Son Haberler
Anasayfa » Belgeler » Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

10556466_684641301621508_2736701978571644391_nParadigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

  Mustafa Kemal ve onun “inkılapları”yla ilgili olarak yaratılan (palavralar) efsane, yedi yüzyıllık Hilafet ve Saltanat devrinde yaratılmamıştır.

 

Resmi tarihçiler ve resmi ideoloji üreticileri bu “açmaz”ın farkında oldukları için Olayların tahliline 1919 Mayı-sı’ndan değil de 1914′ten başlasalar, hurafe üretme kapasitelerinin büyük ölçüde azalacağını biliyorlar..

Mustafa Kemal ve onun “inkılapları”yla ilgili olarak yaratılan (palavralar) efsane, yedi yüzyıllık Hilafet ve Saltanat devrinde yaratılmamıştır.Resmi tarihçiler ve resmi ideoloji üreticileri bu “açmaz”ın farkında oldukları için Olayların tahliline 1919 Mayı-sı’ndan değil de 1914′ten başlasalar, hurafe üretme kapasitelerinin büyük ölçüde azalacağını biliyorlar..

Hiçbir konuda Milli Mücadele ve onun lideri hakkında olduğu kadar efsane yaratılmamıştır. Tek parti dönemi inkılapları için de öyle… Neredeyse Osmanlı imparatorluğu’nun yükselme ve gerileme dönemlerine ilişkin değerlendirmenin bir benzeri tek parti dönemi ve 1950 sonrası için de geçerlidir. Resmi ideoloji tarafından Mustafa Kemal’in yaşadığı dönem Cumhuriyet’in “altın çağı”, 1950 sonrası da bir çeşit “bozulma”, “geriye gidiş” dönemi sayılıyor. Ünlü devlet aydınlarından Çankaya sofralarının vazgeçilmez yazan F.R. Atay, Mustafa Kemal’in ölümü üzerine, 11 Kasım 1938′de Ulus Gazetesi’nde; “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır” diye yazmıştı. Cumhuriyet aydınları yukarıdaki görüşü yaygınlaştırmak için büyük çaba harcadılar.

Niyazi Berkes tek parti döneminde atamayla gelen meclislerin çok parti döneminin şerbet seçimlerle gelenmeclislerinden daha seviyeli olduğunu söylüyor. Bürokrasinin “radikal” kanadının sözcülüğünü yapan Berkes, idealist seçkinci dünya görüşünün Cumhuriyet dönemi aydınlarında ne kadar köklü olduğunu gösteriyor

Gerçekten Mustafa Kemal ve onun “inkılapları”yla ilgili olarak yaratılan efsane, yedi yüzyıllık Hilafet ve Saltanat (osmanlı) devrinde yaratılmamıştır. İlginç olan bir şey de, bu efsane üreticilerinin, sözde efsaneleri yıkmak, hurafeleri yok etmek amacıyla yola çıkmış olanlarıdır! Topluma rasyonel düşünceyi egemen kılmak amacıyla yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde hurafe üretmişlerdir. Putları yıkmak için yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde put ürettiler. Cumhuriyet aydım, put üreticiliği ve bekçiliğine koşulmuştu!..

Milli Mücadele sonrasında egemen sınıfların neden zorlama bir resmi ideoloji oluşturmak zorunda olduklarını önceki bölümde tartışmaya çalıştık. Böylesi bir zorlamanın nedeni, Cumhuriyeti kuran kadroların tarihsel olarak geriliği, gelişmiş bir burjuva sınıfının ve onun “dünya görüşü”nü formüle edip yayacak aydınların bulunmayışıydı. Resmi ideoloji tarafından yaratılan efsanelerin ve hurafelerin sergilenebilmesi için, “Milli Mücadele”nin resmi ideoloji dışında bir değerlendirilmesinin yapılması gerekiyor. Bilindiği gibi, resmi ideoloji (kimi sol versiyonu da dahil) Milli Mücadele’yi anti-emperyalist, dünyanın mazlum uluslarına kurtuluş yolunu açan ilk ulusal halk hareketi, Mustafa Kemal dönemi siyasal rejiminin “halkçı” bir yönetim biçimi olduğu,Mustafa Kemal’in Türklere bir vatan bağışlayan dünyanın en büyük anti-emperyalist lideri olduğu vb. gibi bir sürü gerçek dışı hurafeye dayanıyor. Elbette egemen sınıfın ve onun sözcülüğünü yapanların baskı ve sömürüsünü “gizlemek” amacıyla tarihsel olayları çarpıtmaları anlaşılır bir şeydir. Tarihsel olayları çarpıtmanın, geçmişte yaşanmış olayları tahrif etmenin yollarından biri de kişiyi yüceltmekten, kişiyi putlaştırıp ona tapmaktan geçer

İşte bu bölümde, yakın tarihte yaşanan olaylarla ilgili toplumsal süreçler ve olgularla ilgili sis perdesi aralanmaya, gerçeği örten perde kaldırılmaya çalışılacak.

Türkiye toplumsal formasyonunun evrimini ele alan böyle bir kitapta Milli Mücadele ve sonrası döneme geniş yer ayırmamızın nedeni budur. Söz konusu dönemin olaylarının çarpıtılması üzerine kurulu resmi ideolojinin tutarlı bir eleştirisinin yapılabilmesinin koşulu, dönemi değişik yönleriyle tahlil etmektir. Solun önemli bir bölümü bile, Milli Mücadele’nin niteliğiyle ilgili olarak, resmi ideolojiden bağımsız düşünme aşamasına henüz ulaşabilmiş değil. Bu durum Türk solunun geleneksel devletçi ideolojinin bir versiyonu olarak ortaya çıkmasındandır.

Bu nedenle, önce Milli Mücadele’nin anti-emperyalist bir hareket olup olmadığı, ulusal bir halk hareketi niteliği taşıyıp taşımadığı ve tarihi yapmada bireyin rolü üzerinde duracağız. Fakat daha önce sürekli yaıllsamaya neden olan bir sorun üzerinde kısaca durmamız gerekiyor. Milli Mücadele ile ilgili değerlendirmeler sürekli bir yanlış anlamaya neden oluyor. Öyle bir izlenim yaratılmış durumda ki, sanki Türkiye birçok Asya, Afrika, Ortadoğu, Latin Amerika vb. ülkesi gibi, uzun yıllar Batılıların doğrudan bir sömürgesi olarak kalmış da, Milli Mücadele’yle (Kurtuluş Savaşı kavramı bu anlamda yerinde kullanılmıyor) bu duruma son verilmiş gibi bir düşünce hakim oluyor.

Bir kere, Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman doğrudan sömürge olmadı. Yıkıldığı güne kadar emperyalist Batı’nın ekonomik-diplomatik bir yarı-sömürgesi durumunu muhafaza etti. İkincisi, Osmanlı imparatorluğu Birinci Emperyalistlerarası Savaş’a “taraf” olarak katıldı. Dünyayı yeniden paylaşmak amacıyla başlatılan bir savaşa taraf olarak katılan bir devletti. Nedense, bizim tarihçilerimiz bu iki önemli olguyu bilinçli olarak yok saymayı yeğliyorlar. Bu iki önemli olgu atlanarak yapılan tahlillerin boşlukta kalması kaçınılmazdır. Eğer bir ülke, dünyayı yeniden paylaşmak isteyen taraflardan birinin yanında bu savaşa katılıyorsa, her halde amaç paylaşımdan pay koparmaktır. Emperyalist paylaşım savaşına katılan bir devletin anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş savaşı vermesi mümkün müdür?

Resmi tarihçiler ve resmi ideoloji üreticileri bu “açmaz”ın farkında oldukları için, olayların tahlilini Yunanlıların İzmir’e çıkışıyla başlatıyorlar. İmparatorluğun geniş bölgelerinin neden emperyalistler tarafından işgal edildiğinden pek söz etmiyorlar. Olayların tahliline 1919 Mayı-sı’ndan değil de 1914′ten başlasalar, hurafe üretme kapasitelerinin büyük ölçüde azalacağını biliyorlar..

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

 

1923‘deki Lozan antlaşmasına kadarki dönem, esas itibariyle diplomatik bir süreç ve İngilizlerin teşvikiyle Batı Anadolu’ya çıkan Yunan ordusuna karşı sınırlı bir savaştı

1923‘deki Lozan antlaşmasına kadarki dönem, esas itibariyle diplomatik bir süreç ve İngilizlerin teşvikiyle Batı Anadolu’ya çıkan Yunan ordusuna karşı sınırlı bir savaştı.Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası çelişkiler, I. Emperyalist Savaş’ın bir Türk-Yunan savaşı biçiminde sürmesine neden oldu. Başlangıçta Yunanlılara destek vermelerine rağmen, İngiliz emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin söz konusu olduğu koşullarda, bu desteğin 1921’den itibaren çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra İngiltere’nin temel siyaseti, Doğu’da Bolşevizmin yayılmasını durdurmaktı. İngiliz desteği kalktığı andan itibaren de Yunanlıların Anadolu’da barınma şansı yoktu. Bu nedenle Türk-Yunan savaşı abartıldığı kadar önemli bir savaş değildi. Zaten Milli Mücadele’nin seyri de İngilizlerin takındığı tavra göre biçimlenmiştir.Yunanlılara karşı kazanılmış önemsiz bir savaş “kurtuluş savaşı“ olarak sunulmaktaydı. (s.39)

Milli Mücadele gerçek anlamda bir ulusun kurtuluşu değil, Britanya İmparatorluğu(İngiltere), Fransa, İtalya, Anadolu’yu buradaki Türk varlığını sonlandırmak için işgal etmemişlerdi. Bu işgaller, “dostlar alışverişte görsün” türden göstermelik işgallerdi.

Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde kurulan Kemalist rejim, “Bonapartizm” niteliği baskın bir hareketti. “Bonapartizm” terimi, siyaset literatüründe “kapitalist toplumda icra-i görevdeki kesimin, bir kişinin yönetiminde olmasını ve devletin diğer tüm bölümlerine ve topluma diktatörce bir kuvvet uygulayabilmesi” olarak tanımlanabilir.

Kemalist hareket, “sınıfsız”, “imtiyazsız” ve “halkçı” bir toplum inşa etme iddiasıyla ortaya çıkan fakat bunların hiçbirisini yerine getiremeyen bir hareketti.

Cumhuriyet rejimi, Türkiye’nin emperyalist Batı ile olan ilişkilerinde ve Kapitalist Dünya sistemi içinde Türkiye’nin konumunda köklü bir değişikliği temsil etmiyor. Resmi ideolojinin yaymaya çalıştığı görüşün aksine, Cumhuriyet dönemi de sömürgeleşme yolunda ilerlemekten başka bir şey değildi!!!!!

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya İngiliz ve diğer İtilaf devletlerine karşı bir kurtuluş savaşı verildiği bir uydurmadır!…? 1923’DE KURULAN CUMHURİYET 1908 DEVRİMİ’NİN DEVAMIDIR;   1.Paylaşım Savaşı, tarih sayfalarında 1914 de başlayıp 1918’de bitmiştir diye yazılır. Ancak Türkiye açısından bu süreç 1923 yılında tamamlanır. 1918 Mondros Mütarekesi, ardından Sevr ile İtilaf devletleri Anadolu’ya girer ve Lozan’a kadar yaşanan küçük çaplı çatışmaların ardından asıl olarak yaşanan diplomatik bir tartışma süreciyle 1.Paylaşım Savaşı Türkiye için de son bulur…

”Resmi tarihte Kurtuluş Savaşı olarak adlandırılan süreç bir yanıyla diplomatik düzeyde 1.Paylaşım Savaşı’nın devamı, diğer yanıyla Yunanlılarla sıcak savaş, üçüncü olarak da Osmanlı bürokrasisi içinde bir hesaplaşmaydı. Hareket, başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarmayı amaçlamıştı. Hilafet ve saltanatın kurtarılması için de iki engel vardır: Rumluk ve Ermenilik. Kuvayi Milliye, yaklaşık yüz yılı aşkın bir süreden beri gündemde olan cerrahi operasyonu gerçekleştirecekti. Başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarmayı hedeflese de, bu üçlü mücadelenin ve toplumsal hareketin dinamiğiyle hilafet ve saltanatın tasfiyesiyle sonuçlanacaktı.” Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

Tarih Anadolu’ya egemen olanlarca baştan aşağıya yanlış yazıldı. Kurtuluş Savaşı diye adlandırdıkları süreç de 1923 devrimi de kocaman bir yalandır. Evet Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçekleşen bir burjuva devrimi vardır. Bu, 1908 Burjuva Devrimi’dir. Osmanlı (yeni adıyla Türkiye) kapitalist bir devlet olma yolunda geri dönüşü olmayan bir eşik atlamıştı. Ve bu devrim aşağıdan müdahalenin ürünüydü. Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Türkler bu devrimi birlikte gerçekleştirmişlerdi. Demokratik ve kapsayıcı idi.

İttihat ve Terakki liderliğindeki bu yeni rejim, devrimin yapılmasında önemli roller üstlenen Türk olmayan kesimlere sırtını döndü ve 1913’den itibaren diktatörlüğe dönüştü. Osmanlı, ”dünya savaşı” katliamına ortak edildi. Savaştan zaferle çıkan güçler, dünyayı paylaşmaya giriştiler. Anadolu’nun İngiltere sponsorluğundaki Yunanistan tarafından işgal edilmesi de bu sürecin bir parçasıydı.

Ancak yaşanan kesinlikle bir ”Kurtuluş Savaşı” değildi. Eğer imparatorluk içinde bir ulusun kopma mücadelesi olsaydı, belki o zaman bir ulusal kurtuluştan söz edilebilirdi. Böyle bir durum söz konusu değildi.

”İmparatorluğun son unsuru olan kesim imparatorluktan kopamaz ancak onu ‘dönüştürebilirdi’. Üstelik böyle bir durum söz konusu olsaydı, yıllar öncesinden oluşa gelen bir ulusal bağımsızlık ideolojisi ve hareketin var olması gerekirdi. Böylesi bir ideoloji ve hareketin var olmadığı bir ortamda akla gelen ilk soru ‘kime karşı kurtuluş mücadelesi?’dır. Hareketi yürüten kadrolar, birkaç eksiğiyle İttihatçı kadrolardı. Bunların hepsi Osmanlı bürokratlarıydı ve İstanbul’dan tayin edilmişlerdi. Damat Ferit hükümeti dışındaki tüm hükümetlerce de desteklenmiştir. Öte yandan bu ”kurtuluş savaşı” adı verilen süreçte Osmanlı zihniyetinin zayıflaması değil, güçlenmesi söz konusu idi.”

Yani 1923’de kurulan Cumhuriyet , esas olarak, İttihat ve Terakki’nin 1908 Devrimi ile oluşturduğu rejimin devamıydı. 1908 Devriminin başlangıcında yaşanan demokrasi ve özgürlük ise Kemalist süreçte hiç olmadı.

ANTİ EMPERYALİST BİR SAVAŞ OLMAMIŞTIR

Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası çelişkiler, 1.Paylaşım Savaşı’nın bir Türk Yunan savaşı biçiminde sürmesine neden oldu. Başlangıçta Yunanlılara destek vermelerine rağmen, İngiliz emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin sözkonusu olduğu koşullarda, bu desteğin 1921’den itibaren çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra İngiltere’nin temel siyaseti, doğu’da Bolşevizm’in yayılmasını durdurmaktı. İngiliz desteği kalktıktan sonraysa Yunanlıların Anadolu’da barınma şansı yoktu.

İsmet İnönü cumhuriyet’in ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte: ”İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur” (Milliyet, 29 Ekim 1973) der.

”Güçlü yönetimi merkeziyetçi temellere oturtmuş bir Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme konusunda ihtiyaç olan her türlü savunma görevini üzerine getirecektir” (Scheidmann, ”Milli Mücadele” Sürekli Devrim, Sayı 3, Ekim 1978, sayfa 34)

Yani İngiliz ve diğer İtilaf devletlerine karşı bir kurtuluş savaşı verildiği bir uydurmadır. Yanında (Almanya gibi güçlü bir devlet başta olmak üzere) ittifak devletleri varken yenik düşen imparatorluğun bir başına bunların tamamıyla başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi. ”Yedi düvelle savaş” bir masaldır. Zaten emperyalistler Anadolu’ya yerleşmek niyetiyle girmediler ve savaşmadan da çekildiler. Çekilirken de Fransızlar Türklere, Yunanlılara karşı kullanacakları silahları sattılar. Bazı Fransız subayların kurtuluş savaşı ordusu saflarında savaştığı rivayet edilir. İtalyanlar da kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayi Milliye’ye yardım ediyorlardı.

Kazım Karabekir’in şu sözleri de çarpıcıdır: ”… İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra’dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni’den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul’da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir” (İstiklal Harbimiz, sayfa 19-20)

” Milli mücadelenin niteliğiyle ilgili tahliller, genel olarak resmi tarih versiyonunun yeniden üretilmesi amacı taşıdıkları için, somut olgulara da uygun düşmüyor. Doğan Avcıoğlu’nun ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adlı kitabının bölümlerinden biri;

‘Emperyalistlere karşı çıkmadan anti-emperyalist savaş’ başlığı taşıyor(!) Yazarın buradaki amacı milli hareketin lideri olan Mustafa Kemal’i yüceltmektir. Öyle bir deha ki; emperyalist devletleri atlayarak bir başına anti-emperyalist bir savaş veriyor(!) Emperyalist devletlere karşı olmadan anti-emperyalist bir savaş olanaklı mıdır? Herhalde Avcı oğlu, Rum ve Ermenilere karşı dememek için böyle bir ifade kullanıyor…” Paradigmanın İflası, Fikret Başkaya, sayfa 37

Mustafa Kemal: ”O halde kurtuluş çaresi ararken iki şey söz konusu olmayacaktı, önce İtilaf Devletleri’ne karşı düşmanca tavır alınmayacaktı; sonra da Padişah ve halife’ye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart olacaktı.” (Nutuk, Cilt 1, sayfa 8)

1923’DEN SONRA ÜRETİM İLİŞKİLERİNDE BİR DEĞİŞİKLİK OLMAMIŞTIR

Stefanos Yerasimos, emperyalizmin 2.Paylaşım savaşından sonra ‘tekrar geri geldiğini’ yazıyor. Emperyalizmin geri gelmesi için önce kovulması gerekir. Eğer emperyalizmle bütünleşmeyi sağlayan üretim ilişkileri ise, o zaman sözde kurtuluş savaşı ve sonrası dönemde hangi dönüşümlerin ortaya çıktığını ve 2.Paylaşım Savaşı sonrasında da hangi değişiklikler yüzünden emperyalizmin geri geldiğini açıklığa kavuşturmak gerekir. Aslında 1920 ve 1930’lu yıllarda emperyalizmle ilişkiler olduğu gibi kalmıştı. Emperyalizmin yapısal bunalımı ilişkilerin yoğunluğunu azalttığı için, sanki emperyalizmden kopulmuş, bu da kurtuluş savaşı ile gerçekleştirilmiş gibi bir izlenim yaratılmıştır. 2:Paylaşım Savaşı sonrasında uluslararası kapitalizm yeniden bir yükselme dönemine girdiğinde, ilişkiler normal olarak rayına oturmuştur. Bu nedenle yapısal krizin yarattığı ”kopukluğu” başkalarının marifeti gibi saymak inandırıcı olmaz.

”Cumhuriyet’le beraber üretim ilişkilerine dokunulmamıştır. Komprador burjuvazinin işlevini, Rum ve Ermenilerden ”Müslüman tüccara’ aktarmak dışında yapısal nitelikte hiçbir dönüşüm söz konusu olmamıştır. İzmir İktisat Kongresi’nde milli ekonomi yaratma iradesi olarak ifade edilen ekonomi politikası Osmanlı zamanında Batı’ya eklemlenmenin toplumsal dayanağını oluşturan gayrimüslim tüccarların yerini, Müslüman Türk tüccarlara vermek istediğini özetler. Yani Osmanlılar gibi Türkiye’yi de dışarıya bağlamadaki temel rolün ticari sermaye tarafından oynanacağı tartışılmamış, yalnızca bu ticari sermayenin dayanağı iç toplumsal tabakanın Müslüman olmasına karar verilmiştir.” (Nora Şeni, Emperyalist Sistemde Kontrol Sanayii ve Ereğli Demir-Çelik, Bir’kim Yayınları, sayfa 34-35)

Yani ne yedi düvele karşı kahramanlık destanlarıyla dolu bir kurtuluş savaşı yaşanmıştır, ne bir anti emperyalist mücadeleden söz edilebilir ne de bir devrimden

Sömürü,Mustafa Kemal’in kişiliğinin gerisine gizlenerek yapılıyor. Asalak sınıfların ve emperyalistlerin sömürüsü devam ettikçe, bu, “Atatürkçülük” oluyor.

 

Eğer bugün Türkiye Batılılar’ın her istediğini yaptırabildikleri bir ülke olmaktan kurtulamamışsa, bunun nedeni, ülke kaynaklarını yerli sınıfların emperyalistlerle ortaklaşa talan etmeleri ve sağlıklı gelişme yollarını tıkamalarıdır. İşte bu talan, Mustafa Kemal’in kişiliğinin gerisine gizlenerek yapılıyor. Asalak sınıfların ve emperyalistlerin sömürüsü devam ettikçe, bu, “Atatürkçülük” oluyor. Bu sömürüye karış çıkan her kim olursa, “Atatürkçülük yolundan sapmış” sayılıyor. Mustafa Kemal, mülk sahibi sınıfların siyasal ve ideolojik temsilcisi olarak, o sınıfların çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla bazı “inkılaplar” yaptı. Atatürkçülük sayılan bu inkılapların anlamı ne idi? Oysa M.Kemal yaptığı inkılaplarla belirli bir burjuvazi sınıfını besledi. Bu burjuvazi sınıfı Türk değildi. Gerçekten bir Türk burjuva sınıfı var edilseydi, bugün bu sınıf çok güçlü olurdu ve emperyalistlerin altında ezilmezdi. Şimdi İnkılap anlamında kültür için neler yapılmış, eleştirelim.

Hiçbir kültür bütünüyle geri (gerici) olamaz. Kültür çok uzun bir geçmişin ürünüdür. Mekanik bir anlayışla kültür ithal etmek, bir tüketim malı ithalinde olduğu gibi kültür ithal etmek, bilimsel değildir. Bizim aklıevvellerimiz (resmi ideoloji üreticileri), zaten kültürün Arap ve Fars karması, melez bir kültür olduğunu ve Türk kültürünün baskı altında tutulduğunu, dolayısıyla bu kültürden radikal bir kopuşun ileri bir adım olduğunu ısrarla ileri sürüyorlar. Osmanlı kültüründen radikal bir kopuşla “boşalan yerin” nasıl doldurulacağı sorusuna ise inandırıcı cevap veremezler. Ama “Güneş-Dil Teorisi” gibi gariplikler üretmelerine ne demeli? “Tarih Tezi” gibi saçmalıklar üretmekle mi boşluk doldurulacaktı? Elbette bunun, kendine dönmek, benliğe dönmek olduğu ileri sürülüyor. Doğu İslam kültüründen radikal kopuş “milliyetçilik” sayılırsa, kendini emperyalist kültürün kucağına atmak ne olur? Boşluğun Batı burjuva kültürüyle doldurulması olmaz mı? Bu bağlamda ani bir kararla, Arap harflerinin atılarak yerine Latin harflerinin alınması bir talihsizlik olmuştur. Genç nesiller, yüzyıllardır birikip gelen kültür mirasının dışına atılmışlardır. Arap harflerinin yerine Latin harflerini alınmasına gerekçe olarak da, bu alfabenin zorluğu ileri sürülüyor. Oysa, bir ülkede okuma yazma bilmeyenlerin çokluğunu veya azlığını alfabeye bağlamak inandırıcı değildir. Latin harfleri alındıktan sonra da okuma-yazma bilmeyenler büyük bir oran oluşturmaya devam etti. Sorunun çözümü alfabeyle değil, doğrudan eğitim politikasıyla ilgilidir. Aksi halde dünyanın en karmaşık alfabelerinden birine sahip olan Japonların okuryazarlık sıralamasında sonlarda yer almaları gerekirdi… Üstelik, yaşam boyu hemen hiç ya da pek az okuyan kişinin belirli yaşlarda okuma-yazma öğrenmesi de sanıldığı kadar önemli değildir. Okuma-yazma bilmekle ilgili tartışmaya burada girmemiz gerekmiyor. İstendiği kadar yüceltilsin; Mustafa Kemal’in kişisel gücü ve gerçekleştirebileceği şeylerin sınırı, sınıfsal güç dengeleri ve dış bağlantılar (emperyalizm) tarafından belirlenmişti. Resmi ideoloji, tarihi tahrif etmek için ne kadar zorlanırsa zorlansın, putlaştırılan kişi boşlukta durmuyordu. Dayandığı temel (sosyal sınıflar) ise, Türkiye’yi ancak Batının bir uydusu yapabilirdi.

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

 

Mustafa Kemal’in Bonapartist diktatörlüğü ;

Eğer resmi tarihin ve ideolojinin yaymaya çalıştığı gibi,gerçek anlamda bir halk hareketi söz konusu olsaydı, Cumhuriyet bir darbe sonucu kurulmazdı…

Mustafa Kemal, meclise, “padişahlığın ilgası ve padişahın yurt dışı edilmesi” için bir kanun teklifi sundu. Kanun teklifini incelemek üzere kurulan komisyonun aleyhte tavrı anlaşılınca, komisyon üyelerine bir bildiri yollayıp milletvekillerini tutuklamakla tehdit etmiş ve sonuçta, komisyon kararı olumlu çıkmıştı (!) Silahlı muhafızlarca sarılmış mecliste saltanatın ilgası kabul edilmiştir. Artık Osmanlı İmparatorluğu ömrünü tamamlarken, yerini Mustafa Kemal’in Bonapartist diktatörlüğü alabilirdi. Eğer resmi tarihin ve ideolojinin yaymaya çalıştığı gibi,gerçek anlamda bir halk hareketi söz konusu olsaydı, Cumhuriyet bir darbe sonucu kurulmazdı…

Milletvekilleri gerçek bir serbest seçimle meclise gelmemişlerdi. Önemli bir bölümü de, Padişah’ın Meclis-i Mebusanının üyeleriydi. Geri kalanlar eşraf, mütegallibe arasından tayin edilmişlerdi. Bu nedenle Cumhuriyetin ilanı halk çoğunluğunun özgür irade ve isteğinin sonucu değildir. Öyle olsaydı, Mustafa Kemal’in mebuslardan bir kısmını (milli mücadele komutanlarını) (binlerce alimi) idam ettirmesi kolay olmazdı…

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya   syf;76-77

 

Kemalizm ülke önündeki en büyük engeldir;

 

“En gelişmiş” sanayi alt-dallarından biri olan tekstil, iç pazarın dörtte birden az bir bölümünü karşılayabiliyordu. Cumhuriyetin ilanının onuncu yılında bile durum değişmemişti.

1933’de “Türkiye’de tüketilen pamuklu, mensucatın ancak % 25’ini karşılıyordu. Yünlü mensucatın ancak % 24’ü, ipekli mensucatın da % 6’sı yerli üretimdi. Türkiye o yıllarda şekeri, çimentoyu, unu, deriyi, sabunu ve sayısız başka malları ithal yoluyla sağlıyordu.” [Türkiye Cumhuriyetinin 10. Yılı, Ankara, 1934, s. 82-83. İn Y.N Rozaliev Türkiye’de Sanayi Proletaryası]

Kemalizm ülke önündeki en büyük engeldir;

Bugün Türkiye’nin kendi yolunu bulabilmesi, “sağlıklı” bir kalkınma yo­luna girebilmesi, uluslararası düzeyde saygın bir ülke konumuna gelebilmesinin önündeki en büyük engel “yapay” bir resmi ideolojinin (”kemalist,atatürkçü”) varlığıdır. Bu resmi ide­oloji, bilimsel – entellektüel gelişmeyi ve yaratıcılığı sürekli engelleyerek, dü­şünsel alanı çoraklaştırmakta, demokratikleşmenin önünde önemli bir engel oluşturmaktadır. Cemil Meriç: “Bu hadım (sünnet,sömürge;) edilmiş idrakle, bu ‘izinli’ hürriyetle kalkınmak mümkün mü?” derken, bu açmazı çarpıcı bir şekilde ifade etmiştir. Geçerli resmi ideoloji, (”kemalist,atatürkçü”) toplumun kendisi hakkında düşünme yeteneğini dumura (bozmak, köreltmek). uğratmaktadır. “Sermaye Uygarlığı” ile ilgili olarak doğru bir tavır geliştirebil­mek için, iki yüzyıldır hep aynı çıkmaz yolun yolcusu olduğumuz ortaya konul­malıdır.

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

 

Terör rejimi koşullarında gerçekleştirilen bu inkılâpların bekçiliğini yapmak da, Cumhuriyet aydınlarına düşecekti.Bu amaçla yakın tarih tahrif edilmiş, Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi aydınları, üstlendikleri ideolojik işlev bakımından hep Batı burjuvazisinin Türkiye´deki organik aydınları oldular. Kemalist iktidar, tarihte eşine az rastlanır bir inkârcılığı dayattı. Bu … yüzden Takriri Sükûn terör rejimi altında insanlara şapka giydirildi. Osmanlıca bir çırpıda yok sayıldı. Arap alfabesi Latin alfabesiyle değiştirildi. Bütün bunlar inkılâp sayıldı. Terör rejimi koşullarında gerçekleştirilen bu inkılâpların bekçiliğini yapmak da, Cumhuriyet aydınlarına düşecekti.

Cumhuriyet aydınlarının işlevi, bir resmi ideoloji üretmek olmuştur. Bu amaçla yakın tarih tahrif edilmiş, Kürt kimliği inkâr edilmiş, Milli Mücadele´nin gerçek dışı bir versiyonu geliştirilmiş, son tahlilde emperyalizmle bir uzlaşma olan Milli Mücadele, mazlum halklara kurtuluş yolunu gösteren ilk antiemperyalist hareket olarak gösterilmek istenmiştir. Sözde, topluma rasyonalist düşünceyi yerleştirmek amacıyla yola çıktıklarını iddia etmelerine rağmen, her zamankinden daha çok hurafe üretmişler, Mustafa Kemal´i putlaştırmayı marifet saymışlardır.

Kitleler tarafından benimsenme şansı sınırlı böyle bir resmi ideolojinin aşınması kaçınılmaz olduğundan, çok partili rejime geçildikten sonra belirli aralıklarla yapılan askeri darbelerle takviye edilmiştir.

(13-37)

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

 

Mustafa Kemal Milli Mücadele boyunca, (gücü -iktidarı ele geçirene kadar) gerek halkı, pek çok şeyh ,tarikat lideri, din adamını kullanmıştır.

Milli Mücadele’de Kitle Katılımı Sınırlıydı Her seferinde İslam dini ve Padişah için savaşa yollanan halk, bu sefer “vatan kurtarmak” için savaşa katılmaya niyetli görünmüyordu.Kitlelerin gönüllü katılımı olmadığı için, mahalli âyan, eşraf, şeyh, ağa ve tarikat reisi ve din adamlarının prestijinden yararlanılarak, kısıtlı bir katılım sağlanabilmiştir.

1912 yılından beri ard arda gelen savaşlarda bir cepheden diğerine koşan emekçi halk, I. Emperyalist Savaşın sonuna gelindiğinde her bakımdan bitkin durumdaydı. Köylerde erkek nüfus büyük ölçüde erimişti. Bu bakımdan Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914′ten 1923′e kadar geçen sekiz yılda, Müslüman nüfus %18 azalmıştı.

Fakat halk kırımına neden, sadece savaşlar da değildi. Ağır vergiler, ağa, eşraf, mütegallibe ve eşkiyanın baskısı ve zulmü, salgın hastalıklar ve açlık savaşlardaki kayıpları daha da büyütüyordu. Mustafa Kemal Nutuk’ta İzmir’in işgali karşısında halkın tavrıyla ilgili olarak; “Milletin bu haksız darbe karşısında sessiz ve hareketsiz kalması elbette kendi lehine yorumlanamazdı” der.

Aslında halkın içinde bulunduğu durum onun yeni bir savaşa daha gönüllü katılmasına pek olanak vermiyordu. Her seferinde İslam dini ve Padişah için savaşa yollanan halk, bu sefer “vatan kurtarmak” için savaşa katılmaya niyetli görünmüyordu.

Osmanlı döneminin sonlarında savaşların yaptığı tahribatın boyutlarını hatırlamak için aşağıdaki alıntı uygun düşüyor: “Çeşme İlçesinin gençleri askerliklerini Yemen’de yapıyorlardı. 1908′de Çeşme’de 20-30 yaşlar arasında bir tek Türk erkeği kalmıştı. O da cüce idi. Bu yüzden Çeşmeliler haklı olarak, Yemen’e Çeşme Mezarlığı adını takmışlardı…”

Kitlelerin gönüllü katılımı olmadığı için, mahalli âyan, eşraf, şeyh, ağa ve tarikat reisi ve din adamlarının prestijinden yararlanılarak, kısıtlı bir katılım sağlanabilmiştir. Milli Mücadele’ye kitle katılımının sınırlı oluşu, gerek Milli Mücadele, gerekse daha sonraki dönemde, özellikle de Cumhuriyetin kurulduğu dönemde, olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Kitle tabanının etkin olmayışı hareketin lider kadrosuna geniş bir manevra alanı bırakmıştır.

Bu, tüm düzenlemelerin kitleler dışıda ve onun etkinliğinden bağımsız gerçekleşmesine olanak vermiştir. Oysa, “bir ihtilalin en kuşku götürmeyen yanı, yığınların tarihsel olaylara doğrudan doğruya müdahale etmeleridir.” Milli Mücadele’den sonra mahalli eşrafın iktidar bloku içindeki konumu köylü kitlesi aleyhine olarak daha da pekişmişti.

Sabahattin Selek; “Daha kısa bir deyimle Milli Mücadele, hele bazı tehlikeli dönemlerde, halka rağmen yapılmıştı… Durum böyle olduğu halde bu harekete ‘Milli Mücadele’ denilmesi yanlış değildi. Çünkü mücadelenin insan kaynağım, ne şekilde olursa olsun halk teşkil etmiş ve maddi mali imkânlar halktan sağlanmıştır” diye yazar.

“Halka rağmen”, “halk yararına mücadele” yazarın bir buluşu değildir. Türkiye’de “Batı’ya rağmen Batılılaşmak”, “halka rağmen halk yararına devrim yapmak” garip ama yaygın bir saplantıdır. Osmanlı yönetici elitinin bakış açışını yansıtır. Elbette böyle bir zihniyetin temelinde de halka güvensizlik yatar. Bu zihniyete göre, kitle hiçbir şeyi bilemez ve yapamaz; neyin onun yararına olup olmadığına bürokratik aydın karar verir. Böyle bir yaklaşımın gerici elitist bir dünya görüşünün ürünü olduğu açıktır.

Elbette yüzyıllarca halkı sömürerek yaşayan parazit “yenilikçi” Osmanlı bürokrasisi için, halkı değil, kendi sömürü olanaklarını kurtarmak esastır. Sömürüyü güvence altına alan düzenlemeler ilerici inkılaplar sayılamaz. Fakat bir hareketin halk hareketi olup olmadığını belirleyen, savaşta insan kaynağını halkın teşkil etmesi değildir. Faşist hareketin tabanını da halk kitleleri oluşturur. Aynı şekilde emperyalist bir saldırı sonucunda da ölmeye ve öldürülmeye götürülen halktır; işçi ve köylülerdir…

Bir harekete halk harekeli olma niteliğini kazandıran, halkın (emekçi kitlenin), kendi kaderini tayin etmedeki bilinç ve kararlılığıdır, tarihin öznesi olmada ulaştığı seviyedir. Eğer siyasi harekete yön veren temel güç halk kitlelerinin siyasi tercihleriyse ve hareket kitlelerin yaşam koşullarını iyileştirici bir öz ve mesaj taşıyorsa, o zaman gerçekten bir halk hareketinden söz edilebilir…

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

(…) Meclise sürekli tayini çıkanlar sadece toprak ağaları değildir. Sürekli olarak “mebusluğa” tayin edilen şeyhler de var. 1920-50 döneminde Vanlı İbrahim Arvas, tayin listelerinde sürekli yer alan bir şeyhtir. Aynı şekilde Hakkı Ungan, 1923’ten öldüğü 1943 yılına kadar mebus tayin edilmiş bir şeyhtir. Diyarbakır Mebusu Zülfü Tigrel, Siirt Mebusu Şeyh Halil Hulki, Mahmut Soydan, Süreyya Özgeevren sürekli “mebus”‘ tayin edilen şeyhler arasındadır. (İsmail Beşikçi, CHF tüzüğü ve Kürt Sorunu)

Bunlar ortadayken, Mustafa Kemal’in, “Efendiler ve Ey Millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz” sözlerini her halde biraz nüanse (farkı) etmek gerekecektir…( yani m.kemal gücü -iktidarı ele geçirdikten sonra bu sözlerine son vermiş, ) Mustafa Kemal Milli Mücadele boyunca, (gücü -iktidarı ele geçirene kadar) gerek halkı, pek çok şeyh ,tarikat lideri, din adamını kullanmıştır

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya Özgür Üniversite Yay, 19. Baskı, 2012, Sayfa: 19

 

Cumhuriyet iktidarları “halkların yanında değil, her zaman onları ezen sömürgeci-emperyalist devletlerin safında yer aldılar.

Cumhuriyet iktidarları “büyük devlet” kompleksinden hiçbir zaman kurtulamadılar. Mazlum halkların yanında değil, her zaman onları ezen sömürgeci-emperyalist devletlerin safında yer aldılar. 1920′li ve 1930′lu yıllarda yapılan bürokratik düzenlemeler (İnkılaplar) abartılmış, tüm uygarlıkların kaynağının Türkler olduğu ve tüm dillerin de Türkçeden türediği gibi hezeyanlar bir döneme damgasını vurmuştur.

Türk aydınları, yalan üretip ürettikleri yalanla yaşamak gibi, talihsiz bir konumda bulunmuşlardır. Sözde, topluma rasyonalist düşünceyi yerleştirmek amacıyla yola çıktıklarını iddia etmelerine rağmen, her zamankinden daha çok hurafe üretmişler, M. Kemal’i putlaştırmayı marifet saymışlardır.

KAYNAK: Doç. Dr. Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Ist., 1991, sayfa 25

 

12 Eylül’ün Amacı ;yeni koşullara cevap verecek bir Atatürkçülük (resmi ideoloji) oluşturmaktı.

Ortalama bir insan 12 Eylül´le gelen askeri diktatörlüğün anarşiyi önlemek gibi sınırlı bir amacı olduğunu sanır. Oysa 12 Eylül´le gelen devlet terör rejiminin belli başlı iki amacı vardı. Birincisi, Türkiye´ye yeni bir sermaye birikimi modelini kabul ettirmek, bunun için gerekli düzenlemeyi yapmak; ikincisi de, Türkiye´yi emperyalizmin Ortadoğu´daki çıkarlarının korunması amacıyla alt-emperyalist role hazırlamak. Amaç, yeni koşullara cevap verecek bir Atatürkçülük (resmi ideoloji) oluşturmaktı.

 

Mustafa kemal olmasaydı bile Anadolu (milli mücadele) hareketi mutlaka başar ıya ulaşacaktı. Resmi tarihçilerimiz sorunu bu biçimde ele almaktan özenle kaçınıyorlar.

Mustafa Kemal, Birinci Emperyalistler arası Savaş’ta cephelerden birinde ölseydi ya da yenilgiden hemen sonra, Suriye cephelerinden ayrılmadan önce padişahın yaveri Naci’ye yolladığı telgrafdaki istekleri gerçekleşseydi!..

Yani Ahmet İzzet Paşa kabinesinde harbiye nazırı olsaydı, Anadolu hareketinin başına başka bir Osmanlı paşası geçecekti.,

Ş. S. Aydemir’in yazdığına göre, Ahmet İzzet Paşa, Mustafa Kemal’i, “çok şey isteyen, ihtiraslı biri” olduğu için kabineye almamıştı. Cepheden İstanbul’a döndükten sonra, etkin bir siyasi mevki elde etmek için uğraştı ve altı ay İstanbul’da kaldı. Hareketin liderliğini bir başkası da üstlense, Anadolu hareketi mutlaka başar ıya ulaşacaktı. Belki olayların seyri biraz farklı bir yol izlerdi ama sonuçta önemli değişiklik omazdı. Resmi tarihçilerimiz sorunu bu biçimde ele almaktan özenle kaçınıyorlar.

Paradigmanın İflası – Doç. Dr.Fikret Başkaya

Google Aramaları

  • paradigmanın iflası
  • fikret başkaya paradigmanın iflası
  • paradigmanın iflası pdf
  • paradigmanın iflası fikret başkaya
  • paradigma iflası pdf indir
  • paradigmanin iflasi ozet
  • fikret başkaya paradigmanın iflası pdf
  • fikret başkaya paradigmanın iflası özeti
  • paradigmanın iflası geniş özet
  • paradigmanın iflası oku

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*