Son Haberler
Anasayfa » Belgeler » Reel Atatürkçülük– Doç. Dr.Fikret Başkaya

Reel Atatürkçülük– Doç. Dr.Fikret Başkaya

10641055_684632768289028_2239575079405122644_nReel Atatürkçülük– Doç. Dr.Fikret Başkaya

Resmi tarih, egemen sınıfların bilinmesini istediği (yalan,çarpıtma)tarihtir.Çünkü ‘tarihsel bellek’ önemli bir ideolojik mücadele alanıdır. Eğer bir toplumun bu gününe egemen olmak istiyorsanız, onun dününe egemen olmanız gerekir.

‘Cumhuriyet’ yönetimi kendi ihtiyacına uygun bir resmi tarih versiyonu oluşturdu.,

Atatürk’ü Koruma Kanunu olarak da bilinen,Kanun’un gerekçesinde: “Milli Mücadelenin kahramanı ve memleketin kurtarıcısı Atatürk, Cumhuriyetin ve inkılâplar rejiminin sembolü olması hasebiyle, hatırasına eserlerine ve onu ifade eden varlıklara vâki olacak tecavüzler, bilvasıta cumhuriyete ve inkılâplar rejimine tevcih edilmiş bir mahiyet ifade edeceğinden…” deniyor.

Ölmüş bir şahsiyet için özel bir kanun çıkarmanın anlamsızlığı ve saçmalığı bir tarafa, o halde neden böyle bir kanuna gerek duyuldu sorusuyla devam edebiliriz. Aslında söz konusu kanun, Atatürk’ten başka şeyleri korumak için gündeme gelmişti. Amaç 1923-1950 dönemini (yapıp-ettiklerini)tartışma konusu olmaktan çıkarmaktı.

Bir bakıma Atatürk’ü koruma kanunu, (kemalist ) darbecilerinin öncülüydü. Nitekim kanun tasarısının tartışıldığı meclis oturumunda söz alan Ankara milletvekili (milli mücadele komutanı) Selâhattin Adil, paşa asıl amacın ne olduğunun farkında görünüyor… Selâhattin Adil: Diyorki;“Tasarının esbabı mucibesinde şöyle bir cümle var:

Arkadaşlar 1946 yılından beri milletin köylüsü ile kasabalısı ile temas ettiniz, dileklerini dinlediniz, aman bize bir heykel dikin diyen tek bir vatandaşa rastladınız mı? [Soldan alkışlar]”“Bu meclis kürsüsünden acı acı şikâyet ettiğimiz 27 senelik şeflik (mustafa kemal:) idaresi mahsurlarını, memlekete yapılan fenalıkları, hakiki Cumhuriyetin, ancak milletin sağduyusuna dayanarak mevkii (günümüzdeki 1950) iktidara gelen bu günkü hukuki bir hükümetle vücut bulduğunu yüzlerce defa tekrar eden bizler değil miydik? Halk Partisi’nin bin bir yolsuzluğunu zikrederken, Meclise hâkim olan bu parti âzalarının ne surette intihâp olunduğunu bilmiyor muyduk? Şimdi bu geçmiş (1923-1950-mustafa kemal ) idareye şeflik veya diktatörlük demek tecavüz telâkki olunarak, söyleyen ve yazanı hapse mi mâhkum edeceğiz? [Öyle şey yok sesleri…] Ankara milletvekili kanunun asıl amacının farkında ama Aksi halde böyle bir kanun tasarısı gündeme alınır ve kabul edilir miydi?

( ekleme ; İstiklal Savaşı komutanlarından Selahattin Adil Paşa ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’ çıkarılacağı zaman şunları söylemişti: “Atatürk meşhur diktatörlerdendir. Bir diktatör hakkında böyle bir kanun çıkarılması doğru değildir. Bu memlekette 14 Mayıs’tan evvel müspet bir iş yapılmamıştır. 14 Mayıs (Demokrat Parti’nin Tek Parti diktasını seçimle devirdiği tarih) inkılabından sonra Atatürk inkılaplarından bahsedilemez. Böyle bir tasarı ayrıca dinimize de aykırıdır.” (“Yeni Sabah”, 18 Nisan 1951) )

bu sefil durumu nasıl anlamak, açıklamak gerekiyor. Ölmüş şahsiyetler için özel kanunlar çıkarmanın mantığı nedir? Aslında bu tür garabetler ve zorlamalar rejimin niteliğini de ortaya koyuyor.

Resmi tarih, egemen sınıfların bilinmesini istediği (yalan,çarpıtma)tarihtir.Çünkü ‘tarihsel bellek’ önemli bir ideolojik mücadele alanıdır. Eğer bir toplumun bu gününe egemen olmak istiyorsanız, onun dününe egemen olmanız gerekir. Fikret Başkaya (Özgür Üniversite)

Resmi tarih iki şey yapar: Bir şanlı geçmiş üretir yani parlatır ve bir de geçmişin kirlerini siler yani temizler. Öyle ki, geçmişte olan her şey mükemmeldir, güzeldir, tertemizdir, soyludur, şanlıdır, gururlandırıcıdır… Orada hoşa gitmeyecek hiç bir şey yoktur. Velhasıl resmi tarih yalana, tahrifata, yok saymaya, adıyla çağırmamaya dayanan ideolojik bir fabrikasyondur. Geriye dönük [retrospective] olarak uydurulmuş bir kurgudur. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa her zaman için yeniden icat edilir. Zira “geçmiş, öğünülecek fazla bir şey olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar.”. Eric Hobsbawn, Tarih Üzerine, Bilim ve Sanat Yay. 1999. s. 9.

Egemen sınıf, kendi sınıfsal çıkarına uygun bir tarih versiyonu “imal etmeye” giriştiği anda, tarihin tahrifatı da başlıyor… Dolayısıyla öğrenilen, öğretilen, bilinen resmi tarih, bir yalanlar, tahrifatlar, yakıştırmalar manzumesinden başka bir şey değildir.

Neden böyle bir zorlamaya başvuruluyor? Çünkü ‘tarihsel bellek’ önemli bir ideolojik mücadele alanıdır. Eğer bir toplumun bu gününe egemen olmak istiyorsanız, onun dününe egemen olmanız gerekir. Bunun için de tarihi tahrif etmek esastır. Bu, geçmiş dönemin toplumuna bu günün egemenlerinin biçtiği elbiseyi giydirmektir. Netice itibariyle ‘Cumhuriyet’ yönetimi kendi ihtiyacına uygun bir resmi tarih versiyonu oluşturdu.

Yalan tarih yazanlar tarihsel belleğin önemli bir ‘ideolojik egemenlik alanı’ olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu durumu bireysel planda da geçerlidir. (fikret başkaya özgür üniversitesi)

Anti-emperyalizm Söylemi Palavradan ibarettir.

Kendilerini solda sayanların, yalanın değil, gerçeğin safında yer alması gerekenlerin de, egemen Resmi tarihten bağımsızlaşamayan, yakın tarihe eleştirel (objektif)bakma basiretini ortaya koyamayan, gerçeğe asıl ihtiyacı olması gereken sol da, 1918-1923 döneminde anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verildiğini sanıyor… Aslında bu durum Türkiye’deki sol hareketin ideolojik-entellektüel azgelişmişliğinin (yetersiz,şartlanmış)de bir göstergesidir.

“…tarihçinin tahrifatı teknik olmaktan öte ideolojiktir: çatışan çıkarlar dünyasında vurgulamayı seçtiği her olgu, [ tarihçi istese de istemese de] ekonomik, siyasal, ırkçı, ulusçu ya da cinsiyetçi bir çıkar çevresinin amacını destekler.” Howard Zinn

“Asıl Devlet (kemalist iktidar) Partisi” tarafından sipariş edildiği anlaşılan, satışı için nerdeyse milli seferberlik ilan edilip, tüm devlet kurumları tarafından da pazarlanan, Şu Çılgın Türkler adlı romanın arka kapağındaki tanıtım yazısında, Milli Mücadele’yle ilgili olarak: ” dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en kutsal savaşlardan birinin, emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşının, bir millileşme ihtilalinin romanı, şaşırtıcı bir yakın tarih destanı…” deniyor.

Aynı eserin başka bir yerinde de: ” Bugün Türk gençliği biri ötekine benzemeyen iki tarihe inanıyor: Biri bu romanın esas aldığı sağlıklı ve dürüst, belgelere dayalı, hepimize gurur veren gerçek tarih…

Öteki Cumhuriyeti yıkmak için çabalayanların uydurdukları, yalanlarla dolanlarla dolu, sahte tarih” [3] deniyor…

Buradaki (söylem) amacım, resmi ideolojideki aşınmaya karşı bir savunma, nafile (boş) bir zorlama, Mete K. Kaynar’ın isabetli bir şekilde “bir resmi tarih mevlüdü” dediği söz konusu romanın eleştirisini yapmak değil. Belli ki, bu zorlama tarihî roman, seksen yıllık dönemde oluşturulan resmi ideolojinin aşınmasından duyulan rahatsızlığın ifadesi… Elbette egemen sınıfın (kemalist yalanların) ve akıl hocalarının tarihi tahrif etmekte, yaşanmış olanı kendi ihtiyaçları doğrultusunda ‘yeniden kurgulamakta’ çıkarı vardır. İktidar olmak ve iktidarda kalmak için gizlemeye, gizlemek için de yalan, tahrifat, yok saymaya, vb. ihtiyaçları var ve buraya kadar bir sorun yok… Özakman ve benzerlerinin, gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmayan bir anti-emperyalizmden söz etmeleri de şaşırtıcı değil. Asıl sorun kendilerini solda sayanların, yalanın değil, gerçeğin safında yer alması gerekenlerin de, egemen resmi tarih (yalanlarının) anlayışını içselleştirmiş (kendilerini kandırma durumu) olmalarıyla ilgili… Resmi tarih Milli Mücadele’nin sadece bir kurtuluş savaşı değil, aynı zamanda yeryüzünün ezilen halklarına kurtuluş yolunu gösteren anti-emperyalist bir mücadele olduğunu vâz (söylüyorlar) ediyor.

Resmi tarihten bağımsızlaşamayan, yakın tarihe eleştirel bakma basiretini ortaya koyamayan, gerçeğe asıl ihtiyacı olması gereken sol da, 1918-1923 döneminde anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verildiğini sanıyor… Aslında bu durum Türkiye’deki sol hareketin ideolojik-entellektüel azgelişmişliğinin (yetersiz,şartlanmış)de bir göstergesidir. Kaydetmek gerekir ki, anti-emperyalizm konusundaki kafa karışıklığı sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma da, anti-emperyalizm konusundaki kafa karışıklığına kaynaklık etti;

Milli Mücadele’nin anti-emperyalistliği söylemini tartışmaya başlaya biliriz. Gerçekten Birinci emperyalistler arası paylaşım savaşına, itilaf devletleri [İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası, İtalya…] karşısındaki, İttifak devletleri [Almanya, Avusturya-Macaristan…] safında katılan Osmanlı İmparatorluğunun, yenilğinin ardından bir anti-emperyalist mücadele yürütmesi teorik olarak mümkün müdür? İttihatçıların, emperyalistler arası bir savaşta taraf olmaktan beklentileri ne idi? Pratikte olanlar nasıl oldu ve kimin için ne anlama geliyordu? Milli Mücadele aslında kimin mücadelesiydi? Osmanlı imparatorluğunun bakiyelerinden biri olan T.C. bölgedeki emperyalist çıkarlar aleyhine mi varlığını sürdürdü yoksa, emperyalist çıkarların ve emperyalist savaş sonrasında oluşturulan status quo’nun, ya da aynı anlama gelmek üzere ‘yeni dünya düzeninin’ bir bileşeni miydi? Esas itibariyle bir diplomatik süreç olan 1918-1923 aralığında Yunanlılara karşı yürütülen savaş bir kurtuluş savaşı sayılabilir miydi? Osmanlı İmparatorluğunu emperyalist savaşa sokanla, bir hükümet darbesiyle (27 mart 1923 bu tarih mustfa kemal tarfından darbe) [coup d’état], bir anayasal monarşi (diktatör) olan rejimin adını Cumhuriyet olarak değiştiren aynı odak olduğuna göre, olup bitenleri anti-emperyalizm ve ulusal kurtuluş kavramlarıyla açıklamak soruna uzaktan bakmak anlamına gelmez mi? Bir bütün olarak emperyalistler arası savaşın başladığı 1914′den T.C. ile savaşın galibi İtilaf devletleri arasındaki “Yakındoğu İşleri Hakkında Laussanne [Lozan] Konferansı’nın sona erdiği 24 Temmuz 1923 arasında, “Ortadoğu’yu sarsan on yılda” anti-emperyalizm kavramına uygun bir şey yaşandı mı?

1913′ten itibaren iktidar üzerinde tam denetim kurmayı başaran İttihat ve Terakki Partisi [Fırkası], Osmanlı devletini emperyalistler arası boğazlaşmaya dostlar alış- verişte görsün diye sokmadı… Amaç, yeniden paylaşımdan pay koparmak, imparatorluğu büyütmekti. Lâkin hesap daha baştan yanlış yapılmıştı, zira, emperyalistler arası savaş, Osmanlı topraklarını paylaşmak için çıkartılmıştı. Dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğunun taraf olduğu İttifak devletleri kazansa dahi paylaşımdan alabilecekleri pay sınırlıydı. Üçlünün [triumvirat- Enver, Talat, Cemal Paşalar] en karizmatik ve en gözü pek şahsiyeti olan Enver Paşa, emperyalistler arası savaşa: “Asya’daki Türkleri ve Müslümanları birleştirmek, Avrupa’da kaybettikleri toprakları geri almak, Adriyatik’ten Hint sularına kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmak üzere girdiklerini” açıkça ifade ediyordu. Kimbilir, belki böylesine büyük bir imparatorluğun başında olmayı da hayal ediyordu… Emperyalist savaşın tarafı olanlar yenilgiden sonra bir mucize sonucu anti-emperyalist mi olmuşlardı? Yoksa çok büyük ödünler karşılığında küçük bir devlete razı mı olmuşlardı? Rivayet olunduğu gibi ortada bir ‘başarı’ var mıydı?

“Ulusal kurtuluş” söyleminin gizlediği ‘gerçek’

Fikret Başkaya, tek başına “anti-emperyalizm“ söyleminin olumlu bir içeriğe sahip olmasının, kapitalizmi (ÖRNEK;LAİK DEVLETİN TEMELİ -TÜRKİYE) hedef almayan bir hareketin anti-emperyalist sayılmasının mümkün olmadığı temel fikrinden hareket etmektedir. “Zira kapitalizm emperyalizmdir.“ (s.90)

Yabancı düşmanlığı anti-emperyalizm değildir. Emperyalizm içerdedir. (s.100).sisteminin çevresinde yer alan bağımlı ülkeleri kapitalizmin dışındaymış gibi algılamak büyük bir hatadır(s.97) Dolayısıyla “gelişmemişlik“ kapitalist-emperyalist sistemin dışında olmayı, hele otomatikman anti-emperyalist olmayı gerektirmez. Kendi ülkelerindeki anti-kapitalist muhalefeti hunharca ezen bir Üçüncü Dünya diktatörünün “anti-emperyalist“ bir dil kullanması sadece onun emperyalist-kapitalist sistemin komprador bir ortağı olduğunu gizlemeye hizmet eder

Anti-emperyalizm ve ulusal bağımsızlık konusundaki bu genel saptamalardan sonra, Türkiye’nin “ulusal Kurtuluş“una geçebiliriz. Türkiye’nin “ulusal kurtuluş“u ve “anti-emperyalist“ savaşı da diğerleri gibi bir efsaneydi. “Savaşın bitiminden 1923‘deki Lozan antlaşmasına kadarki dönem, esas itibariyle diplomatik bir süreç ve İngilizlerin teşvikiyle Batı Anadolu’ya çıkan Yunan ordusuna karşı sınırlı bir savaştı. Bu zaman zarfında hiçbir zaman ne anti-emperyalist bir ideolojik karşı duruş, ne de tutarlı bir anti-emperyalist mücadele söz (konusuydu) değildi… Asıl amaçları imparatorluğu büyütmek, bu mümkün değilse… bir kısmını kurtarmak olanlar için anti-emperyalizm diye bir şey söz konusu olamazdı. Çünkü anti-kapitalist (1923’den günümüze) içeriği olmayan hiçbir hareketin gerçekten anti-emperyalist olması mümkün“ (s.25-26) değildi. “Milli kurtuluş (mücadele) Hareketleri sonucu kurulan ulus-devletlerin içi boş kabuk olmanın ötesine geçememesi… sömürgecilik durumunun, sömürgeciliğin içselleşmesinin (kabullenmesi) sonucudur.

Sömürgeciliğin ( Anti-emperyalizm Söylemi Palavradan ibarettir) tasfiye edildiği söylemi, yüzyılın ikinci yarısına ait bir efsane olarak kalmıştır. ‚Ulusal bağımsızlık‘ bir safsataydı ve ulus-devletler (türkiye) emperyalizmin egemenlik aracına dönüşmüştü. Biçimsel bağımsızlığa sahip uydu devletlerin ekonomik ve sosyal politikaları bütünüyle emperyalist merkezlerin kurumları (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret örgütü vb.) tarafından dikte edilmekteydi. Ulusal aygıtlar emperyalizmin ayak işlerine koşulmuşlardı. (s.171)

Kaynak1;Fikret Başkaya’nın Reel Atatürkçülük kitabı (Özgür Üniversite, Şubat 2007), günümüzün iki başta gelen tartışma konusunu kapsamlı bir şekilde bir kez daha ele alıyor: “ulusal kurtuluş“, anti-emperyalizm ve ulusalcılık; demokrasi ve Türkiye’deki rejimin niteliği.2; Pradiğmanın iflası.

Yedi düvelin yenildiği, sonradan uydurulmuş bir öyküydü, gerçekte İltilaf devletlerine tek kurşun atılmamıştı;

Türkiye’nin “ulusal kurtuluş“u ve “anti-emperyalist“ savaşı da diğerleri gibi bir efsaneydi. “Savaşın bitiminden 1923‘deki Lozan antlaşmasına kadarki dönem, esas itibariyle diplomatik bir süreç ve İngilizlerin teşvikiyle Batı Anadolu’ya çıkan Yunan ordusuna karşı sınırlı bir savaştı. Bu zaman zarfında hiçbir zaman ne anti-emperyalist bir ideolojik karşı duruş, ne de tutarlı bir anti-emperyalist mücadele söz konusuydu… Asıl amaçları imparatorluğu büyütmek, bu mümkün değilse… bir kısmını kurtarmak olanlar için anti-emperyalizm diye bir şey söz konusu olamazdı. Çünkü anti-kapitalist içeriği olmayan hiçbir hareketin gerçekten anti-emperyalist olması mümkün“ (s.25-26) değildi. Osmanlı İmparatorluğu emperyalist savaşın taraflarından birine dahildi ve bu savaş sonucu koskoca bir imparatorluk kaybedilmişti. Bu kayıp söz konusu edilmezken, Yunanlılara karşı kazanılmış önemsiz bir savaş “kurtuluş savaşı“ olarak sunulmaktaydı. (s.39) Üstelik, Osmanlı İmparatorluğunu emperyalist savaşa sokan odakla, sonradan “anti-emperyalist“ savaş verdiği iddia edilen odak aynıydı. (s.85) Kemalistler İttihatçıların içinden çıkmışlardı ve onların devamıydılar. Yedi düvelin yenildiği, sonradan uydurulmuş bir öyküydü, gerçekte Lozan’da yedi düvelin her isteği kabul edilmişti. Mütarekeden sonra itilaf devletlerine tek kurşun atılmamıştı. Emperyalist güçler, Ankara ile uzlaşma olanağını gördükleri andan itibaren Yunanlılara desteklerini kesmişler ve bu da Yunan ordusunun yenilmesini kolaylaştıran önemli bir etken olmuştu. (s.76) İngiltere ve Fransa, İmparatorluğu doğrudan sömürge statüsüne indirgemek yerine, diğer emperyalist güçlerle uzlaşma içinde onu yarı-sömürge statüsünde muhafaza etmeyi yeğlemişlerdi. (s.75) Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını elde etmesi, emperyalistlerin bu yöneliminin ürünüydü. “Türkiye, Lozan’da fiilen olmasa da hukuken hâlâ Osmanlı İmparatorluğuna ait olan Suriye, Irak, Lübnan, Filistin’in manda yönetimlerine bırakılmasını kabul etti. Aynı şekilde Mısır, Sudan ve Libya üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Limni, Semandirek, Midilli, Sakız, Sisam adaları dahil 12 ada Yunanistan ve İtalya’nın hükümranlığına bırakıldı… Batı Trakya Yunanistan’a, Musul İngilizlere bırakıldı.“ (s.76) “İtilaf devletleri Milli Mücadele hareketiyle uzlaşmak için başlıca üç koşul ileri sürüyorlardı:

1. Anadolu’da Bolşevikliğe izin vermemek, sol muhalefeti, reel ve potansiyel anti-kapitalist, anti-emperyalist odakları tasfiye etmek; 2. İslamcılık yapmamak, zira İstanbul’daki Halife Sultan tüm İslam aleminin halifesiydi ve İngiliz ve Fransız sömürgelerinde geniş bir Müslüman halk yaşıyordu; 3. Emperyalist güçlerin ekonomik çıkarlarına zarar vermemek. Milli hareketi yönetenler bu üç konuda hiçbir sorun çıkarmamaktan yanaydılar ve çıkarmadılar. İşte Lozan Antlaşması böyle bir mutabakatın sonucunda imzalandı.“ (s.95) “Kurtuluş savaşı“ dönemi aslında bir iç savaş dönemi, Yunanlılarla savaş dönemi, Osmanlı egemen-bürokratik sınıfının iktidar için iç çatışma dönemiydi (s.88) Kuvayı milliyecilerin en büyük amacı kutsal devleti, yani kendi iktidar ayrıcalıklarını korumaktı. Milli çıkar denen şey, onların iktidar ayrıcalıklarının ve katledilen Rum ve Ermenilerin mallarına el koymuş Müslüman-Türk tüccar sınıfının çıkarlarının korunmasıydı. (s.75) Cumhuriyete varan “milli mücadele“ süreci, emperyalist savaş sonrasında tehlikeye giren egemen ittifakın iktidarını yeniden tesis etmekten ibaretti. (s.39) “Yabancı sermayeyle ortaklık arayışları daha Mütareke (30 Kasım 1918) günlerinde başlamıştı… Malları ve servetleri yağmalanan Rum ve Ermeni komprador unsurların emperyalizmle kurdukları aracılık işlevi, bundan sonra Müslüman-Türk unsurlarca üstlenilecek, devlet bu amaçla harekete geçirilecekti.“ (s.104)

Bu saptamaların ışığında, kendini “ulusal kurtuluş savaşı“ ve “anti-emperyalizm“ söylemlerinden üreten ulusalcılığın nasıl bir şey olduğunu anlamak da kolaylaşmaktadır. Ulusalcılar, emperyalizme karşı “milli kapitalizmi“ savunarak aslında emperyalizmle işbirliğini “milli“ temelde yeniden kurmanın ajanlarıdırlar. ” ‚Milli kapitalizm‘ diye bir şeyin mümkün olduğunu sanıp, kendi kapitalizmini ve kapitalistlerini dışarıya karşı savunmanın anti-emperyalistlikle bir ilişkisi olabilir mi? Kapitalistlerin yerlisiyle yabancısı, ‚millisiyle gayri-millisi‘ arasında Çin seddi mi var, yoksa içeriyle dışarısı tek ve aynı şey midir?“ (s. 99-100) “Devlet kapitalist bir devlet olarak kaldıkça, devletleştirmeler de özelleştirmeler de sadece kapitalist sınıfın çıkarlarına hizmet edebilir… Türkiye’deki ‚ulusalcıların‘ asla anti-emperyalist olmaları mümkün değildir ama komprador kapitalist sistemi meşrulaştırmak ve mevcut durumu sürdürmek üzere ideolojik bir işlev gördükleri kesindir.“ (s.100)

Kaynak; Fikret Başkaya’nın Reel Atatürkçülük kitabı (Özgür Üniversite, Şubat 2007), günümüzün iki başta gelen tartışma konusunu kapsamlı bir şekilde bir kez daha ele alıyor: “ulusal kurtuluş“, anti-emperyalizm ve ulusalcılık; demokrasi ve Türkiye’deki rejimin niteliği.

1923 sonrası (meclis darbesi) Anayasal bir monarşi (diktatör) olan rejim Cumhuriyet adını almıştı. Fikret Başkaya(Özgür Üniversite)

1923 sonrası (meclis darbesi) Anayasal bir monarşi (diktatör) olan rejim Cumhuriyet adını almıştı. 1923, 1908 İttihatçı darbesinin bir devamıydı. Her ikisi de toplumdan çok devleti angaje etmekteydi. (s.9) “İttihatçıların yegâne amacı olan, devleti yaşatıp güçlendirme perspektifi, kendilerine 1923 sonrasında Kemalist diyenlerin de… yegâne perspektifiydi.“ (s.10) Bu yüzden, 1923 sonrasındaki rejime ikinci İttihatçı rejimi denebilirdi. (s.11) ”

Cumhuriyetle değişmiş değildi.“ (s.11-12) Yönetenler Cumhuriyet sonrasında da aynıydı. Toprak sahiplerinin konumu Cumhuriyetle birlikte daha da pekişmişti. (s.28) “İnkılâptan çok söz ediliyordu ama toprak ağalarının toprağı temellük etme durumunu (inkilaplar ekonomik ve bilimsel değildir.) inkılâba uğratmak asla akla gelmiyordu.” (s.30) “Eğer bir modernleşmeden söz edilecekse, bu, toplumun değil otokrasinin…
modernleşmesiydi.” (s.29) “Bir insanı (m, kemal’i ve ilkeleri) hem modernitenin, aydınlanmanın timsali sayıp, hem de onu putlaştırmak, tabulaştırmak, ilahlaştırmak, kahin saymak büyük bir çelişki” (s.15) değil miydi?

Cumhuriyet rejiminin başlangıcını 1923’ten değil, 1908’den başlayarak ikili yönetim geleneği oluşmuş ve bu, günümüze kadar devam etmişti.“1923-1950 dönemi tam bir dikta rejimi… ” (s.44)

“ 27 Mayıs 1960’da, 12 Mart 1971’de, 12 Eylül 1980’de, 28 Şubat 1997’de duruma müdahale edip, Her darbe de devlet partisinin bir daha kuliste sahneye çıkmadan yönetmesini sağlayacak bir işleyiş oluşturmaya özen gösterildi.” (s.57) Yüz yıldır ister bireysel suikastler olsun, isterse kitlesel katliamlar olsun, hepsinin arkasında devletin ve asıl devlet partisinin kışkırtması, manüplasyonu, tahriki, yönlendirmesi bulunmaktaydı. (s.141) (kemalist) Devlet Partisi’ dediğimiz odağın müthiş bir komplo, provakasyon, toplumu terörize etme, şiddeti tırmandırma ve linç ortamı yaratma geleneği” (s.47) vardı. Bütün bu saptamaların özeti ve sonucu olarak Türkiye’deki rejimin yarı otokratik yarı militer bir rejim olduğunu, bir vesayet rejimi olduğunu söylemek mümkündü. (s.125)

Gerçeklik (realite) tektir, ama gerçeklik üzerine söylenenler ve yorumlamalar sınıfsal bakış açılarına göre çok çeşitli, hatta birbirinin taban tabana zıddı olabilir. Önemli olan, söylenenin, bakış açısından da görece bağımsız olarak gerçekliğe ne kadar uygun olduğu, en azından gerçeklikle arasındaki mesafeyi ne ölçüde asgariye indirebildiğidir. Öyle sanıyorum ki, Fikret Başkaya’nın kitabında ileri sürdüğü görüşler, bu mesafeyi azaltmaya hizmet edecek niteliktedir.

Kaynak; Fikret Başkaya’nın Reel Atatürkçülük kitabı (Özgür Üniversite, Şubat 2007), günümüzün iki başta gelen tartışma konusunu kapsamlı bir şekilde bir kez daha ele alıyor: “ulusal kurtuluş“, anti-emperyalizm ve ulusalcılık; demokrasi ve Türkiye’deki rejimin niteliği.

Google Aramaları

  • fikret başkaya son yazıları
  • fikret başkaya makaleleri
  • Atatürk fikret başkaya
  • doç dr fikret yılmaz tarihçi yazıları
  • FİKRET BAŞKAYA ELEŞTİREL TARİH
  • FİKRET BAŞKAYA-SERDARGUNESBLOĞ
  • reel atatürkçülük fikret başkaya

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*