Son Haberler
Anasayfa » Genel » MİLLİ MÜCADELENİN NİTELİĞİ

MİLLİ MÜCADELENİN NİTELİĞİ

MİLLİ MÜCADELENİN NİTELİĞİHiçbir konuda Milli Mücadele ve onun lideri hakkında olduğu kadar efsane yaratılmamıştır. Tek parti dönemi inkılapları için de öyle… Neredeyse Osmanlı tmparatorluğu’nun yükselme ve gerileme dönemlerine ilişkin değerlendirmenin bir benzeri tek parti dönemi ve 1950 sonrası için de geçerlidir. Resmi ideoloji tarafından Mustafa Kemal’in yaşadığı dönem Cumhuriyet’in “altın çağı”, 1950 sonrası da bir çeşit “bozulma”, “geriye gidiş” dönemi sayılıyor. Ünlü devlet aydınlarından Çankaya sofralarının vazgeçilmez yazan F.R. Atay, Mustafa Kemal’in ölümü üzerine, 11 Kasım 1938’de Ulus Gazetesi’nde; “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır” diye yazmıştı. Cumhuriyet aydınları yukarıdaki görüşü yaygınlaştırmak için büyük çaba harcadılar.

Niyazi Berkes tek parti döneminde atamayla gelen meclislerin çok parti döneminin şerbet seçimlerle gelenmeclislerinden daha seviyeli olduğunu söylüyor. Bürokrasinin “radikal” kanadının sözcülüğünü yapan Berkes, idealist seçkinci dünya görüşünün Cumhuriyet dönemi aydınlarında ne kadar köklü olduğunu gösteriyor

Gerçekten Mustafa Kemal ve onun “inkılapları”yla ilgili olarak yaratılan efsane, yedi yüzyıllık Hilafet ve Saltanat devrinde yaratılmamıştır. İlginç olan bir şey de, bu efsane üreticilerinin, sözde efsaneleri yıkmak, hurafeleri yok etmek amacıyla yola çıkmış olanlarıdır! Topluma rasyonel düşünceyi egemen kılmak amacıyla yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde hurafe üretmişlerdir. Putları yıkmak için yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde put ürettiler. Cumhuriyet aydım, put üreticiliği ve bekçiliğine koşulmuştu!..

Milli Mücadele sonrasında egemen sınıfların neden zorlama bir resmi ideoloji oluşturmak zorunda olduklarını önceki bölümde tartışmaya çalıştık. Böylesi bir zorlamanın nedeni, Cumhuriyeti kuran kadroların tarihsel olarak geriliği, gelişmiş bir burjuva sınıfının ve onun “dünya görüşü”nü formüle edip yayacak aydınların bulunmayışıydı. Resmi ideoloji tarafından yaratılan efsanelerin ve hurafelerin sergilenebilmesi için, “Milli Mücadele”nin resmi ideoloji dışında bir değerlendirilmesinin yapılması gerekiyor. Bilindiği gibi, resmi ideoloji (kimi sol versiyonu da dahil) Milli Mücadele’yi anti-emperyalist, dünyanın mazlum uluslarına kurtuluş yolunu açan ilk ulusal halk hareketi, Mustafa Kemal dönemi siyasal rejiminin “halkçı” bir yönetim biçimi olduğu,Mustafa Kemal’in Türklere bir vatan bağışlayan dünyanın en büyük anti-emperyalist lideri olduğu vb. gibi bir sürü gerçek dışı hurafeye dayanıyor. Elbette egemen sınıfın ve onun sözcülüğünü yapanların baskı ve sömürüsünü “gizlemek” amacıyla tarihsel olayları çarpıtmaları anlaşılır bir şeydir. Tarihsel olayları çarpıtmanın, geçmişte yaşanmış olayları tahrif etmenin yollarından biri de kişiyi yüceltmekten, kişiyi putlaştırıp ona tapmaktan geçer

İşte bu bölümde, yakın tarihte yaşanan olaylarla ilgili toplumsal süreçler ve olgularla ilgili sis perdesi aralanmaya, gerçeği örten perde kaldırılmaya çalışılacak.

Türkiye toplumsal formasyonunun evrimini ele alan böyle bir kitapta Milli Mücadele ve sonrası döneme geniş yer ayırmamızın nedeni budur. Söz konusu dönemin olaylarının çarpıtılması üzerine kurulu resmi ideolojinin tutarlı bir eleştirisinin yapılabilmesinin koşulu, dönemi değişik yönleriyle tahlil etmektir. Solun önemli bir bölümü bile, Milli Mücadele’nin niteliğiyle ilgili olarak, resmi ideolojiden bağımsız düşünme aşamasına henüz ulaşabilmiş değil. Bu durum Türk solunun geleneksel devletçi ideolojinin bir versiyonu olarak ortaya çıkmasındandır.

Bu nedenle, önce Milli Mücadele’nin anti-emperyalist bir hareket olup olmadığı, ulusal bir halk hareketi niteliği taşıyıp taşımadığı ve tarihi yapmada bireyin rolü üzerinde duracağız. Fakat daha önce sürekli yaıllsamaya neden olan bir sorun üzerinde kısaca durmamız gerekiyor. Milli Mücadele ile ilgili değerlendirmeler sürekli bir yanlış anlamaya neden oluyor. Öyle bir izlenim yaratılmış durumda ki, sanki Türkiye birçok Asya, Afrika, Ortadoğu, Latin Amerika vb. ülkesi gibi, uzun yıllar Batılıların doğrudan bir sömürgesi olarak kalmış da, Milli Mücadele’yle (Kurtuluş Savaşı kavramı bu anlamda yerinde kullanılmıyor) bu duruma son verilmiş gibi bir düşünce hakim oluyor.

Bir kere, Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman doğrudan sömürge olmadı. Yıkıldığı güne kadar emperyalist Batı’nın ekonomik-diplomatik bir yarı-sömürgesi durumunu muhafaza etti. İkincisi, Osmanlı imparatorluğu Birinci Emperyalistlerarası Savaş’a “taraf” olarak katıldı. Dünyayı yeniden paylaşmak amacıyla başlatılan bir savaşa taraf olarak katılan bir devletti. Nedense, bizim tarihçilerimiz bu iki önemli olguyu bilinçli olarak yok saymayı yeğliyorlar. Bu iki önemli olgu atlanarak yapılan tahlillerin boşlukta kalması kaçınılmazdır. Eğer bir ülke, dünyayı yeniden paylaşmak isteyen taraflardan birinin yanında bu savaşa katılıyorsa, her halde amaç paylaşımdan pay koparmaktır. Emperyalist paylaşım savaşına katılan bir devletin anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş savaşı vermesi mümkün müdür?

Resmi tarihçiler ve resmi ideoloji üreticileri bu “açmaz”ın farkında oldukları için, olayların tahlilini Yunanlıların İzmir’e çıkışıyla başlatıyorlar. İmparatorluğun geniş bölgelerinin neden emperyalistler tarafından işgal edildiğinden pek söz etmiyorlar. Olayların tahliline 1919 Mayı-sı’ndan değil de 1914’ten başlasalar, hurafe üretme kapasitelerinin büyük ölçüde azalacağını biliyorlar..

Paradigmanın İflası – Fikret Başkaya

Google Aramaları

  • milli mücadele ile ilgili karikatürler
  • milli mucadele ile ilgili yasanmis olaylar
  • milli mücadele program niteliği

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*