Son Haberler
Anasayfa » Genel » Lozan ve İngilizler

Lozan ve İngilizler

Lozan ve İngilizlerKemalcilerin, hilâfeti ve Osmanlı Devleti’ni feda ederek büyük devletlerden, Harb-i Umumî mütarekesinin son senelerinde Türklere en ziyade muarız görünen İngiltere’nin “Lozan” Kongresi’nde desteğini kazanmak üzere daha evvelden gizli bir pazarlık yapmış olmaları hakkında bende bir kanaat vardır ki…

İzmir’i, Edirne’yi Türkiye’ye iade ve ecnebi imtiyazlarını ilga hususunda Anadolu’da Yunan ordusunu bozmakla büyük devletlere karşı Umumî Harp’teki mağlubiyetimizi de galibiyete dönüştürmesi pek ziyade uzak olan Kemalci hamasetten ziyade… lehinde bir dayanak olması lâzım gelen bu büyük hiyaneti keşfetmek için ince bir ileri görüşe lüzum yoktur. Hatta bu gizli pazarlığın bazı diplomasi ifadelerinden sızan ifşaat ve itiraflarına bile tesadüf edilir.

Lozan Kongresi son bularak murahhasların memleketlerine avdetini müteakip Avam Kamarası’nda bu mesele konuşulduğu sırada mebuslardan biri; “İngiliz tarihinde böyle bir inhizam (basılıp ezilme, bozulma, askerin bozulup dağılması) siyaseti geçmemiştir. Türkler, harpte İngilizlere galip gelselerdi bundan fazla müsaadelere mazhar olamazlardı.” diyerek konferans kararlarını İngiliz menfaati hesabına tenkit etmişti. Hariciye müsteşarı bu itiraza kısaca şu cevabı verdi:

“Bu meseleyi kadîm Türk devleti ile şimdiki Türk devleti arasındaki farka dikkat etmek suretiyle muhakeme ediniz. Şimdi o millî bir devlettir.”

Bu muhtasar cevabın manası derindir. Ve bu derin mananın kısaca ifadesi de şimdiki Türk devletinin bir İslam devleti olmadığından yani İslam hilâfetini haiz olmaktan sarf-ı nazar ettiğinden ibarettir.

İngiltere’nin en büyük kazancı işte bu noktadadır demek isteniliyor. Yoksa Türkiye millî devlet olmakla İngiltere’nin Harb-i Umumî’deki galibiyet hakkından feragat etmesi ve harpten evvelki vaziyetine nisbetle biraz da üste vermesi lazım gelmez.

Lozan sulhunun, hakikaten araştırmaya ve düşünüp taşınmalara muhtaç esrarı vardır. Bu esrar perdelerini yalnız elamet-i muhakeme ile, yalnız mantık kuvvetiyle parçalanıp maverasına nüfuz etmek mümkün iken kaziyye olarak akl-ı selim sahipleri ve hakikat takipçileri için, bu muammanın halline yardım edecek delil ve emareler ve itiraflara da sahip olmak güç bir şey değildir.

Büyük devletler tarafından “Sevr Muahedesi” nde yerin dibine geçirilen Türkiye’nin “Lozan Muahedesi” ile birdenbire şahikalara çıkması, mağlup iken galibiyet semalarında takla atması, asırlardan beri süren kapitülasyonları üzerinden kaldırıp atması sihir midir, keramet midir, yeni Türk peygamberinin! bir mucizesi midir?

Mustafa Kemal ordusunun Yunan ordusunu Anadolu’da mağlup etmesi Kemalistlerce ne kadar büyütülse yine bu zaferin, “Lozan” kazancına nisbetle bacağı çok kısa kalıyor.

Sakarya kenarından başlayıp İzmir sahilinde nihayet bulan bu muzafferiyetin tesirinin Atina üzerinde hissolunması bile çok uzak bir ihtimal iken bu zaferin İtalya’yı, Fransa’yı, Büyük Britanya adasından İngilizler’i korkutması, yumuşatması, Ankara kuvveti önünde baş eğdirmesi nasıl mümkün olmuştur?

Harb-i Umumî arkadaşları olan Bulgar, Avusturya-Macaristan ve Almanya devletleri ile birlikte Türk’ü de mağlup ederek, yine Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kumanda ettiği ordulara istinat eden Türkiye hükümeti, Mondros mütarekesi ile emana düşüren ve Boğazları açtırıp İstanbul’a kadar giren İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar nasıl oluyor da yalnız başına kalan Türk’ün son hamlesi önünde hepsi birden aczini izhar etmeye ve üstünlüğünü teslim ederek çekilip gitmeye mecburiyet hissediyorlar?

Lozan masasının başında, neticelenen bir harbin silâh arkadaşlığı vazifesini ifa etmiş bir milletin mümessili ve şahsen sevdikleri Venizelos’u susturup Türk murahhasına üst perdeden söz söylemek ve isteklerini sıralamak fırsat ve selâhiyetini veriyorlar?

Dostlarına düşmanlık, düşmanlarına dostluk mükâfaatı tevdi eder gibi bir vaziyet alıyorlar?!

İngiliz ve Fransız siyaseti ne kadar vefasız olsa da bu mertebe gafil ve kendi menfaatlarını bu derece gayr-i müdrik olamazdı.

Yok yok, gaflet ve hamakat, İngiliz ve Fransız hariciye nazırlarının ağzını, dilini sağır İsmet Paşa’nın Lozan meclisinde sebebsiz bağladığına zâhip olanlardadır.

İ’tilâf Devletleri, Kral Kostantin’e temayül göstererek Venizelos’tan yüz çevirdiği için Yunan milletine ne kadar gücenmiş olsalar, yine Umumî Harp’te Almanya ile birleşerek ve boğazları kapatarak harbin uzamasına sebep ve kendilerine büyük engel olan Türk milleti ile onları bu vaziyete sokan İttihat ve Terakki ye ve İttihat ve Terakkinin istihalesi halinde bulunan Kemalistlere kızdıklarından daha fazla kızamamaları gerekir.

Özellikle İ’tilâf taraftarı olarak Yunan milletinin, kadrini bilmediğine kızdıkları Venizelos’a Lozan’da kendileri de bir tekme vuracak değillerdi ya! Sesini zamanın ahengine uydurarak “Yaşasın Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırmakla halli mümkün olmayan bu muammaları aklı başında kalan her Türk’ün ve Türkiye ile alâkadar olan her müslümanın düşünmesi ve bu soruları kendi kendine sorması lazım gelir.

Halbuki bu sözler, her kerameti kendilerine isnat ederken şımardıkça şımaran Kemalistler tarafından kâfi derecede ifşa edilmiştir. Bu şımarıklık vesikalarından bir kısmını tetkik etmekte olduğumuz konuların aydınlanmasına yardımcı olmak üzere bu makamda aşağıda zikr ve irad ediyoruz:

“Yeni Türkiye ve Âlem” başlığı ve Ağaoğlu Ahmet imzasıyla 524 numaralı “Milliyet” te yazılan baş makaleden: (30/7/1927).

“Biz Asyaî, oto-teokratik, mağlup, esir bir devletten, beş sene içinde Avrupaî, halkçı, demokratik, galip, hür ve müstakil bir devlet çıkardık! Bu hayır-bahş Herkül ameliyesi nasıl yapıldı? Uzaktan ve yakından bakanların aynı derecede gözleri kamaşıyor, akılları şaşıyor, başları dönüyor!”

Ve gerçekte, Lozan sulhnamesinin yeni Türkiye’ye temin etmiş olduğu bu uluslararası istiklal, Türkiye’nin tahakkuk ettirmiş olduğu mucizelerden birisi değil midir?

“Unutmamalıdır ki kapitülasyonlar rejimi ta Fatih zamanından beri devam ettiği gibi, Lozan kongresine kadar vaki olan hiç bir beyne’l-minel konferasta da Türk murahhasları Avrupa murahhasları ile müsavi telakki edilerek masa başına oturmuş değildiler. Devletin kuvvetli zamanlarında dahi Türk murahhasları Asyaî bir devletin murahhasları muamelesine maruz kalmışlar ve ikinci derecede önemi haiz olmuşlar. Tarihte ilk defa Lozan Konferansı’ndadır ki Türk murahhasları Avrupa mümessilleri ile müsavi olarak masa başına oturuyorlar ve işte bu masa üzerindedir ki, Fatih zamanından beri devam eden o menhus (uğursuz, kötü, meş’um) kapitülasyon zincirlerini milletin ve devletin boynundan alıp parçalıyorlar!

“Ve buna Türk ne zaman muvaffak oluyor biliyor musunuz? “Hasta Adam”ın ölüm hükmü verildiği günün ferdasında, mağlup Türkiye’nin her tarafı istilâya uğradığı, bütün zinde cihazları elinden alındığı, hükümeti hükümdarı düşmanlarla birleşerek kendisine hiyanet eylediği devrin nihayetinde!”

Yağma yok Ağaoğlu Ahmet adındaki kör dalkavuk!

Herkesi de kendin gibi kör mü zannediyorsun?

Düşmanlarla birleşerek Türkiye’ye hiyanet eden hükümet ve hükümdarın, bu hiyaneti menfaatleri hesabına irtikap ettiği İngilizler, Fransız ve İtalyanlar da kendilerine bu derece hizmet eden dostlarını düşmanlarına çiğneterek İstanbul’dan kaçmaya mecbur olacak derecede aciz ve Lozan’daki son hüküm mevkiini muhafaza ederken de yine hep dostlarına rağmen düşmanlarını muzaffer çıkaracak derecede hesabını ve pusulasını şaşırmış olabilir mi?

Makaleden nakle devam edelim:

“Bu hadise yeni Türkiye’nin tahakkuk ettirmeye muvaffak olduğu mucizelerden, efsanelerden en mühimi, en anlaşılmayanı değil midir? Unutmamalıdır ki Umumî Harp esnasında İ’tilâf Devletleri, yani Fransa, İngiltere, İtalya ve bütün müttefikleri, Türkiye’yi kendi aleyhlerinde olarak görmeyi kapitülasyonların ilgasına tercih etmişlerdi. Türkiye’nin müttefikleri bulunan İtalya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ise ittihat ve ittifaka rağmen, kapitülasyonların aynı ilgasını düşmanlar ile beraber ve onlar kadar şiddet içeren bir lisanla protesto etmişlerdi. O derecede ki dost ve düşman devletler kapitülasyonlara kıymet ve ehemmiyeti veriyorlardı!

“İşte bu dost ve düşman devletlerdir ki, bu defa yine müttehiden ve müttefikan aynı kapitülasyonları bütün teferruatı ile beraber lağvetmeye mecbur kalıyorlar!”

Acaba neden mecbur kalıyorlar?

Harb-i Umumî’deki dost düşman, yani galip ve mağlup devletlerin hepsi birden yeni Türkiye’nin önünde niye mağlup ve mecbur kalıyorlar?

“Mağrur Lord Gürzon, ilk kere olarak eğilmek ve teslim olmak mecburiyetini hissediyor!”

Neden, acaba neden?

Galip İngiliz murahhası, mağlup Türkiye murahhasının önünde bedavaya mı eğildi?

Bu eğilme her halde Türkiye ricalinin Gazi Hazretleri’ne (!) arz-ı tazimat mahiyetinde olmamaktadır!..

“Ve kimin önünde! Dünkü bir mağlûbun, Sevr’de hayatına nihayet verilmiş ve tedfin merasimi icra edilmiş bir ölünün önünde!”

Lord Gürzon’un karşılıklı razı oluş hali, bu ölünün toprağına hürmeten vuku bulmuş olmasın!?

“Bütün bir an’aneye, bütün bir zihniyete, bütün bir beşeriyete karşı icra edilen bu ameliyeyi yapanlar yeni Türkiye’yi vücuda getiren aynı rehberlerdir:

Yani Gazi ve İsmet Paşa ile arkadaşları!..”

Ha ha! Anlaşıldı: Kocaman devletlerin eğilmesi Mustafa Kemal’in mavi, İsmet’in kara gözlerine karşı olmuş?

“Asırlardan beri devam eden kapitülasyon zincirleri parçalanıp atılıyor. Ve Türk devletini Avrupa devletleri ile müsavi ve hem-hukuk olduğu esası resmen bütün devletler tarafından kabul ve tasdik olunuyor. Yalnız dört sene evvel bunun böyle olacağını birisi çıkıp da iddia etmiş olsaydı, divanelik değilse bile hiç olmazsa hülyaperestlikle tavsif edilirdi?

Fakat işte bugün bu, muazzam ve tarihî bir hakikat ve bir vakıadır.

“Dâhi rehberlerin önderlikleri ile bu vakıayı tahakkuk ettirmeye muvaffak olan Türk milleti için diğer ve nisbeten daha pürüzsüz ve daha az karışık olan sahalarda da aynı derecede muvaffakiyetler ihrazı hiç de uzak sayılmamalıdır. Zira yapılan ameliye, mahiyeti itibariyle bir değildir. Ve muhtelif teferruatı arasında sıkı bir alâka ve ahenk mevcuttur.

Lozan sulhnamesinin esaslarını telkin eden ruh ne idiyse, şahsî saltanatın ve hilâfetin ilgası, cumhuriyetin te’sîsini, medenî kanunun kabulünü ve sonunda bütün yapılmış ve yapılmakta bulunan değişikliklerin icrasını ilham eden de odur!

“En kuvvetli olduğu zamanlarda kapitülasyonları kabul eden bir devletten zayıf gözüktüğü bir zamanda aynı kapitülasyonları herçi-bâd-âbâd (ne olursa olsun) kaldırmaya kalkışabilmesi için bu devletin maddî ve manevî bünyesinde mühim ve derin değişikliklerin vâki olması lazım değil midir?”

İşte Ankara cephesinde mühim bir mevkii haiz olan bir adamın imzasıyla ve tam itina ile “Milliyet” gazetesinde neşrolunan ve yeni Türkiye hükümeti kurucularının methini hedef alan bu makale kadar onları itham edecek parlak bir itiraf vesikasını insan arasa bulamaz.

Makalenin bütün belâğatıyla yeni Türkiye hesabına övündüğü ve hayretler celbetmeye çalıştığı noktaya, ey okuyucu, sen de parmağını iyice bas!

İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar gibi Harb-i Umumî’de Türklere ve müttefiklerine galip gelen en güçlü devletlerin, savaştan sonra sulh masasının başında idama mahkum bir mağlup sıfatıyla karşılaştıkları Türklere en kuvvetli devirlerinde ve hatta galip geldiği muharebeler neticesinde bile edegeldikleri müsaadeleri ibraz etmeleri için işin içinde bambaşka bir sebep bulunması ve gayet esrarengiz bir manevra çevrilmiş olması lâzım geldiği gibi, bu manevrada Türkler’in kazanmış ve müsaedatı ibraz eden büyük devletlerin kaybetmiş olmaları ihtimali de yoktur. Çünkü Türklere karşı harp meydanında kazanarak İstanbul’a kadar giren bu devletler, sulh masasının başında akıllarını ve menfaatlarını kaybetmiş olamazlar.

Yunan ordusunun Anadolu’dan çekilmeye mecbur olmasına müsavatta kalmak manasından fazla bir mana atfederek Türkiye’nin Yunan’a galip geldiğini kabul etsek bile, hasseten Yunanistan’a nisbetle kazanılan bu galebenin mükâfaatını aslından çok büyük bir faizle, Türkiye’ye karşı galibiyetleri söz götürmeyen diğer bütün devletlerin de ödemeye mecburiyet duymaları hiç bir akıl ve mantığa, siyaset ve menfaat mikyasına sığmaz.

Büyük devletler, Lozan muahedesinde Türkiye’ye verdikleri bol bol müsaadata (müsâadelere, muavenetlere, izinlere) mukabil elbette verdiklerinden daha mühim olarak acaba Türkiye’den ne aldılar?

Hakikaten, galibin mağluba vermesi ve verdiğinden çok fazlasını almaması gayr-ı kabil olduğu cihetle galip devletlerin bu anlaşmada mutlaka Türkiye’den çok büyük şeyler almış olduğuna hükmedilmek lazım gelmez mi?

Özellikle Türkiye’ye açıktan verilen menfaatlar karşılığında onlardan alınan şeylerin gizli tutulması, tavizlerin önemini kat kat artırmakta; akıl ve mantığı cidden meraka düşürmektedir.

İşte bu büyük muammayı zaman çözmüştür. Ve suret-i halle nazaran, gerçekte meselenin işin başında gizli tutulacak kadar mühim olduğu tahakkuk etmektedir.

Sulhun aktinden biraz sonra; Türkiye’de altıyüz senelik hilâfetle, bin senelik İslâmiyet’in ilga olunmasından ve şimdiye kadar yeryüzünün kutupları derecesinde hiç bir kâşifin eli yetişemeyen İslam haremlerinin nâmahremlere açılmasından anlaşılıyor ki;

Yeni Türkiye hükümeti, Umumî Harp’te yenildiği devletlerin önüne kendi devletinin ve milletinin mukaddesatını atarak; yani en zalim galiplere en sefil mağlupların verebileceği şeyleri vererek; milletlerin vatanlarını ve mevcudiyetlerini tehlikeye atan muharebelere kadar girişmeyi göze alıp son gaye olarak muhafazasını düşündükleri manevî varlıklarından Türk milleti hesabına feragat ederek milletin Umumî Harb’e iştirakinin tazminatını ödemiş ve Türk’ün mazisine ve müstakbeline alçaklık verecek olan bu yüz karasını kapatarak işin içinden yüz akıyla (!) çıkmış görünmek üzere devletlerden biraz da üste almış!

Şimdi dikkat ettiniz mi, Ankara murahhası İsmet’in Lozan sulh kongresinde büyük devletlerin murahhaslarına kafa tutar ve âleme çalım satarcasına takındığı vaziyetle Mustafa Kemal’den aldığı talimat mucibince sulh alışverişinde oynadığı role ve gösterdiği marifet ve maharete!…

Koca kahramanlar!, bir taraftan hilâfet hükümetini ve bizzat halifeyi İngilizlere satılmış göstermekle lekelemeye çalışırken asıl kendileri devletin hilâfetini, İslam kanunlarını, milletin dinini ve tarihini İngilizlere, Fransızlara ve İtalyanlara satmışlar.

Memleket satmak iftirasıyla kıyas kabul etmeyen bir hakikat olmak üzere kendileri memleketin ruhunu ve namusunu satmışlar.

Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?

Özellikle halife ve hükümet hakkında, memalikini (memleketlerini) İngilizlere sattılar diyerek Mustafa Kemal şirketinin yaptığı hokkabaz yaygaraları akıl ve mantığın kabul edemeyeceği ve hilâfetin sübûtuna şahit olduğu bir müfteri efsanesi mahiyetinde bulunduğuna nazaran bu müfteriler; memleketin namusu ile beraber milletin akıl ve mantığını da yok pahasına satmışlardır. Öyle olmasa para ile satın aldıkları Türkiye’den İngilizleri hangi kuvvet çıkarabilirdi?

İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların ve sâir devletlerin İstanbul’dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir.

Kemalistlerden biraz para ile, daha ziyade zorla aldıkları Musul’da bakınız İngilizler nasıl yerleşmiş oturuyorlar!

Denizlerin hakimi olan İngiliz’in elinden iç karadaki Musul’u kurtarmaya kadir olamayan Kemalist kuvveti, açık boğazların bitişiğinde bulunan İstanbul’u nasıl kurtarabilirdi?

Acaba İngilizler İstanbul’u bırakıp giderken onu kendilerine satan adamlardan paralarını geri almaya da vakit bulamamışlar mıdır?

Bu sıralarda başbâyi’ Halife Vahidüddin de hazır Türkiye dışında bulunduğuna nazaran İngilizler, paralarının karşılığında rehine olarak kendisini niçin zabt ve tevkîf etmediler?

Diğer İ’tilâfcı bâyi’ler de İstanbul ve Türkiye kıymetindeki İngiliz liraları ceplerinde bulunduğu halde İttihat ve Terakki firarileri gibi Avrupa’nın lüks şehirlerinde ve mükellef otellerinde safa sürmeyi bırakıp da Arabistan çöllerinde ve Balkan kayalıklarında oturmak istemeyi neden tercih ettiler?

Hangi tarafa bakılsa sokak politikacılarının süprüntü propagandalarından ibaret olduğu görülen iftira tozu dumanı arasında dinini, namusunu pazara çıkardıkları Türk milletinin “memleketini satmak efsaneleri” ile de akılları üzerlerine heva oyunu oynayan hokkabazların oyunlarının mahiyeti Türkiye’de ve İslam âleminde tamamen anlaşıldıktan sonra; hâlâ bu oyunu ara sıra tekrar etmekten utanmayan kalemi ve vicdanı nasırlaşmış yazarlar Türkiye’de bulunduğu gibi Türk milletinin aklı üzerinde oynanan bu hava oyunlarının Türkiye dışındaki komisyoncu şubeleri de gazete adı verdikleri kepazelik yaftaları ile daima bu hava ve iftira oyununu tekrar ederek mültecilerin arkasından “Vatanlarını satanlar” diyerek ürerler.

Türkiye’deki müfteriler darağaçları sayesinde yüzlerine tüküren bulunmayacağından emin olarak maskaraca oyunlarına devam edebildikleri halde hâriçteki maskaralık şubelerinin hayasızlıkta güvendikleri dayanak noktaları, Türk milletinin aklı ile istihza edebileceği veyahut Türk milletinde aldata aldata akıl bırakmadıkları hakkında kanaat-ı tâmmeleridir.

Onun için Türk milletine bu adamların yaptığı sürekli hakareti hiç kimse hiç bir millete yapmamıştır ve hiç bir milletin, aklı ile oynanılmak hakaretine Türk milleti kadar tahammül ettiği görülmemiştir.

Selânik’i kâbe-i hürriyet ittihaz eden Jön-Türklerin Türk aklı üzerine oynadığı büyük hava oyunları, Bosna-Hersek’e kadar uzanan Osmanlı Rumeli’nin Türkiye hesabına başını yedikten sonra da bugün hâlâ o zamanın Selanik’te ve Manastır’da çıkan “Silah” ve “Süngü” gazetelerinin demdarlığını yapmak ve hatırasını ihya etmek üzere Batı Trakya’da kalan bir avuç Rumeli Türkü’nün aklını karıştırmak vazifesi ile mükellef bir Kemalist gazetesinin yine o meş’um hava oyunlarına devam ettiği ve eski baykuş nameleri ile tarihin tekerrürüne tercüman olduğu ibret gözü önünde görülmekte ve milletten de eskisi gibi yine bir ses işitilmemektedir. Eski baykuş döküntüsü de aynı gayeye vâsıl oluncaya kadar habis nefesler sarfetmektedir.

Muhaliflere isnat ve iftira edilen vatan satmak cürmü ile Türk milletinin namusunu ve dinini satmaktan ibaret olarak Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından bilfiil işlenen cinayet arasında bazı Kemalistlerin iddiasına nazaran şöyle bir fark vardır ki; güya büyük dâhinin Türkiye’de yaptığı dinsiz hareketler ve münafıklıklar, Avrupa devletlerini aldatmak için siyaseten icrası lazım gelen muvakkat şeylermiş.

Hatta Lozan muahedesindeki müsaedat-ı düveliyenin iç yüzüne dair benim burada yazdığım şeyleri de belki bu Kemalistler kendi fikirlerinin ve iddialarının te’yîdi mahiyetinde telakki ederler.

Buna inanan müslümanlara gelince; onların bunu üşenmeden muhakeme edecek aklı olmadığı gibi Avrupalılar, aldatma meselesinin aslı çıkmaz da, buna intizar ederken bir gün kendilerinin canı çıkarsa Avrupa’da bu adamların, kaybedilmiş olacak hakikî bir din ve imanı da yoktur. Çünkü dinleri her tahrip darbesine müsait olan bu adamların müslümanlıklarının aslı olmadığına hükmedilmek daha doğru olur.

Avrupalıları aldatmak teranesiyle, aldanmaya talip müslümanları aldatmak, dinsiz Kemalistler için hakikaten hoş bir eğlencedir.

Demek ki Türkler hilâfeti ilga etmişler Muvakkaten, yani Avrupalılar’ı aldatmak için, şer’î kanunları ilga ederek İsviçke kanununu almışlar. Muvakkaten şapka giymişler. Muvakkaten camileri yıkıyorlar. Muvakkaten, yani Avrupalılar’ı aldatmak için kızlarını Hristiyanlara tezviç edecekler. Muvakkaten, yani Avrupalılar’ı aldatmak için, yarı çıplak bir halde karılarını nâ-mahrem erkeklerin kolları arasında oynatıyorlar. Muvakkaten, o Avrupalılar’ı aldatmak için!

Vaat ettiğimiz vesikaları nakle devam edelim;

29 Temmuz 1927 tarihli “Milliyet” gazetesinin “Türk Milleti’nin İstihkakı” başlıklı başmakalesinden: (Siirt Mebusu Mahmut, sayı: 523) (Sonradan “Soydan” soyadını aldı. Bkz. Ek: 5 )

“Lozan sulhunun sene-i devriyesi münasebetiyle İsmet Paşa Hazretleri’nin, yaptıkları beyanatta bu muahede ile Türkiye’nin Garp usulünde millî bir devlet olmak hakkını teyit ettiğini ve milletimize bugünkü vaziyeti temin eden, uzun ve çetin bir mücadeleden ibaret olduğunu izah ettikten sonra şu sözleri ilave buyurmuşlardır:

“Dört seneden beri Türk milletinin gelişmeleri, milletimizin istidat ve istihkakının Lozan gününde fark edildiğinden daha yüksek bulunduğunu isbat etmiştir.

“Şüphe yok ki muhterem İsmet Paşa bunları ifade ederken o günlerin ızdırabından, müzakereler esnasında kendisine tevcih edilen ta’rizlerden, Türk milleti hakkında haksız ve yersiz olarak yapılan iftira ve isnatlardan mülhem olmuştur. İstilâya uğratılan topraklarını istirdat için, çiğnenen haklarını müdafaa için, tehdit altında bulunan hayatını kurtarmak için mücadele sahnesine atılan Türk milleti, fedakarlığın mükâfaatını büyük ve kat’î bir zaferle görmüştü. Lozan’da hayat ve haklarını, beyne’l-milel bir hüccet ile tesbit ettirmek istiyordu. Talep ettiği şeylerde mübalağalı telakki edilecek hiç bir madde yoktu.

“Her millet mukadderatına bizzat sahip olmalıdır. Devletlerin istiklali her tür taarruz ve müdafaalardan azade bulunmalıdır. Milletler için hürriyet, müsavat ve hakk-ı hayat asıldır.”

Biz Lozan’da vaktiyle bu prensipleri ortaya koyan ve bunların Müdâfîliğini deruhte ettiklerini söyleyenlerle karşı karşıya gelmiştik. Bütün bu özlü sözler, yalnız kitap ve nazariyat sahasında kalacaktı. Herhalde zalim ve müstebit olmayı göze almadan Türk milletinin istediği bu tabiî hakları reddetmek çok müşkil olacaktı. Lozan’da hasım cephesinde bulunanlar hakikatin önünde, dünyanın her tarafında ilan ettikleri kendi prensiplerinin önünde tereddütsüz eğilmeli idiler. Fakat böyle olmadı. Haklı taleplerimize de mukavemet ettiler. Açıkçası Türklere medenî bir millet muamelesi yapmaktan çekiniyorlardı. Muarızlarımızın zahiren istinat ettiği sebepler şunlardı:

1 – Türk milleti, askerî bir millettir. İyi harp eder, fakat medenî kabiliyeti noksandır,

2 – Türkiye’nin idarî ve siyasî usulleri ilahî kanunlardan mülhemdir. Onun zihniyeti, asrî hayata uymaya, asrî usul ve akideleri kabule müsait değildir,

3 – Türkiye’de emniyetsizlik, asayişsizlik asıldır. Onun için ecnebilerin ve gayr-i müslim azınlıkların hayatını orada hususî ahkâm ile teyit etmelidir.

4 – Türk adliyesi, eldeki kanunlarla mutlak bir adaletin teminine kadir değildir. Orada muayyen hususlar için beyne’l-milel muhtelif mahkemelerin bir tür hakk-ı kazasının olması lazımdır,

5 – Bütün bu esaslar nazar-ı dikkate alınınca Lozan’da bundan dört sene evvel iddia ettikleri veçhile Türk milleti medenî hukuk ve hürriyete mazhar olabilmesi için behemehal bir istihale ve istihzar devresi geçirmelidir. Yani birkaç sene daha esaret ve tahakküm altında yaşamalıdır.

“Lozan meydanının muhasım cephesinde aleyhimizde îrad edilen bu sebepleri kırmak için -İsmet Paşa’nın dediği gibi- pek çetin mücadelelere katlandık. Orada hür ve medenî milletlere yaraşan bir sulh aktettik. İşte dört seneden beridir ki, içtimaî ve siyasî sahalarda çalışıyoruz. Bugün büyük bir emniyetle o vakit bize yapılan yukarıdaki isnatlar üzerinde durmak ve bunların ne kadar çürük iddialara dayalı bulunduğunu göstermek mümkündür.

“Türk milleti, yalnız harp sahnelerinde değil, inkılâp ve medeniyet sahnelerinde de hiç bir milletten geri kalmadığını, gerçekleştirdiği ıslâhat hareketleriyle isbat etti.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları, muasır milletlerin kanunlarından mülhem olarak yapılmıştır. Türkiye’de asayiş ve adaletin hükümran olduğunu anlamak için yalnız burada çalışan ecnebi mütehassıslarını, ecnebî sermayedarlarını dinlemek kâfidir. Türk adliyesinde yapılan ıslâhat ve ınkılâbın yüksek derecesini hâlâ havsalalarına sığdıramayanlar var. İsviçre Medenî Kanunu’nu aynen kabul ve tatbike başlamak suretiyle Türk milleti ıslâhatta, asrî hayat ve medeniyete uymakta ne kadar hâlis ve samimî bir emel ile mütehassis olduğunu gösterdi.”

Bu vesikadan açıktan açığa anlaşılıyor ki;

Ankara’nın murahhası İsmet, Lozan sulh müzakeresinde Türkiye adına devletlerden sağladığı müsaadeleri kılıcına dayanarak sağlamamış, Türkiye’nin dinî kanunlarla idare olunmasından, yani İslâmî bir hükümet olmaktan feragat edeceği hakkında devletlere verdiği teminat sayesinde elde etmiştir.

O zaman devletler İsmet’in bu teminatına güçlükle inanmışlar. Fakat şimdi İsmet; “İşte o gün verdiğimiz sözde nasıl durduğumuzu Avrupa’ya göstererek va’dimizi yerine getirmek hususundaki sadakatimizi isbat ettik. Türkiye’yi Müslümanlıktan çıkardık. İlahî kanunları attık, medeniyete kabiliyetimizi, onların o günkü tahminlerine göre inanmayacakları derecede bir sür’at ve muvaffakiyetle meydana koyduk” diye seviniyor ve iftihar ediyor ki, bizim de isbat etmek istediğimiz müddeamız budur. Müddeamızın önemine göre te’yidâtını ibraz etmeye üşenmeyeceğiz; işte bir vesika daha:

18 Mayıs 1927 tarihli “Milliyet” gazetesine, “Siirt Mebusu Mahmut” imzası ve “İnkılâp Türkiyesi” başlığı ile yazılan başmakaleden:

“20. asırda yaşıyorduk; fakat manevî hayatımız, yani terbiye usullerimiz, kanunlarımız, âdetlerimiz, âdâb-ı ictimaiyemiz kurun-u vustaî (orta çağa ait) simasını muhafaza ediyordu. O ruh ve idare ile hayatın bugünkü mücadelelerinde -hiç olmazsa- müdafaa vaziyetinde bile kalmak müşkildi. İlahî bir hamle ile esaret bağından sıyrılmak lazımdı. Son inkılâp işte bu zaruretten doğdu.” (Makaleyi kaynağından araştırıp kitabın sonuna koyduk Bkz: Ek: 6 )

“Umumî Harp’ten sonra eski reisicumhur Amerikalı Prof. Wilson diyor ki:

“Dünyada reşit milletler vardır, gayr-ı reşit milletler vardır. Gayr-i reşit milletler idare usullerinde münhasıran dinî esaslar-dan ahkâm çıkaran milletlerdir. Reşit milletler, bu bağlardan kendilerini kurtaramazlar. Bu dünyada âmiriyet ve hâkimiyet behemehal reşit milletlere özgü olmalıdır. Bununla beraber gayr-ı reşit milletler kendi başlarına bırakılamazlar. Çünkü dayandıkları hükümler güçsüzdür. Kendilerini idare edemezler. Uluslararası ihtilaflara yol açarlar. Kuvvetli devletlerin hırslarını çekerler. Onun için gayr-ı reşit milletleri reşit milletlerin mandasına tevdi etmelidir.”

“Mantıkî safsatalar çoğunlukla en kuvvetli hakikatlere bile galip geliyor:

Wilson’un bu mantığı, Umumî Harp sulhüne bir esas teşkil etmişti. Hakkımızda tatbik edilmek istenen Sevr cezası bu mantığa istinaden hükmolunmuştu.”

Dinî kanunlarla idare olunan milletlerin istiklâline müdahale edilerek vesayet altına alınmak tarzında Amerika reisicumhurunun Umumî Harp sonunda ortaya attığı ve devletlerin kabul ettiği düsturun Türkiye’yi, Sevr muahedesindeki ağır şartlarla cezalandırmaya sebep olması hakkındaki bu apaçık itiraf, bizim yukarıdan beri ortaya attığımız iddiaların en açık bir isbatıdır.

Merhum Halife Vahidüddin’e mensup hükümetler, memleketin dinini ve kendisini fidye-i necat vererek devletlerin ağır sulh tekliflerinden kurtarmak yolunu düşünmemişlerdir. Çünkü vatanın istiklâli kaziyyesinin çok kıymetli tanınması, vatanın dışında ve toprağındaki maddî kıymetten neş’et etmeyip vatanın istiklâli sayesinde milletin mahfuz kalacak olan dini ve namusu gibi maneviyat ve mukaddesatının kıymet ve izzetinden ileri geldiğine nazaran, bu mukaddesatı feda ederek kazanılacak istiklâlin hayvanları memnun edebilecek ve maneviyatı ile yaşayan insanlar için en büyük esaret sayılabilecek bir şey olduğu cihetle böyle bir şeyi teklîfe cesaret edebilmiştir. Halbuki Türkiye’nin (en kara) hükümetçileri bu pazarlığa tam manasıyla mal bulmuş Mağribî gibi sarılmışlar ve insanların istiklâlinde maksadı feda ederek vasıtayı kurtarmakla aldattıkları… adamlara alçaklığı marifet pahasına satmak istemişlerdir.

Vesikadan satırları altına çizgi koyduğumuz (siyah olarak yazılan) ilk fıkraların sonundaki “İlahî bir hamle ile esaret bağından sıyrılmak lazımdı. Son inkılâp işte bu zaruretten doğdu.” cümlelerine de dikkat ediniz.

Türkiye’deki dinsizlik inkılâbı, bir zaruretten doğmuş!…

Bu inkılâp öyle iddia edildiği gibi milletin arzusuna tâbi olmaktan falandan değil, galip devletlerin mizacına uygun hareket zorunluluğundan ileri gelmiş.

Böyle yapılmasa Türkiye’nin istiklâlini kurtarmak mümkün olmayacakmış. İlahî (!) bir hamle ile… esaret bağından sıyrılmışlar, Yani dinden sıyrılacaklarını devletlere vaat ederek Türkiye’nin istiklâlini ve esaretten kurtuluşunu temin edebilmişlerdir. Dinden ve ilahî kanunlardan sıyrılmak hareketine de ” ilahî hamle” demeye utanmıyorlar.

Dilin kemiği yok denildiği gibi bunların yüzünde utanma da olmadığından “lâ-ilâhî” hareketlerini “ilahî” hareket diye nitelemekte güçlük çekmiyorlar. Vay maskaralar vay!

Diğer ve son vesikaya geçelim:

26 Temmuz 1928 tarihli “Milliyet” gazetesinin “Lozan Hatıraları” başlığı altında yayınlanan “Siirt Mebusu Mahmut’un” başmakalesinden (Makaleyi kitabın sonuna olduğu gibi, araştırıp koyduk. Bkz: Ek: 7 ):

” Ankara- 25 Temmuz 1927- İki gün evvel sulh münasebetiyle yazdığımız makaleyi okuyan bir ecnebi dostumuz açıktan açığa bize dedi ki:

” Doğrusu siz Lozan muahedesinin önem ve mahiyetini olduğu gibi okuyucularınıza açıklayamıyorsunuz. Halbuki bu muahede Türk tarihinde, Türk milletinin, içtimaî ve siyasî hayatı yolunda mühim bir dönüm noktasıdır. Lozan müzakerelerini fena idare etmek yüzünden harp meydanlarında kazandığınız o emsalsiz zaferler hiçe müncer olabilirdi. Lozan muahedesi Türkiye için yenilik; inkılâp hareketlerinin zaferi için de Avrupalılar tarafından teyit edilmiş resmî bir belge oldu. Onu her sene layık olduğu derecede kutlamalısınız.”

“Şüphesiz dostumuzun hakkı vardır. Millî Türkiye, müstevli Yunan ordusuna karşı mukaddes bir harp açmıştı. Düşman cephede yalnız Yunanistan bulunmuyordu. Sevr antlaşmasının bahşettiği hukuk ve imtiyazları bir türlü feda edemeyen Avrupa’nın sâir devletleri de -zahirde değilse bile, manen- Yunan ordusu ile beraber bulunuyordu. Mücadelemiz kat’î bir zaferle neticelendikten sonra Lozan’a gittik. Burada yalnız Yunanistan’la olan davamızı değil, bütün Avrupa ile aramızda asırlardan beri mevcut olan ihtilâfları hal ve fasi etmek mecburiyetinde kaldık. Sulh masasında, artık müzmin bir hale gelmiş bulunan Şark meselesini hal ve Anadolu’nun merkezinde doğan yeni Türkiye devleti ile Avrupa arasındaki yeni münasebetleri baştanbaşa tanzim etmek lazımdı.

Bunun için de Lozan masasında eşit koşullar dairesinde Avrupa ile karşı karşıya oturmaktan başka çare yoktu. Halbuki Umumî Harp’ten sonraki sulhlerin düzenlenmesinde galip müttefikler çok insafsız bir müzakere usulü ibda’ etmişlerdi. Tıpkı ilk çağlarda olduğu gibi mağluplara söz hakkı verilmiyor, istedikleri şeyleri onlara sadece dikte ettirerek imzalatıyorlardı. İşte OsmanIı İmparatorluğu’nun hayatına son veren ve Türk milletinin hiç bir sahada inkişafına meydana verecek açık kapı bırakmayan Sevr muahedesi saltanat Türkiyesi’ne bu suretle kabul ettirilmiştir. Türklerin azmi bütün bu usulleri söküp attı. Lozan muahedesi büsbütün başka esaslara dayandırıldı.”

Demek ki Sevr Antlaşması, saltanat ve hilâfet hükümetine Avrupa devletlerinin insafsızcasına zorlaması sayesinde kabul ettirilmiş; saltanat ve hilâfet hükümetinin İngilizler tarafından satın alındığını iddia ediyordular ya! Cebr ile bey’ü şirâ bir arada içtima’ eder mi?

Yoksa siz yalan söylemeye ve iftira etmeye utanmaz mısınız?

Bak, kendi ifadenizle yalanınızı yakalamak ve iftiralarınızı yüzünüze vurmak ne kadar kolay oluyor.

Makalede bir yabancı dost dilinden yazarın naklettiği şu cümleler de dikkate şayan ve düşündürücüdür:

“Lozan müzakerelerini fena idare etmek yüzünden harp meydanlarında kazandığımız o emsalsiz zaferler hiçe müncer olabilirdi. Lozan muahedesi Türkiye için yenilik; inkılâp hareketlerinin zaferi için de Avrupalılar tarafından teyit edilmiş resmî bir belge oldu.”

Bu cümlelerin en kuvvetli manası şudur:

“Harp meydanlarında kazandığımız o emsalsiz zaferler” diyerek büyütmeye çalıştığınız şeyler Avrupa devletlerinin nazarında bir hiçtir. Siz Lozan muahedesindeki müsaedatı, büyük devletlere va’dettiğiniz yenilik ve inkılâp hareketleri sayesinde temin ettiniz. Yenilik ve inkılâbınıza dair Lozan’da yapılan ve devletlerin de işine gelen pazarlık, gerek Türkiye için ve gerek yenilik ve inkılâp hareketlerinin Türkiye’de zaferi için Avrupalılar tarafından teyit edilmiş iki taraflı bir senet mahiyetini haizdir. Bu senet icabınca siz Türkiye’de va’dettiğiniz yenilik ve inkılâp hareketlerini icra edeceksiniz; devletler de o hareketlerde size müzaheret edeceklerdir. Demek Türkiye’nin lâ-dinî teceddüt hareketleri devletlerce o kadar lüzumlu ki hem bunun karşılığında devletler Türkiye’ye Lozan muahedesindeki müsaadeleri bahşediyorlar, hem de teceddüt hareketlerinin icrasında Ankara hükümetine kendileri de yardımcı oluyor. Ta ki teceddüt ve inkılâp hareketleri Türkiye’de muzaffer olsun, müşkilât ve engeller yüzünden akamete mahkûm olmasın!

Avrupalıların Türkiye teceddüt ve inkılâbına birinci yardımları yeni Türkiye rehberlerine, inkılâp hareketlerinden dolayı içte muarız ve mu’terizler zuhur ettikçe onların;

“Biz bu sayede devletlerle şerefli bir sulh akdine muvaffak olduk. Bu sayede Türkiye’yi ecnebi kapitülasyonlarından kurtardık.” diyebilmelerini sağlamaktır.

Diğer müzaheretleri de Avrupa matbuat ve muhaberatının Türkiye inkılâbının konusu geçtikçe daima bunun lehinde idare-i kelam etmeleri, Mustafa Kemal’in ve hükümet adamlarının meth ve menkıbelerini teşhir etmekten geri durmamalıdır.

Vesikaya avdet ediyoruz:

“Lozan mücadelesinde İsmet Paşa’nın sökmek için en fazla uğraştığı cephe, kapitülasyon belâsı idi. Devletler toprakla ilgili ve nakdî meselelerden ziyade kapitülasyonların ilgâsı meselesinde sinirleniyorlardı. Onlar esasa muvafakat etmekle beraber yeni Türkiye’nin tasavvur ettiği ıslâhatı tahakkuk ettirinceye kadar bir intikal devresi daha geçirmek lüzumunu ileri sürüyorlardı. Bu nokta etrafında bütün devletlerin murahhasları ittifak etmişlerdi…”

Demek ki devletler Lozan müzakeresi esnasında Türkiye murahhasları tarafından va’dedilen lâ-dinî teceddüt ve inkılâp ıslâhatının kuvveden fiile çıkacağına inanmıyorlarmış, kapitülasyonların ilgasını inkılâp va’dinin tahakkukunun sonraya tehir etmek istemişler.

“Bunların hepsine ilmî ve amel-î açıdan makul cevap vermekten İsmet Paşa geri kalmadı. En nihayet, “Türkiye B.M. Meclisi’nin ve reisinin son kararı budur” diyerek görüşünde ısrarlı olduğunu ilave etti.

“Müdafaa ettiğimiz netice sağlanmıştı. Bu, Avrupa’nın göbeğinde kazanılmış büyük bir zaferdi. Konferans esnasında ıslâhat hareketlerinde samimî olduğumuzu, memleketi muasır kanunlarla idare edeceğimizi, ecnebilere ve onların hukukuna karşı hayır-hah olacağımızı söyleyen baş-murahhasımız İsmet Paşa, bugün bir hükümet reisi sıfatıyla verdiği sözü tutuyor. Artık kanunlarımıza dinî bir mahiyet atfedilemez. Bundan böyle hakimlerimizin çürük esaslardan ilham almış olduğu söylenemez. Artık Türkiye’nin kanunları azınlık ve yabancıların hukukunu yeteri derecede sağlayamıyor denilemez.”

İşte açıkça görülüyor ki Lozan mücadelesinde Hoca Nasreddin Efendi’nin yorganı gibi kavga, Türkiye’nin dini üzerinde olmuş, asıl pazarlık bunun üzerinde cereyan etmiştir.

Şimdi artık dinî kanunlarını terkeden Türkiye’nin dinsizliğine Avrupa’nın bir diyeceği kalmamıştır.

Türkiye dinden çıkarsa, orada azınlıkların, yani gayr-ı müslim milletlerin hukuku daha iyi sağlanırmış!

Devletlerin evvelce Türkiye’de câri olan İslam kanunlarına da bu derece düşman olmaları dinî husumetten mi neş’et ediyordu; yoksa İslam kanunlarına dayanan bir hükümet idaresi altında Hristiyanların ve gayr-ı müslim azınlıkların zulme maruz kalacağı mülahazasından mı neş’et ediyordu?

İkinci ihtimal daha mâkul gibi görünmesinde rağmen gerçeğe uygun değildir. Çünkü Meclis-i Mebusan’ında tek bir Hristiyan mebusu bulunmayan yalancı Türkiye Cumhuriyeti değil, parlamentosunda Dürzîlerle gayr-ı müslim mebusları, a’yanları, kabinesinde Hristiyan nazırları bulunan Türkiye meşrutî hükümetinin bile gayr-i müslim azınlıklar hakkında İslam kanunları kadar adalet ve merhamet iddiasına hakkı yoktur.

Lozan müzakerelerine hâkim olan devletler bunu bilmeyecek derecede gafil değillerdi. Ve şayet bilmiyorlarsa Türkiye idaresindeki gayr-ı müslim azınlıkların kendilerine sormakla anlayabilirlerdi.

10 Temmuz hürriyet ilânından sonraki ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda İttihat ve Terakki hükümetinin, Makedonya’da Rumlarla Bulgarlar arasında uzun bir niza’ ve şikak meselesi teşkil eden Kiliselerin haksız olarak Bulgarlara verilmesini tercih suretiyle ihtilâle nihayet vermek istediği ve mesele Meclis-i Mebusan’a sevkedildiği esnada İzmir mebusu Aristidi Paşa tarafından mecliste söylenen sözü burada hatırlatmak isterim:

“Hükümetin fetvahanesi var, Meclis-i Mebusan bu meseleyi oraya havale etsin. Fetvahane’nin vereceği re’ye biz Rumlar razıyız.”

Gayr-ı müslim azınlıkların ve bilhassa Hristiyanların hukukunu himaye namına uzun devirlerde Osmanlı Devleti’nin başına musallat olan Avrupa genel siyasetinin ve bilhassa İngiliz siyasetinin hakikat ve samimiyetten ne kadar uzakta kaldığını anlamak için, bugün İstanbul’da kalan gayr-ı müslim azınlıkları şahit göstermeye hacet yoktur. Bilhassa o azınlıkların çoğunluğunu oluşturan Rumlar, zalim Ankara hükümetinin idaresi altında inlerken sabık Osmanlı Devleti’nin idaresinde bulundukları zamana ait tatlı hatıraların cazibesi ile mübadele tekliflerini kabul etmemekte musir olarak yerlerinde kalmayı ve Ankara’nın tahammül ötesi zulümlerine tahammül etmeyi tercih ettiklerini söylemeye de gerek yoktur (….)

…Bugün memleketleri veya kendileri Türkiye’den ayrılan komşu Hristiyan devletlerin idaresine intikal eden Hristiyanlar bile Osmanlı idaresinden, son örnek olarak hepimizin şahit olduğu Sultan Hamid idaresine rahmet okumakta ve hasret nazarı ile bakmakta tereddüt etmiyorlar. Sultan Hamid idaresinin medeniyet ve adil düzeni ise babasının hayrından ziyade vârisi bulunduğu İslam idaresinin hayırlı bakiyesini muhafaza etmekte olmasından ileri geliyordu.

Türkiye’nin satvetine cihan devletlerinin boyun eğdiği Yavuz Sultan Selim devrinde padişahın gayr-ı müslim teb’ayı İslam’ı kabule zorlamak hakkındaki iradesine, “Şer’-i Şerif zimmet ehline böyle bir zorunluluk yüklemez.” diyerek karşı duran Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin dayandığı ve Yavuz Selim gibi azametli bir padişahın, önünde azminden geri dönmeye mecbur olduğu İslam şeriatı kanunları idaresinin adaleti ile şakî Ankara hükümetinin adaletini mukayeseden, İslam dininin dostuna da düşmanına da haya etmek düşer.

Lakin Batı medeniyetinin insaf ve adalet hususunda ne derece samimiyetten uzak ârî olduğuna bakınız ki Osmanlı Devleti’nin son devirleri süresince gayr-ı müslim azınlıkların himayesini dillerine dolayarak devletin başına musallat olan Garp siyaset ve matbuatı, iki paralık Ankara hükümetine dalkavukluk için maziye ait bütün davalarını inkâr zilletine kadar düşüyorlar.

” Daily Telegraph” adındaki meşhur İngiliz gazetesinden naklen, 4 Teşrinisani 1928 tarihli “Milliyet” gazetesinde neşredilen aşağıdaki yazıda bakınız ne deniliyor:

“Yeni Türkiye” (Yazının tümü kitabın sonundadır. Bkz: Ek: 8 )

“Daily Telegraph gazetesi son gelen nüshasında “Mütarekeyi Müteakip On Senelik Türkiye” unvanlı uzun bir makale neşretmiştir. Gazetenin hususî surette İstanbul’a gönderdiği muhabir, makalesinde, hayretengiz bir istihale devrinden ve muzaffer Türk milletinin bütün engelleri aşarak tarihte emsali görülmemiş ordularla ilerlediğinden bahsetmekte ve Gazi Hazretleri’nin Garplılaşma siyasetini izaha çalışmaktadır. Muhabir diyor ki:

“Tarihle iştigal eden kimseler ister Türk dostu, ister Türk düşmanı olsun, son on senelik Türkiye’deki olay ve hareketleri göz önüne getirince eski fikrini radikal bir surette ve bütün sür’atiyle değiştirmek mecburiyetindedir. Yeni Türkiye bütün eski an’aneleri tamamıyla yıkmıştır. Eski çürük Türkiye İmparatorluğu, dehşetli bir değişim ile bambaşka, yeni, muazzam bir Türkiye Cumhuriyeti kurmuştur”.

“Muhabir, Türk millî mücadelesinin bazı tarihî sayfalarından bahsederek artık Türkiye’de bir azınlık meselesinin kalmadığından ve Türklerin kendi evlerinde hakim olduklarından, Rum, Ermeni ve Yahudilerin geçmişte Türkiye’yi hasta adam yapan unsurlar olduklarından bahsetmektedir.”

Demek ki Avrupalılar tarafından gayr-ı müslim teb’asına karşı daima kabahatli çıkarılan eski Türkiye’nin kabahati yokmuş, kabahat gayr-ı müslim teb’ada imiş.

Dinden imandan soyutlanan yeni Türkiye’ye hürmeten Avrupalılar şimdi bu hakikati itiraf ediyorlar.

Bir mühim İngiliz gazetesinin Türkiye’deki eski İngiliz himayesi görenlerin aleyhine bu kadar açık surette dil değiştirmesi Garp siyaset ve medeniyetinin, gerektiğinde ne derecelere düşebileceğini gösteren bir vesikadır.

HİLAFET VE KEMALİZM – MUSTAFA SABRİ EFENDİ

Google Aramaları

  • lord gürzon
  • İNGİLİZLER LOZAN HAKKINDA
  • lord gurzon yahudi
  • lozanın ingiliz

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*