Son Haberler
Anasayfa » Kitap Özetleri » Necip Fazıl (kısakürek) ile Tarih Dersleri;

Necip Fazıl (kısakürek) ile Tarih Dersleri;

 

Necip Fazıl (kısakürek) ile Tarih Dersleri;

Sen, düşünmeyi düşünmekten başlayarak düşün, yeter! Seni karartmak isteyen tesirler evvela sende fikir istidadını(anlayışını) körletmekle işe girişti. Bunu düşün!Hiç bir kaptan haritadan, hiç bir şoför kilometre işaretinden, hiç bir doktor röntgen camından şüphe edemez. Fakat sen, Tanzimattan( 1839 -1908-1938-1950) bu yana, önüne sürülen bilgi ve hakikat unsurlarından şüphe edebilirsin!.. İlimde bile dolandırıldın? Bunu düşün! Düşün ki, genç adam, Masonluk, Yahudilik, Kozmopolitlik, daha bilmem ne ve ne, Türk bütünlüğünü çürütmeye memur, gizli ve maskeli tesirler eliyle, senin için yalancı tarih kitapları düzülmüş, zehirleyici telkin(empoze) iklimleri kurulmuş, kök kurutucu aşılar hazırlanmıştır; ve senin, gayet mazur olarak, bunlara inanman, kapılman, bağlanman sağlanmıştır. Düşün! Sen, düşünmeyi düşünmekten başlayarak düşün, yeter!

Kaynak; İdeolocya Örgüsü -Necip Fazıl Kısakürek

Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi, mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hâsılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet (toplum) müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine (eğitim) memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik…“Size okullarda öğretilen tarihe inanmayın”[Necip Fazıl Kısakürek Türk şâir, yazar ve düşünür]

Gerçek Türk tarihi henüz yazılmamıştır. Yazılabilseydi zaten mesele yoktu. Necip fazıl kısakürek -İdeolocya Örgüsü(Sayfa 167)

Pezevenklik mi desem;
Azdır, der, bizim mihenk.
Ama, kız satan değil,
Vatan satan pezevenk!..

İstiklal Savaşın’da Türk’ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre (m.kemal ) ve (klik) zihniyeti, Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır. Allah diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden önce, bu dünyada hesap gününü açacaktır.Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem! Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik etmiş sanılan kötülerle, kötülük etmiş sanılan iyilerin gizli dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek…

Kaynak; Necip fazıl kısakürek -Ayasofya

M.kemal; Türk’ün ruhuyla beraber maddesini maddesiyle beraber ruhunu hristiyanlık alemine peşkeş çeken
buyrun ne duruyorsunuz ? buyrun bizi esir edin diyen bir hava yaşatılıyor.İslamın temel degerlerinden uzaklaştırılması ile (atatürk ilke ve inkılapları) düşmana aşılanan gayret bir ordunun harp planlarını satmaktan beter bir tehlike bir suç bir ihanettir.Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değilde bu haliyle bütün bir milleti ve tarihi her an öldüren ve yine dirilten v tekrar öldüren felaketten başka bir şey değildir. Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar (hristiyan) yapabildi, ne Moskof,(rusya) ne de Ayasofya’nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar…Kaynak; Necip fazıl kısakürek -Ayasofya

Mustafa Kemal’in yaptığı şey, denizde boğulan kızı  kurtarıp karaya çıkarınca tecavüz etmeye benzedi .

Necip fazıl’ın bu sözü söylemesinden sonra ;
Tecavüzcüsüne aşık olan aptal kız.
[ Türk ,Yazar şair ve düşünür- Cemil Meriç]

Kaynak; Necip Fazıl Kısakürek-Savunmalarım Müdafaalarım

Ey Müslüman Türk ve Kürt Milleti !..

Sizin için “Yahudileşmiş (kemalizm) Türk ve Kürt” iki ayrı baraj kurdu. Yahudi ve mason elinin ürünü olan bu barajın tuttuğu su, “Müslüman Kürt ve Türk”ten ibarettir. Gücünü, şevkini, benzersiz güzelliği ile kavim hususiyetlerini, birbirini tepelemek, eritmek ve harcamak için kurulmuş bu iki baraj kemalizm ile Pkk’dır.

İşte ”bdf” fikir ocakları bir taraftan “Müslüman Türk”ü besleyerek kemalizm barajını, diğer taraftan da”Müslüman Kürt”ü besleyerek pkk barajını yıkmanın ideolojisini kuran İslam temelli tek Dünya Görüşüdür.(1) Sahte inkılaplar ve bu inkılapların türettiği sahte kahramanlar, dâvâmızın, somut planda baş meselesidir.

Kaynak; 1; Necip fazıl kısakürek – İman ve İslâm Atlası s52 2; İdeolocya Örgüsü .Sayfa 12

Kemalizm, insan ve toplum meselelerini kuşatıcı bir ideolocya manzumesi değil, sadece İslâm’a karşı ve İslâm’ı tahrib tavrının adıdır… Rejim de, bu rejim…

Kaynak; Adımlar  “1984’den 1996’ya” – (s:188,189)

“Bugün bizdeki muhalefet (chp,kemalistler), iktidarı düşürme şartıyla vatanı (ihanete) düşürmeye bile razıdır.”

Kaynak; 16 Nisan 1956 – Büyük (orta) Doğu Dergisi

Güya münevver (aydın- entelektüel) ,geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah…» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi!» hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün (islam) düşmanıydı. Kaynak; Necip Fazıl Kısakürek, Büyük (orta) Doğu Dergisi, 22 Aralık 1950, Sayı: 40, sayfa 3.

“Ah, o herşeyin mes’ulü, silindir şapkalı köpek tiyneti!…(cibiliyetsiz)
“Ah, o herşeyin mes’ulü, silindir şapkalı (atatürkün kasketli resmi) köpek tiyneti!…(cibiliyetsiz) Ahlâk zâafımız onun, ruh zâafımız onun, fikir zâafımız onun yüzünden… Efsanevî cinâyetler, dâsitânî hırsızlıklar, yakası açılmamış suistimaller, tımarhanelik ruh boşlukları ve imansızlıklar, hep onun getirdiği iklime bağlı.”

Kaynak; Necip Fazıl Kısakürek -Hücum ve Polemik, Syf.175

Annesine Tecavüz Etmek İsteyen adam ve Abdülhamid’in Kılıncı;

…Saat 03.00 sıralarında idi, Abdülhamit han hazretlerinin sesi sarayın karanlık duvarlarında şimşek gibi yankılandı.

– “Arabacı!”

Arabacı yatağından fırladı. Atlar, koşumlar alelacele hazırlanmaya başlandı. Derken koca sultan heybetiyle sahanlıkta göründü. Halinden çok acelesinin olduğu belli oluyordu. Daha sabahlığının bir kolunu giymemişti. Elinde yalın kılıcı vardı. Merdivenleri koşarak inerken kolunu taktı. Formaliteler bir kenara bırakılmış, bütün kâinat bir noktaya kilitlenmişti sanki. Hışımla merdivenleri üçer beşer inip uçar gibi atladı arabaya. Hırsından yerinde duramıyordu. Hiç kimse hatta nöbetçiler bile neler olup bittiğini anlayamamıştı. Sert bir sesle:

– “Sür evladım, hadi çabuk ol…”

Arabacı şaklattı kırbacı. Atlar ok gibi fırladı yerinden İstanbul sokaklarında bir koşuşturma başlamıştı. Bir sultan, bir arabacı gecenin karanlığında olacak iş değildi? Nal sesleri gecenin karanlığını yırtıyor arada bir sultanın sert emirleri geliyordu arkadan;

– “Daha hızlı yavrum, daha hızlı, şu sokağa sap, şuradan gir…”

Atlar soluk soluğa kan ter içinde koşuşuyordu. Bütün her şey dikkat kesilmiş ağaçlar, evler, kurt, kuş hal ile daha, daha hızlı diyordu. Yola çıkalıdan beri bir rüzgârda mı peydâh oldu ne? Arkadan itekliyor sanki. Arabacı hiç bir şey düşünemiyordu. Kafası allak bullak olmuştu. İçi bomboştu. Bir hoş oluyordu. Öylece yol aldılar. Nihayet Abdülhamit Han Hazretleri;

– “Şu çatal kapının önünde dur!”

Diye emir verdi. Arabanın daha durmasını beklemeden arabadan atladı kılıcının kabzasıyla kapıyı yumrukladı. Bütün İstanbul top gülleleri ile sarsılıyordu adeta. Nihayet bir erkek başı uzandı kapı aralığından, ürkek, tedirgin isteksizce sordu;

-”Kim o?”

Sultanın beklediği an gelmişti. Bir çırpıda indirdi kılıcı. Daha ne olduğunu anlayamadan bir baş gövdesinden düştü ayaklar altına. O koca Sultan derin bir oh çekti. Rahatlamış, hırçınlığı gitmişti. Yavaşça sıvazlayıp arabacının sırtını, müşfik bir sesle emir verdi.

– “Hadi yavrum saraya… Sarsmadan…”

El etek fark etmeden ağır ağır uzaklaştılar oradan. Arabacı bu sefer bir başka şaşkındı. Kaldırım taşları bile artık ahenkli bir ses çıkartmakta, yol boyu ağaçlarda selam mı veriyorlar ne? Ne garip bir yolculuktu bu? O adam kimdi? Sultan neden boynunu vurmuştu. Giderkenki o hışım, haşmet, mehtapta gezintiye çıkmış gibi şimdiki bu ahestelik ne? Çözebilmiş, anlayabilmiş değildi. Saraya girmişlerdi. Sultan odasına çekildikten sonra birkaç meraklı, arabacıya yaklaştı sessizce. Arabacı bilmiyorum diyebildi.

Gerçektende olan biteni bilebilmiş değildi. Yatağındaydı ama uyuyamıyordu. Bir iş vardı bu işte. Adil, adaletli dini bütün bir hükümdardı. Yargılamadan bir insana ceza verdiği görülmemişti. Herkesi okşar, hoş tutardı. Af ve müsamahayı çok severdi. Yeter ki dine ve devlete karşı suç işlenmesin.

Sultanı hiç böyle görmemişti. Düşünüyordu; neden kendisi gitti? Neden gecenin o saatinde gitti. Giderkenki o acelecilik neydi? Merak içini kemiriyordu. Hele o yoldaki haller. Allah Allah… Çok tuhaf şeyler olmuştu. Olup biteni gidip öğrenmeliydi. Kalktı belli etmeden giyindi, hırsız gibi sessizdi. Bir at seçti kendisine. Yavaşça çıktı saraydan. Kıvrılınca köşeyi mahmuzladı atı. Bir solukta vardı aynı eve. Kapı tokmağının sesi bir kez daha yankılandı. Zayıf, cılız, ürkek bir kadın sesi, titreyerek sordu:

– “Kim o?”

– “Teyze aç hele bir olaya şahit oldum. Beni mazur gör, uyku tutmadı. Meraktan kurtar, nedir bütün bunlar?”

Kadın heyecanla, hayretle kapıyı çabucak açtı. Gözleri karanlıkta ışıl ışıldı.

– “Yavrum evladım kimdi o? Madem gördüm diyorsun, ne olur söyle.”
– “Kim olduğunu sorma! Kellemden korkarım söylenmeyecek bir zattır. Merakımı giderirsen ne ala, yoksa sen beni görmedin ben seni.”

Kadın üzülmüştü. O büyük zatı öğrenememişti. Mahzundu boynu büküktü. Hıçkırıklar içinde boğuluyordu, güçlükle konuştu;

– “Peki madem öyle o sır seninle kalsın.”

Kapıyı ardına kadar açmıştı, kafası kopuk adamı içeri sürükleyip üzerine bir örtü atıvermişlerdi. Güçlükle konuştu,

– “Bu benim oğlumdu, içkili gelmişti, bana tecavüz etmek üzereydi, Yarabbi beni kurtar diye çok yalvardım. Sonunu sen biliyorsun.”

Arabacı donup kalmıştı. Aman Allah’ım böyle bir şey olabilir miydi? Kadının içeri kaçışını dahi fark edemedi. Söylenenler beynini tırmalıyordu, kulakları uğulduyordu. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Olduğu yere yığıla kaldı. Neden sonra kendine geldi. Biraz sakinleşmişti.

Onca yolu nasıl gelmişti, bilemedi. Düşünüyordu. Her gün hizmetinde bulunduğu bu zatı neden şimdiye kadar tanıyamadığına yanıyordu. O kadın nasıl bir kadındı ki duası kabul edilmişti? Koca sultan nasıl sultanmış ki: O’na git o kadını kurtar demişlerdi. Kim demişti? Nasıl demişlerdi? Hafsalası almıyordu. Nasıl oluyordu bütün bunlar? Görünüşte bir kafa kopmuştu. Ama o, çözmüştü her şeyi. Bu sırrı kimselere açmaya cesaret edemezdi. Belki son günlerinde ifşa edebilir miydi, kim bilir? Aklı karmakarışıktı.

Demek her şey böyle idi. Görünenin altında anlaşılamayan bambaşka bir dünya, manevi bir dünya, manevi bir hayat vardı. O artık ehlince malum o hayatı, o hazzı istiyordu. Nasıl da farkına varamamıştı. Ne büyük bir gafletti. Deryanın yanında bulunup, damladan istifade edememek ne acı diye düşündü. Dünyanın geçici, aldatıcı zevkleri ile uğraşmamalı, perdenin altını görmeli diyordu.
Artık içi içine sığmıyordu, coşmuştu. Dağa taşa haykırıyordu:

– Asıl hayat bu, bu hayatı tanımak, yaşamak lazım. O hazzı tatmalı, içeri girmeli, O’nunla olmalı;
Kapıyı arala ya Rab! Beni de içeri al ya Rab! O hazzı tattır ta Rab! Nasib et!.. Nasib et!..

Kaynak:Necip Fazıl Kısakürek -Ulu Hakan 2.Abdülhamid-

 

İstanbul’a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesine yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu.Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş(milletvekili). Profesörmüş…ismini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece, başını duvarlara çarparak, SABAHA KADAR ALLAH’A EN GALİZ(AĞIR) KELİMELERLE SÖVDÜ… O kadar fena oldum ki bu hal karşısında odamdan çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allah’ a inanmazmış…”

Hem Allah’a inanma.Hem ona söv!

Duyulmamış görülmemiş şey…

Kaynak; Necip Fazıl, Sahte Kahramanlar, Sayfa: 74–75

Şeyh Said, Istiklal Mahkemesi savunmasında şu açıklamalarda bulunmuştur:

“Kıyamımızın [direnişimizin] sebebi şeriat meselesi… Hükümet şeriatın bir kısmını kaldırdı. Bunun iadesine sebep olursak sevaba nail olurduk diyordum…

Şeriatın ahkamı [hükümleri] icra edilmezse kıyam [direniş] vacip [gerekli] olur. Kitap [Kur’an], kıyam vaciptir diyor, seriatı icra ettireceksin diyor. Ahkamı şer’iyye [şeriat hükümleri]; katil, zina,(genelevleri) müskirat [içkiler] gibi ahvali men ediyor… Imam [devlet başkanı] şeriat ahkamını icra etmezse, bu isyanın cevazına [izin] delildir. Vakta ki vuku buldu, iste şeriat da vaciptir diyor, hiç olmazsa günahkar olmayız dedim. Bütün hattı harekatımızı Kur’an-ı Azimüşşan’dan istihraç ediyoruz [çıkarıyoruz]…

Kaynak; Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, 10.Baskı, Istanbul 1990, sayfa 35-71.

Google Aramaları

  • necip fasilin bizdeki iktidar
  • atatürkün yaptığı denizde boğulan kızı
  • cemil meriç aptal kız
  • denizde bogulan kizi kurtarip
  • nfk ayafoya hakkinda hangi kitabinda bahs etmisdir
  • necip fazilin olayi osmanli tarihi
  • necip fazıl kısakürek ve tarih
  • ataturkun turkiye icin yaptiklari turkiye denizde bogulan
  • atatürkün bu ülkeye yaptığı denizde bogulan
  • atatürk genç kızı nehirden kurtarıp kenarda tecavüz eden

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*