitte, Sultan Süleyman’ın başarı ve mutluluk için akıl, ilim, şahsi gayret ve iradeye çok önem verdiği görülüyor. Ona göre, akıllı insan ne istiyor ve arıyorsa, onu kendisinde arayıp bulmalıdır. Hayatta başarısızlığa uğrayan, zayıf iradeli ve tembel kimseler, becerisizliklerinin sebebini kendilerinde değil, başka şeylerde ararlar. Halbuki akıllı insan, nasıl ve nerede hata ettiğini araştırarak, ona göre tedbir almaya çalışır.

Akıllı insan, gerek dünyevi, gerekse ebedi saadetinin sebebinin kendisinde olduğunu bilir. Kişinin başarı ve mutluluğu kendi iradesine, çalışmasına bağlıdır. Hedefe ulaşmanın icaplarını yerine getirmeyen şahsın başarısızlığının sebebi, kendisidir. Kendisine acımayan, kendisine yardım etmeyen, kendi halini iyileştirmeye çalışmayanın durumunu kim değiştirebilir? Bir bakımdan kişinin en büyük dostu da, düşmanı da kendisidir. Başarı ve mutluluğunu kendi dışındaki şeylerde arayan, yitiğini kaybettiği yerin haricinde arayan adam gibidir. Tanzimat devrinin meşhur şairi Namık Kemal (1840-1888)’de, “Kişiye bir işte iyiliğin ancak kendinden geleceğini, başkasının yardımı lazımsa, başarıdan ümidi kesmek gerektiğini” söyler:
Sana senden gelir bir işe ancak dad lazımsa
Ümidin kes zaferden gayrıdan imdad lazımsa

Bu beyitte ayrıca, hadis olarak rivayet edildiği gibi mealen de hadis sayılan ve Hz. Ali (H. 598-40/ M. 661)’nin sözü olarak nakledilen: “Kendini bilen Rabbini bilir” sözüne telmih edildiği düşünülebilir. Kanuni devrinde tasavvufa karşı ilginin artmasına rağmen, Muhibbi’nin şiirlerinde de tasavvuf kültürü görülmekle beraber, derinliğine bir tasavvufi tefekkür veya heyecanın olduğu söylenemez. 9

5. Ey Muhibbi, nefse zevk aldığı şeyleri hayvan gibi verme. Nefsini tut, idaren altına al, arif ol, alemde insanlık budur.

İlk iki beytin açıklaması sırasında da temas ettiğimiz gibi, semavi dinler ve beşeri kanunlar, insanın akıl, şehvet, gazap gibi yaratılıştan sınırlandırılmamış olan kuvvetlerini koydukları emir ve yasaklarla nizam altına alır. Çünkü sınırsız bir hürriyet, yeryüzünde hakikat, adalet ve fazileti hakim kılmak isteyen dinin gayesine aykırıdır. Ancak aklı başında olmayanlar ve hayvanlar, mükellefiyetten bağışlanmıştır ki, hayvanlar yaratılıştan sınır içine alınmıştır. Yaratıkların çoğundan şerefli kılınan insan ise, yeryüzünde başıboş bırakılmamış, aklı sebebiyle imtihana tabi ve bütün işlerinden sorumlu tutulmuştur..

İnsanın, hakkında pek az şey bildiği ruhu “Rabbin emrinden” (17/85) olması dolayısıyla, onun İlahi tarafını, kötülüklere aşırı derecede istekli olan nefsi (12/53) ise hayvani yönünü teşkil eder.
İnsan, emaneti sahibine vereceği zamana kadar ruhu, aklı ve iradesiyle benliğine hakim olmak, onu yasaklanmış olan şeylerden korumakla mükelleftir. İnsan, kendisine verilen akıl nimetiyle hayvanlardan üstün olduğundan, onun “insanlığı”, ancak aklının gereğini yerine getirerek irfan sahibi olması ve nefsini nizam altına almasıyla mümkündür.

Hayatlarını Kur’an’ın hükümleri ve Hz. Peygamber’in sünneti doğrultusunda düzenlemeye çalışanlar, akıl ve kalblerini nefislerine hakim kılabilmek için, yeme, içme, uyku, konuşma gibi her türlü ihtiyaçlarını gidermede sınırı aşmaktan kaçınıp, her hususta dinin emrine uymaya gayret ederler. Bilhassa bir kılavuz gözetiminde ve belirli usul dahilinde, gönül yoluyla Hakk’ın rızasını kazanmayı hedefleyen mutasavvıflar, yeme, uyuma, konuşma gibi ihtiyaçlarını asgari seviyeye indirerek nefislerini terbiye etmeye, ruhlarını arındırmaya çalışırlar. İrfan ise, okuyup bellemekle elde edilen ilimden farklı olup, Allah’ın istediğine ve yolunda çalışanlara verdiği kalb bilgisidir.

Kanuni’nin bu gazeli, gerek kendi devrinde, gerekse kendi asrından sonra takdirle karşılanmış, mesela Aziz Mahmud Hüdayi (1543-1628), Nazim (1643-1723),10 gibi şairler tarafından tanzir edilmiş; Şeref Hanım (1808-1861) ise Nazim’in naziresini tahmis etmiştir.11

Bu fikri ve öğüt verici şiir, bize gerçek insanlık, sultanlık ve Müslümanlık esaslarını bir kere daha hatırlatıyor. Bu esasların başlıcaları; ilim irfan sahibi olmak, öğüt dinlemek, alçak gönüllü ve diğergam olmak, nefse hakimiyet, sefahati terk etmek; cehalet, kibir ve bencillikten kaçınmaktır.

* Celal Bayar Ünv. Fen-Ed. Fak., Türk Dili ve Edebiyatı Böl.-Manisa

DİPNOTLAR:
I)Muhibbi Divanı, Doç, Dr. Coşkun Ak, Ank. 1987, s. 290
2)Kınalı-zade Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şuara, (Haz. Dr. İbrahim Kutluk) Ankara, 1989, c. 1 s. 94-100
3)Ziver Tezeren, Aziz Mahmud Hüdayi, İstanbul, 1987, s. 86.
4)Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 6, s. 135.
5)Müslim, İman, 1
6)Dr. Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı (İne.) Ankara, 1990,s. 116.
7)Buhari, İman, 6
8)Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 381
9)Kanuni’nin edebi şahsiyeti konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Prof.Dr. Amil Çelebioğlu, Kanuni Sultan Süleyman Devri Türk Edebiyatı, İstanbul, 1994, s. 34-45
10)Divan-ı Nazim, İst. 1257, s. 372
11)Divan-ı Şeref Hanım, İst. 1292, s. 83-84/Yusuf Mardin, Şair Şeref Hanım, Ank. 1994, s. 181

Google Aramaları

  • kanuninin mustafaya öğütleri
  • haim nahum cocuklari
  • asaf g?ven sanayi sitesi
  • kanunini halk içinde gazelinde genel olarak anlatılmak istenen
  • kanuninin oğluna öğüdü
  • kanuninin öğütleri
  • kanuni\nin mustafaya öğütleri
  • kibri kini terk et germe göğüs
  • yavuz sultan selim şiiri bil ki nadanlık budur

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*