Son Haberler
Anasayfa » Genel » KEMALİST DEVRİMLER

KEMALİST DEVRİMLER

Kemalist DevrimlerTürkiye ‘Avrupa’dan farklı’ olduğunun çok uzun süredir farkında. Köklü bir medeniyetten geldiği için de, kendisine ‘Sen kimsin?’ diye sorulduğunda, ‘Ben Avrupalıyım’ demesinin mümkün olmadığının, ya da dese bile kendinden başka hiç kimseyi kandıramayacağının da artık bilincinde. Ancak Türkiye, çocukça bir inatla, kendisini gerektiği şekilde değiştirebilirse ‘Avrupalı (gibi)’ olabileceğini zannetmekten de vazgeçmek istemiyor.

Bu tuhaf tavırda, Türk halkının uzun yıllar boyunca, Avrupalı gibi giyinmesi, Avrupalı gibi traş olması, Avrupalı gibi yemesi ve Avrupalı gibi içmesi durumunda kapıdan içeri buyur edileceği hayaliyle yaşatılmış olmasının çok önemli bir payı var. Konuya bu açıdan bakıldığında da, Türkiye’nin Kemalist kesiminin anlamsız takıntılarının aslında hazin bir hayal kırıklığının sonucu olduğunu fark etmemek de epey zor.

Türkiye’nin ‘medeniyet ithali’ macerası artık öylesine acıklı bir hal aldı ki, Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı Batının içerisindeki pek çok entelektüel, ülkeyi Avrupalı yapacağı zannedilen devrimler konusundaki ezberleri bozduğunda, Türkiye bunları duymak bile istemiyor. Başka ülkelerdeki ‘Batılılaşma’ projelerini ‘Batılı’ bir gözle değerlendiren Huntington, aynı yaklaşımla Türkiye’yi ele alarak kendimize söylediğimiz yalanları (hem de çok basit birkaç ifadeyle) geçersiz kıldığında da buna benzer bir durum yaşanıyor. Örneğin, Türk halkına sürekli farklı kültür ve medeniyetler arasında bir ‘köprü’ olduklarının söylendiğini belirten Huntington, köprü olmanın aslında pek de övünülecek bir şey olmadığını ifade ediyor.

Köprünün, iki muhkem ve bağımsız varlığı birbirine bağlayan, ancak birbirine bağladığı her iki varlığın da bir parçası olmayan sun’i
bir yapı olduğunu belirten Huntington, Türk liderlerin ülkelerini’köprü’ olarak nitelendirerek aslında ‘kararsız’ bir ülke olduklarını kibarca teyit etmekte olduklarını belirtiyor.

Huntington’ın bu tespiti, Türkiye’nin uluslararası ilişkileri ile ilgili yorumları ile bir arada değerlendirildiğinde, bu durumun vahametinin boyutu netlik kazanıyor. Şöyle ki, Türkiye’nin, Türki cumhuriyetler konusunda kendine biçtiği abi rolünü oynaması mümkün değil. Orta Asya’da hakim bir rol oynamasının önünde de engeller var. Türkiye İslam ülkeleriyle de
yakınlaşamıyor, çünkü Atatürk’ün mirasını terk etmeden bunu yapması mümkün değil. Bir başka SAMUEL HUNTINGTON deyişle, Türkiye’nin Orta Asya ya da Orta Doğu’da ‘merkez ülke’ (ya da merkez ülkelerden biri) haline gelmesi bugün itibariyle mümkün görülmüyor. Türkiye’nin Avrupa’dan da ‘medeniyetinin farklılığı’ nedeniyle dışlanıyor olması bir yana, birliğe dahil edilecek dahi olsa bu durum onu Batı medeniyetinin bir ‘üye ülkesi’ yapma adına yeterli olmayacak. Bütün bunlardan ötürü, Türk liderleri ülkelerini ‘köprü’ olarak tanımlıyor ve bunu (sanki çok matah bir şeymiş gibi) sürekli tekrarlıyorlar.

Huntington kendimize söylediğimiz başka yalanları da (yine bir Batılı gözüyle) geçersiz kılıyor. Kitabında Orta Doğu hakkında yaptığı kimi yorumlardan, şekle dayalı olması yönüyle sürekli eleştirilen cumhuriyet dönemi inkılapları konusunda ilginç çıkarsamalarda bulunmak mümkün.

Örneğin, Türkiye’nin Avrupalılaşma konusundaki en büyük takıntısı kıyafet konusu olsa da, Orta Doğulu müslümanların Batılı gibi giyinmelerinin Huntington’ın pek de umrunda olmadığı açık.
Huntington, kıyafete odaklanmanın yanlışlığına işaret etme adına, Orta Doğunun herhangi bir yerinde kot pantolonlar giyip, kola içen yarım düzine genç adamın, gün içerisinde kıldıkları iki namaz arasında bir Amerikan uçağını vuracak bir bomba da yapabileceklerini belirtiyor.

Huntington’ın örneğini bu şekilde vermiş olması kimi müslümanları rahatsız edebilecek olsa da, giyim kuşama endeksli bir Batılılaşma hareketinin bir Batılının gözünde pek de bir anlam ifade etmediğini gösterme adına fazlasıyla yeterli. Huntington bu örneği verdikten sonra, Amerikalıların da yıllardır Japon malı arabalar, televizyonlar ve çeşitli elektronik ürünler kullanmakta olduklarını, ama bu durumun onları Japonlaştırmadığını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Bütün bu örnekleri verdikten sonra da, Batılı olmayan toplumların Batıya ait ürünler kullanarak Batılılaşabileceklerine inanmayı ‘safça’ bir yaklaşım olarak değerlendiriyor.

Huntington’ın harf inkılabı hakkında söyledikleri de ezber bozucu nitelikte. Huntington, Türkiye’nin Latin alfabesine geçişinin sadece Batı ile entegrasyon kaygısıyla gerçekleştirilmediğini, Arap harflerini de yasaklamak suretiyle yeni nesillerin geçmiş dönemin yazınıyla ilişkisinin tamamen kesilmesinin hedeflendiğini belirtiyor.

Huntington’ın geçmişi yok sayan ve sıfırdan medeniyet inşa etmeye kalkan liderlerin başarısız olmaya mahkum oldukları konusunda söyledikleri hatırlandığında, harf inkılabının olmasa bile Arap harflerine karşı takınılan tutumun Batılılaşmayı değil, kimliksizleşmeyi doğuracağı gerçeği de çok daha belirgin bir hale geliyor. Bu noktada, Huntington’ın ‘Eğer Batılı olmayan toplumlar modernleşmek istiyorlarsa, bunu Batılılar gibi değil, tıpkı Japonya gibi, kendi yöntemleriyle, kendi gelenek, kurum ve değerlerini kullanarak ve geliştirerek başarmak zorundalar’ şeklinde ifadelerini tekrar hatırlamak gerekiyor. Çünkü burada konu sadece ‘Batı ile uyumlu’ olduğu kabul edilen ve uzun yıllardır dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya’nın hala kendi alfabesini kullanıyor
olması değil. Asıl konu, Japonya’nın ‘Batılı’ değil, ‘Batı ile uyumlu’ kabul edilmesi.

Türkiye, Batılılaşma serüvenini, ‘Batı ile uyumlu olma’ değil, doğrudan ‘Batılı olma’ üzerine bina etti. Bu nedenle de, Batılı olmayan kültür ve medeniyetini ortadan kaldırmaktan başka bir opsiyon bırakmadı kendisine. Bu dönüşümü gerçekleştirmeye soyunan kadro, sosyoloji eğitimini görmüş, ya da genel anlamda sosyal bilimlerden nasibini almış da değildi. Bu nedenle de, Türk halkının toplumsal dönüşümü, Adolf Hitler ya da Benito Mussolini gibi diktatörlerin iktidarda olduğu bir dünyada, katı bir bürokrasi bünyesinde ve askeri emir-komuta zinciri anlayışı çerçevesinde yukarıdan-aşağıya gerçekleştirilmeye çalışıldı. Amaç Avrupa ile uyumlu olmak değil, bizatihi Avrupalı olmak olduğundan da, sadece Avrupa’ya ait olan şeylerin yeni nesillere öğretilmesiyle kalınmadı, geçmişe ait olan herşey de öcü ilan edildi, yasaklandı ve kendilerine Batılı olmaları emredilen kitlelerin bu emre itaat etmek suretiyle Batılı olup çıkabilecekleri zannedildi.

Bugün itibariyle medeniyet ithali öngören uygulamaların işlevsel olup olamayacağı konusu akademik çevrelerde tartışılmıyor bile. Dahası, Türkiye, Kemalizmi, medeniyet dayatması içeren uygulamaların başarısızlığı konusuna bir örnek olarak siyasal bilimler literatürüne kazandırmış durumda. Ancak bütün bunlara rağmen, sanki dünya Türkiye’den ibaretmiş gibi yapmaya, yakın tarihimizi hiçbir eleştiriye meydan vermeden milli eğitimin üretim tezgahlarında yeni nesillere aktarmaya ve bu şekilde sorunlarımızı daha da içinden çıkılmaz hale getirmeye hala devam ediyoruz. Yıllar süren bu süreç boyunca körpe dimağlar, bir alfabenin iyi, diğerinin kötü olduğunu, bir başka deyişle, alfabelerin iyi-kötü ekseninde değerlendirilebileceğini öğreniyorlar.

Latin harfleri kullanarak Batılı olduğunu zanneden miniklere, Avrupalıların Arap rakamları kullanmakta oldukları bilgisi de elbette verilmiyor. Sonuç itibariyle de, ‘Sen kimsin’ sorusuna verdikleri cevaplarla kendilerinden başka hiç kimseyi ikna edemeyen yığınların ezberleri, Türkiye’nin her türlü sosyal, politik ve hatta ekonomik sorununda tekrar karşımıza çıkıyor.

Medeniyetler Çatışması-SAMUEL HUNTINGTON

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*