Son Haberler
Anasayfa » Genel » Sağ Kemalizm’, Dindar nesiller

Sağ Kemalizm’, Dindar nesiller

Sağ Kemalizm’, Dindar nesillerBurak Ertürk

“Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” müellifi Ziya Gökalp, laikliğin bu topraklarda kavramsal olarak ve sosyolojik anlamda tartışılmasında ‘fitili ateşleyen” düşünür olma özelliğine sahiptir.

Türkçülük merkezli programı İttihat ve Terakki’ce benimsenen, 1917’de toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’nde laikliğe vurgu yapan ve Şeyhülislâmlık müessesesinin kaldırılmasını savunan bir tebliğ sunan Gökalp için Stanford Shaw, “1913’ten Cumhuriyet’in ilk on yılı sonuna kadar süregelen hızlı reformlar pek çok bakımdan Gökalp’in yazılarının sağladığı ideolojik temel ve destek sayesinde mümkün kılınmış ve desteklenmiştir” ifadesini kullanır. [1]

Cumhuriyet devri inkılâplarına fikir babalığı yapan Ziya Gökalp’in tahayyülünde yaşattığı her şeyi Kemalizmin hayata geçirdiğini savunan Tekin Alp, Gökalp’in ne ölçüde müessir bir fikir adamı olduğunu görmemizi sağlar.

İtalyan diplomat Comte Sforza’ya Mustafa Kemal tarafından söylendiği iddia edilen şu sözler hayli manidardır: “Bedenimin babası Ali Rıza, hislerimin Namık Kemal, fikirlerimin Ziya Gökalp’tir.” [2]

Gökalp’i konu etmemizin nedeni, İslâm’ı toplum hayatından tümüyle dışlayan katı düşüncelere prim vermeyen, mesela dinin ahlâkî yönüyle içtimâî vasatta varlığını adeta kültürel bir değer olarak sürdürmesi gerektiğini savunan Gökalp’in, kendisinden sonra belli varyantlarıyla berdevam olan bir zihnî pozisyonun ilk temsilcilerinden biri olması dolayısıyladır.

Toplumun ahlâkî düzeyine yön verdiği ve bir millî kültür öğesi olmak dışında iddiası ve talebi olmadığı sürece dine hakk-ı hayat tanıyan, hatta bu anlamda işlevsel bulduğu din olgusundan yararlanılması gerektiğini düşünen Gökalp’in, din için belirlediği hareket sahasının sınırlarının fevkalade dar olduğu anlaşılıyor.

En basitinden din ve toplumsal hukuk bağlamında hükümlerin zamana göre revize edilmesinin kaçınılmaz olduğunu savunan Gökalp, İslâm’ı kompartımanlara ayıran, ahlâkî boyutunu sahiplenip, hukuk ve muamelata taalluk eden yönlerini fersûde, çağa göre değiştirilmesi kaçınılmaz gören bir din algısını düşünceleri ile terviç ediyordu. Bunu yaparken, bize bugün hayli tanıdık gelen bir refleksi daha o zamandan savunuyor ve bizatihi bu nevzuhur yaklaşımının Din’e aykırı olmadığını söylüyordu. Ve şimdilerde uzatılan her mikrofona doğru seyirten ‘televizyon âlimleri’nin yaptığını o da yapıyor; İslâm fıkhında temel bir kavram olan içtihad olgusuna, içini boşaltacak bir yüzeysellikle atıf yapıyordu.

Hayalinde yaşattığı ‘millî kılıklı’ dini de şöyle anlatıyordu: “Dinin millî şekilde canlandırılması, dinden masalların uzaklaştırılması, ayin ve merasimlerin, hutbe ve ezanın Türkçeleştirilmesi…” [3]

Beyanlarında dine sık atıflar gördüğümüz ama dine ‘şartlı’ yaklaşan bir bakışın temsilcisi olan başkaları da var.

1999’da Hürriyet Gazetesi’ne röportaj veren dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de ‘din’ konusunda ‘orijinal’ görüşleri olduğunu biliyoruz: [4]

“Problematik şu: Cumhuriyet devrimi bir nizam getirmiştir. O günkü Meclis üyelerinin büyük bir kısmı, din uleması olanlar da dâhil, bunu İslâm’la bağdaştırmışlardır. Cumhuriyet, örneğin kadın hukuku ile ilgili yeni şeyler, örneğin monogamiyi, tek eşliliği getirmiştir. Ceza ve miras hukukunda bir takım şeyler getirmiştir. Ama unutulmaması gereken nokta şudur; çağdaş kanunların ceza saydığı hususların tümü zaten dinin de yaptırıma bağladığı hususlardır… Cumhuriyetle gelen yasalar iman ve güzel ahlâka dokunmamış, sadece ukubatta ve muamelatta değişiklikler getirmiştir. Yani bugünkü hukuk, Kur’ân’ın getirdiği 230-232 âyetin yerine başka kurallar koyuyor. Ama Kur’an da onları cezasız bırakmamıştır. Arada sadece yöntem farklılığı vardır… Bu âyetleri aynen uygulamak yok. Bunun yerine pozitif hukuk uygulanıyor. Devrim bunu derken ‘Ben dine aykırı bir şey yapmıyorum; dinin müsaade ettiği bazı şeylere de müsaade etmiyorum’ diyor. Yani bugün çok eşliliği savunamazsınız. Cumhuriyet, ‘Dine dayanan çok hanımlılığa müsaade etmiyorum’ diyor; hiç kimse de çıkıp ‘ Niye böyle diyorsun, din buna müsaade ediyor’ demiyor… Din Kur’ân’ın bütün kurallarına uyulmasını ister fakat bu kurallardan bir kısmına uyulmuyorsa –ki bunların bir kısmına modern hayatta uyulamıyorsa- din onu dinsizlik, yani İslâm dışı saymıyor. Oradan günah doğuyorsa, o günahı affetmek Allah’ın işi. Veya günah telakki etmek yine Allah’ın işi.” [5]

Demirel, dini, ‘hîn-i hacette’ devreye sokulan, hayata müdahalesinin sınırları devrin hâkim anlayış ve kabullerince tayin edilen, daha çok vicdana hapsedilmiş bir ‘ritüeller bütünü’ ve millî kültüre zenginlik katan bir öğe olarak gören ilk idareci değil. Bu ülkede yıllardır siyasî arenada başat rol üstlenmiş sağ-muhafazakâr söylemin tipik özellikleri bunlar…

Meselemiz şahısları masaya yatırmak değil. Bir zihnî duruşa, ‘muhafazakâr’ etiketiyle arz-ı endâm eden erkân-ı devlette daha sık rastlanan ve mütedeyyin tabanın fikrî istihalesini de hızlandıran bir düşünce biçimine dikkat çekmek istiyoruz.

Menderes’le başlayan Demirel ve Özal ile devam ede gelen çizgiye İsmet Özel –bence çok isabetli- bir değerlendirmeyle ‘sağ Kemalizm’ derken benzer bir noktaya nazarlarımızı celbetmeye çalışıyordu:

“Bizim gözümüzde sağ Kemalizm, sağcı vasfını işte bu, davranışlarında idare-i maslahatçı ve oportünist, düşüncelerinde ise konformist tutumuyla kazanmış oluyor. Demokrat Parti Batılılaşmayı, toplumu değiştirmeye yönelmiş düsturların sert bir biçimde uygulanması ile değil, toplumun rahata düşkün yanını okşayarak tanımlamaya girişti. Enflasyonun getirdiği malî gevşeme, halkın dinî vazifelerini yerine getirmede sahip olduğu nisbî ve şeklî serbestiye eklenince, ülke içinde bir huzur illüzyonu doğdu. Sol Kemalizm, toplumun sıhhatli kalmış öz değerlerini onlara açıkça saldırarak tahribe yönelmişken, sağ Kemalizm o öz değerleri paranın ve dünyevîliğin cazibesiyle çürütme yolunu tuttu. Batılılaşma, gelişmesini daha sahici temellere oturtabiliyordu artık. Maddî gelişme ve hürriyetin (!) getirdiği en önemli değişiklik manevî planda oldu: Türkiye’de tıpkı Hıristiyan dünyasında olduğu gibi, dinin tapınak sınırları içinde hükmünü yürüteceği kanaati yaygın bir geçerlik kazandı… Bütün bunlara rağmen sağ Kemalizm, Türkiye’de İslâmî uyanışa karşı etkili olduğunu isbat ettiği nisbette siyasî varlığını koruyacak, devam ettirecektir. Çünkü öteden beri o, Batılılaşmanın, rahat Batılılaşmanın sübabı olabilmek başarısını göstermiştir.” [6]

Özel’in ‘sağ Kemalizm’ olarak nitelediği siyasî çizginin en mümeyyiz vasfı, dine sempati ile bakan bir tarzı benimsediği algısı üzerinden prim yapıp, bu topraklarda İslâm’ı bir ‘tapınak dini’ derekesine indirmenin mümessilliğini üstlenmek olmuştur.

Demokrasinin Müslüman kitleleri kapitalizme ısındıran işlevine paralel, sağ Kemalist çizgi de, dini ahlâkî sahaya inhisar ettirmek suretiyle aynı kitleleri gayr-ı İslâmî modellere adapte rolüne soyunmuştur.

Sol Kemalizm ile ‘ölmektense’, sağ Kemalizm ile ‘sıtmaya tutulmaya’ razı olan kalabalıklar, zaman içerisinde bu ikinci çizgiye kazandırılan popülarite ile maruz kaldıklarının sıtma yani bir hastalık olduğu fikrine de yabancılaşmışlar, tutuldukları ibtilâyı derman olarak kucaklamışlardır.

El’an yürümekte olan bir proje ile yüz yüzeyiz. Sağ Kemalist çizgi, yekdiğeri olan sol Kemalist çizgiden daha çok ‘iş yapmış’, bu ülke insanının aidiyetleri ile arasının bu ölçüde açılmış olmasının en temel âmili olagelmiştir.

Dinin içtimâî hayattan bu ölçüde dışlanmış olması karşısında sükûnetini koruyan mütedeyyin kesimlerin işbu sessizliklerinin temelinde, ‘kendilerinden’ olarak gördükleri kimselerin ‘iş başında’ olduklarını sanmaktan doğan rehavetin payını yok sayabilir miyiz?

‘İslâmcıların’ bu ölçüde güçlü göründüğü, seslerinin bu kertede gür çıktığı bir vasatın ‘bal gibi de gayr-ı İslâmî’ olduğuna insanları inandırabilir misiniz?

Güç, zenginlik, dünyevîleşme üzerinden aşındırılan ve dini belli alanlara hapsetmek yoluyla hayattan dışlanan İslâmî şuura, göz önünde cari olan iktidar savaşları ile mi hayatiyet kazandıracağız?

Sağ Kemalist elitlerin ülke insanının hamiyet hislerini okşayan ‘periyodik’ beyanatlarına bakarak mı bilincimizi diri tutacağız?

Dindar nesil yetiştirmenin, dine işlevsel ve faydacı bir nazarla bakmaktan öte bir anlamı ve çağrışımı olduğuna inanmamız için, bu tür sözleri sarf eden insanların dinle ilişkilerinin sahih bir temel üzerine oturmuş olduğuna ve dini bütüncül bir kabulle benimsediklerine şahit olmamız gerekiyor.

[1] Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye c. II s. 163; Bkz. Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yay. s. 135

[2] “Ziya Gökalp’in Kronolojisi” Hikmet Tanyu, s. 154, Kültür Bakanlığı Yayınları; Bkz. Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yay. s. 136

[3] Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yay. s. 138

[4] Hürriyet 1 Kasım 1999

[5] Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yay. s. 186-187

[6] İsmet Özel, Tok Kurda Puslu Hava, Şule Yay. s. 35-36

Google Aramaları

  • sag kemalizm
  • kemalistlerdindardeğilmi
  • namık kemal dindar mıydı
  • ziya gökalpin şeyhülislamlık projesi
  • ziya gökalpte laiklik

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*