Son Haberler
Anasayfa » Osmanlı Tarihi » Sultan Abdülaziz Son Anları

Sultan Abdülaziz Son Anları

Mustafa Reşid Paşa’nın yetiştirdiği mükemmel bir diplomat olan Ali Paşa’nın Eylül 1871’de vefat etmesi, Osmanlı Devleti açısından içte ve dışta tam bir yıkım oldu. Osmanlı Devleti’nin kaht-ı ricâl devri başladı. Artık devlet, kültürlü ama vasıfsız bir sadrazam olan Mahmûd Nedim Paşa’nın; Mısır Hidivlerine dış borçlanma yetkisi vererek Mısır’ı İngilizlere bir nevi satan Mithad Paşa’nın ve tam bir cani olup Amerikalılardan açıkça rüşvet alan Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın elinde kalmıştı.

1876’da Mithad Paşa ve ekibinin akılsız tasarruflarından dolayı, dış borçlar 200 milyon altını geçiyordu. Rus Büyükelçisi Kont İgnatiyev’in tahrikleri ve Sadrazam Mahmûd Nedim Paşa, Adliye Nâzırı Mithad Paşa ve Ticâret Nâzırı Mahmûd Celâleddin Paşa’nın menfaatleri uğruna, Ekim 1875’de 6 Ramazan Kararnâmesi diye bilinen ve istikraz faizlerini % 50 indiren kararnâme ilan edildi. Avrupa Devletleri ayağa kalktı.

Bu arada Hersek ve Bulgaristan isyanları da alabildiğine genişleyerek devam ediyordu. Rusya’nın tahriki ile 6 Mayıs 1876’da Almanya ve Fransa’nın Selanik Konsolosları katledilince tansiyon fevkalade yükseldi. Devleti içte ve dışta rezil eden Mithat Paşa ve ekibi, suçu Sultân Abdülaziz’e yıkarak onu hal’ etmeye karar verdiler. İngiltere’yi arkalarına almışlardı ve onlardan para desteği alıyorlardı.

Sultan Abdülaziz Son AnlarıÖnce rüşvet vererek, üniversite talebeleri demek olan talebe-i ulûmu ayaklandırdılar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti’ni yıkan ve tarihe 4 büyükler yahut Hal Erkânı diye geçen dört vasıfsız adam devletin en önemli makamlarına geldiler (11 Mayıs 1876): Mütercim Rüşdi Paşa sadrazam, Hüseyin Avni Paşa serasker, Mithad Paşa devlet nâzırı ve ehliyetsiz müfsid imam diye bilinen Hasan Hayrullah Efendi Şeyhülislâm oldular.

Abdülaziz’in devlete verdiği yeni şekil ve özellikle de yeni donanmadan korkan İngiltere, kuklası olan Mithad Paşa’yı kullanarak Padişah aleyhindeki her hareketi takip ediyordu. 30 Mayıs 1876’da Harbiye Mektebi kumandanı Süleyman Paşa, çoğu Türkçe bilmeyen iki tabur askeri kandırarak Dolmabahçe Sarayı’nı bastı ve Padişah’ı tahttan indirdi. Hal’ fetvâsını Padişah’ın şuurunun bozukluğuna dayandıran Şeyhülislâm ise, hırsının esiri ve inkılabcıların oyuncağı olmuştu.

Padişah hal’ edilmekle kalmadı; Dolmabahçe Sarayı tam manasıyla yağmalandı. Hüseyin Avni Paşa, hem hırsız ve hem de namussuz biri idi. Askere bahşiş dağıtılarak memnuniyetsizlikler bastırıldı. Artık 30 Mayıs 1876 tarihinden itibaren, bütün bu olup bitenlerin arkasında olan ve Osmanlı Padişahları arasında mason olduğu bilinen V. Murad Osmanlı tahtında o

turuyordu. Sultân Aziz, 4.6.1876 tarihinde yani hal’ından 5 gün sonra, Hüseyin Avni Paşa’nın kiralık katilleri eliyle, kol damarları intihara benzeyecek şekilde kesilerek şehid edildi ve resmen intiharmış gibi gösterildi. (1)

İntihar değil cinayet! Sultan Abdülaziz Han, kendisinden bir tas sıcak çorba ve bir dilim ekmeğin bile esirgendiği Topkapı Sarayı’nda 3 gün kaldıktan sonra, burada karşılaştığı uygunsuz davranışlar ve içinde bulunduğu mahrumiyet sebebiyle, yeğeni yeni padişaha bir mektup yazmıştı. O zamanki gazetelerde de yer alan bu tezkiresinde, yeni padişahı tebrik ediyor ve başarılı hizmetler temenni ediyordu. Satır aralarında kendisini bu hâle, yine kendi eliyle silâhlandırdığı askerin getirdiğinden söz ediyor ve bu ızdıraplı yerden alınarak şartların daha iyi olduğu başka bir mekâna nakledilmesini talep ediyordu.

İhtilâlciler padişahı öldürmeyi zaten kafalarına koymuşlardı. Mahpus da olsa sevilen bir hükümdarın yaşaması, kendi varlıklarının devamı açısından sakıncalıydı. Aklını kaybetti diye fetva çıkarıp tahtından indirdikleri kimsenin, gayet mantıklı cümlelerden meydana gelen mektubunun basında yer alması, onlar için son derece tedirgin edici bir durumdu. Kendilerine yalan söylenerek ihtilâle alet edilen ordu mensupları ve uydurma bir fetva ile kandırılan halk arasında kıpırdanmalar başlamıştı.

İkinci bir Yavuz gözüyle bakılan ve kendisinden çok şey beklenen eski padişahın düştüğü duruma milletin yüreği yanıyordu. Hatta hemen türküler yakılmış halk arasında dalga dalga yayılmaya başlamıştı:

Seni tahttan indirdiler,

Beş çifteye bindirdiler,

Topkapı’ya gönderdiler,

Uyan Sultan Aziz uyan,

Kan ağlıyor bütün cihan.

Artık ihtilâlciler için durum tehlikeli bir noktaya gelmiş, onu ortadan kaldırma konusundaki kararlarını çok acele uygulamaya koymaktan başka çare kalmamıştı.

Özellikle ihtilâlin elebaşısı Serasker Hüseyin Avni Paşa, yönetimi bütünüyle ele geçirmişse de yeni padişahın emrine karşı gelinememiş ve Sultan, 2 Haziran sabahı erkenden, yine bütün aile fertleriyle birlikte Ortaköy’deki Feriye Sarayları’nın Feriye Karakolu bitişiğindeki bölümüne nakledilmişti.

Sarayın bu bölümünün biri hariç bütün kapıları iptâl edilmiş, bir tabur asker ile sıkı bir koruma sağlanmıştı. Bu mekânda geçirdiği 48 saat süresince Sultan Abdülaziz Han kapatıldığı odada sürekli ibadet etti ve Kur’an-ı Kerim okudu.

Yanında, tahttan indirildiği gün pelerininin altına soktuğu ve bu ana kadar yanından ayırmadığı ve kimsenin de istemeye cesaret edemediği, büyük amcası Sultan Üçüncü Selim Hanın tarihî palasından başka silâhı yoktu. Başına gelecekler sanki içine doğuyordu. Sevgili annesi Pertevniyal Valide Sultan ile bu beş gün içinde kaç defa dertleşmişlerdi. Bunlar er geç kendisine bir zarar vereceklerdi…

Hüseyin Avni Paşa, padişahın ihsan-ı şahanesi Kuzguncuk’taki yalısının bir penceresinden diğerine koşuyor, elindeki dürbünüyle karşı kıyıdaki sarayı gözlüyordu. İhtilâl sabahından farklı olarak bu defa yalnızdı. Daha önceden plânlandığı gibi cinayetten sonra ortalığı velveleye vermeleri söylenen hazinedar kalfaların çıkaracağı gürültü için kulağı kirişte bekliyordu.

4 Haziran sabahı saat 9:30’da, daha önceden bahçıvan kadrosuyla saraya sokulan ve 100 altın maaş bağlanan Cezayirli Mustafa Pehlivan, Yozgatlı Pehlivan Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan ile Mabeyinci Fahri Bey, Sultan’ın odasına daldılar. Binbaşı Necip ve Ali Beyler yalın kılıç kapının iç tarafında, Reyhan ve Rakım adındaki harem ağaları da dışarıda bekliyorlardı. Üzerindeki gece elbiseleriyle sedirde oturan padişah hücuma geçen katilleri görünce bir an şaşalamıştı. Pehlivanlardan biri bir dizine diğeri öteki dizine çökmüş, Fahri Bey de kollarıyla arkadan sarılmıştı. Üçüncü pehlivan Yozgatlı Mustafa, Fahri Beyin kendisine verdiği keskin bir çakıyla padişahın önce sol, sonra da sağ bileğini kesivermişti. Sultan Abdülaziz Han bileklerindeki derin kesiklerden kanlar fışkırırken “Aman Allah’ım!” demiş ve kendinden geçmeye başlamıştı.

Katiller odada 5 dakika kadar kalmışlardı. İşlerini şimşek hızıyla bitirmişler ve kimisi pencereden, kimisi sofadan geçerek ana kapıdan yandaki karakola kaçmışlardı. Fahri Beyle iki harem ağası ise saray odalarına dağılmışlardı. Hüseyin Avni Paşanın saraydaki diğer casusları Arzı Niyaz, Ebru Nigâr ve Ebru Keman Kalfaların ortaya çıkıp görevlerini yapma zamanı gelmişti.

Padişahın bulunduğu odaya gireceklerine müthiş bir vaveylâ kopardılar. Hatta bazı pencerelerin camlarını kırdılar. Boğaz’ın esintisi bu sesleri karşı kıyıya ulaştırdığında, Hüseyin Avni Paşa kendisini münasebetsiz bir zamanda ziyarete gelen Bursa Valisi Veliyyüddin Paşayı başından savmakla meşguldü.

İşyerine gelip gitmesi için padişahın Serasker’e hediyesi olan gösterişli Beş çifte, 10 tane kürekçisiyle zaten harekete hazır bekliyordu. Hüseyin Avni Paşa karşı kıyıdaki çığlıkları duyar duymaz kayığa atladı ve büyük bir hızla 10 dakikada saraya ulaştı. Bu arada saklandığı yerden çıkan Fahri Bey kapıyı kırdırmış ve Valide Sultan ile birlikte padişahın odasına girmişlerdi. Ortadaki masanın üzerinde Yusuf Suresi açık bir Kur’an-ı Kerim duruyordu. Sultan Abdülaziz Han bileklerinden kanlar akan ellerini annesinin göğsüne koymuş “Allah! Allah!” diye inliyordu.

Efendilerinin durumuna yanan saray mensuplarının feryatları, rollerini oynamaya devam eden harem ağaları ve hazinedar kalfaların çıkardığı gürültülere karışmıştı. Bu arada Hüseyin Avni Paşa ve Donanma Kumandanı Arif Paşa odaya girmişlerdi. Saatler 9:45’i gösteriyordu.

Hüseyin Avni Paşa her zamanki gibi soğukkanlılıkla orada da yönetimi eline almıştı. Kadınları odadan çıkarmış, daha can vermemiş padişahı çağırdığı askerlerle yandaki karakol binasına taşıtıvermişti. Bu arada çevresindekilere “Sultan Aziz vefat etti. Makasla kollarını kesmiş. Şimdi doktorlar gelip rapor tutacak. Padişahımız efendimiz nereyi irade buyururlarsa oraya gömeceğiz. İşi uzatmamak lazımdır.” gibi sözler söylemeye başlamıştı bile.

Sultan, karakol binasının alt katında, kahve ocağının karşısında erlerin oturduğu minderlerin üzerine yatırılıvermişti. Bu arada Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ve Mithat Paşa da karakola gelmişlerdi. Padişah can çekişirken üç paşa ve yardakçıları gelip, (Bizi azl et!) diyerek alay ediyorlardı. Sultan Abdülaziz Han gözlerini bunlara dikerek yürek yakıcı bir şekilde can vermişti.

Hüseyin Avni Paşa bizzat kendi elleriyle pencerelerden birinin perdesini koparmış ve eski padişahın bütün vücudunu bununla örtmüş, gelen hiçbir doktora cesedi muayene ettirmemişti. Rapora imza koyan doktorlardan çok az bir kısmı sadece kesilmiş bileklerini görebilmişti. (101) Ölüm raporunu imzalamak istemeyen iki doktordan birini Avni Paşa hemen Trablusgarp’a sürdü. Diğerinin de apoletlerini söktü. Üç pehlivana maaş bağlanarak gerçeği açıklamaları önlendi. Sultan Abdülaziz’in naşını yıkayan imamlar, sonradan verdikleri ifadelerde, Sultanın iki dişinin kırık olduğunu, sakalının sol tarafının yolunduğunu, sol memesinin altında büyük bir çürüğün bulunduğunu belirtmişlerdir. Pehlivanlar da, yaptıklarını sonra itiraf etmişlerdir. İsmail Hami Danişmend, 5 ciltlik İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi adlı kitabında Sultanın ölüm sebebinin intihar olmayıp, cinayet olduğunu 31 delil ile izah etmektedir. İntihar eden bir kimsenin iki bileğini küçük bir makasla kendisinin derince kesmesi adli tıbba göre mümkün değildir. Sultanın cenazesi 5 Haziran 1876 günü büyük bir merasimle kaldırıldı. Babası Sultan İkinci Mahmud Hanın Çemberlitaş’taki türbesine defnedildi. (2)

Otuz ikinci şehit Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han çok dindar bir padişahtı. Ve ömrü boyunca namazını hiç terk etmemişti. Fransa Kralı ve İngiltere Kraliçesi’nin daveti üzerine çıktığı Avrupa seyahatinde ne olur ne olmaz diyerek tedbirli davranıp, abdest suyunu dahi beraberinde götürmüştü. Daha sonraları menfaati zedelenen bazılarınca, cinayet şebekesi kurdurularak hunharca öldürülüp hadiseye intihar süsü verilmişti. Abdülaziz’in vefatını öğrenen İstanbul halkı çok sevdikleri padişahları için “Babamız öldü!” çığlıklarıyla sokaklara dökülmüşlerdi.

Google Aramaları

  • atatürk mason mu
  • abdülaziz
  • Sultan Abdülmecid
  • sultan abdülaziz\in avrupa seyahati
  • abd?laziz sultan
  • Sultan Abdlaziz
  • padişah gibi anları
  • ramazan kararnamesi hangi padişah
  • sultan abdul aziz in son anlarının goto
  • sultan abdülaziz cinayeti

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*