Son Haberler
Anasayfa » Hatıralar » Müslümandık ama Müslümanlık yasaktı

Müslümandık ama Müslümanlık yasaktı

1950 öncesi CHP Türkiyesi’nde yaşananların tanıkları ise bir bir ortaya çıkıyorlar. O döneme şahit olan 1920 doğumlu Abdülkadir Emre Amcamıza o zamanki Türkiye’yi sorduk. O da anlattı:

Davarlar gibi taşındık

Kayseri’den askerî hizmet için üstü açık yük vagonlarına doldurulduk. Hiç durmaksızın ve mola vermeksizin gün boyunca yolculuk yaptık. Vagonlarda ne güneşten ne de yağmurdan korunamadığımız gibi tuvalet ihtiyacımızı da giderecek bir uygulama yoktu. Bizi davar gibi bile taşımadılar aslında çünkü ihtiyacı olan vagonun kenarına, tahtanın üzerine ihtiyacını gideriyordu.

Binlerce insan camiyi koğuş olarak kullanıyordu

10 Ekim 1941’de İstanbul’a vardık. Jandarma emretti ve üstü açık kamyonlara doldurulduk. Sultanahmet Camii bahçesinden içeri sürülüp doğrudan cami içine alındık. Hayal ettiğim Sultanahmet Camii bu değildi. Caminin içi düzensiz bir şekildeydi. Her yerde insanlar oturuyor veya yatıyordu. Belli bir nizam yoktu. Cami tıka basa insan doluydu. Kapının önünde bir binbaşı bekliyordu. Dışarı çıkmak yasaktı.

Sürekli onlarca asker gidiyor, onlarca asker geliyordu. İkinci gün caminin birkaç yerine yemek kazanları koyup “Karavana” diye bağırdılar. Yetişen çıplak elleriyle alabildiğini yiyordu. Kaşık, kap kacak sonradan geliyordu ve yetersizdi. Yetişemeyen ise aç kalıyordu. İçeride ne bir çeşme ne de bir tuvalet yoktu. Tuvalet olarak gösterilen yer açıkta bir duvar dibiydi. İnsanlar içerideki pislikten artık iğrenemeyecek durumdaydılar. Kapının önünde binbaşı beklediği için cami içinde kapı çevresi dışında kalan duvar diplerinde ihtiyaçlarını gideriyorlardı. İnsanlar mikrop ve pislikten ishal hastalığına tutuluyorlardı. Sabahları kürekle gelişigüzel bir şekilde duvar dipleri temizlenirdi.

3 gün Sultanahmet Camii’nde kaldıktan sonra sevk olduk

4. gün isimlerimizi okudular ve sevk olacağımızı söylediler. Cami kapısından avluya çıktığımızda ilk defa temiz hava soluduk. Yine üstü açık kamyonlara bindirdiler bizi ve Rumeli Kavağı’na, Garipçe’ye götürdüler.

O zamanlar acı günlerdi. Askerliğimiz 4 yıl sürdü. 4 yıl boyunca açlık çektik. Hayvanlara ayrılan küspeden çalıp bunu yiyenler vardı, açlığa dayanamadığı için intihar etmeyi düşünenler, deneyenler vardı. “Komutanlar her şeyi bilir, erler hiçbir şey bilmez” düsturuyla bize yaklaşıyorlardı. Adeta açlıkla bizi ezmeye, eğitmeye çalışıyorlardı. Bu, askerî bir eğitimden ziyade komutana itaat etme, kulu kölesi olma eğitimiydi. Mesela komutanlar yemek yediklerinde bizleri gözlerlerdi, “artıklarını yiyor muyuz” diye. Mesela camdan yemek veya ekmek atıp emrederlerdi köpeklerine verelim diye. Hâlbuki o yarım somun ekmeği biz 3-4 kişi yerdik. Onlar gözlese de ceza alma pahasına yemeyip köpeklerine attıklarını paylaşırdık. Bir arkadaşım onlar için, “Allah azaplarını şedid eylesin.” diye beddua okurdu. “Azap etsin” diye değil, “şiddetli azap etsin” diye beddua ederdi.

Ya taarruz, ya terhis

İkinci Dünya Savaşına girmeyeceğimizi herkes biliyordu. Bu her yerde konuşuluyordu. Yokluk var, evden aileden uzak, aç ve pis bir şekilde savaş esiri gibi askerlik yapıyorduk yine de. İsmet İnönü birliğimizi teftişe geldiğinde bir arkadaşımız ufak bir kâğıt parçasına “Ya taarruz, ya terhis” yazdı eski yazıyla. İnönü’nün teftişinden sonra hepimizi avluya topladılar. İsmet İnönü kâğıdı görmüş, yazıyı okumuş. Çok kızgın bir şekilde “Ne taarruz, ne terhis!” diye bağıra çağıra bize nutuk çekti.

İsmet İnönü

Kur’an da yasak, ezan da yasaktı

Allah bizlere o günleri bir daha yaşatmasın. Kur’an okumak yasaktı. Ezan da yasaktı. Ancak Türkçe ezan serbestti. Cenaze olduğunda garip bir metin okutulurdu. Salâ okumak yasaktı. Müezzinler, çok daha anlamlı olduğu için, o uyduruk metin yerine Yûnus Emre şiirleri okurlardı. Cami ve dinle ilgili her şey garipleşmiş, yabancılaşmıştı. Bazı köylüler “haydi bulgura, haydi domatese” der gibi “haydi namaza mı olurmuş!” diye devletle dalga geçerlerdi. Yaşlılar ise imam ve müezzinlere çok kızarlardı neden ezan okumuyorlar diye.

Ecnebi şapkalı, kıyafetli kimse yoksa serbest

Gerek vakit namazlarında gerekse cuma namazlarında imamın gözü müezzinde olurdu. Müezzin şayet cemaatin içinde veya kapının dibinde ecnebi kıyafetli birini görürse dua sonrasında elini dudağına götürür, ‘sus’ işareti yapardı. Şayet aramızda ecnebi kılıklı yoksa yanağını ve sakalını okşardı ve imam bu işaretle normal şekliyle namazı kıldırırdı.

Müslümandık ama Müslümanlık yasaktı

O zamanlarda hiç Türk-Kürt ayrımcılığı yoktu. Hiç duymadım, rastlamadım. O zamanlar tek ayrım din ayrımıydı. Dinle ilgili olan her şey yasaktı. Sözüm ona hepimiz Müslümandık ama Müslümanlık yasaktı. Kur’an öğrenmek de Kur’an öğretmek de yasaktı. Aslında asker neye yasak diyorsa o yasaktı.

(Kerem Abadi , http://www.dunyabizim.com/index.php ,06 Mayıs 2012)

Google Aramaları

  • abdulkadir emre
  • sultanahmet camii ne zaman kapatıldı

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*