Son Haberler
Anasayfa » Köşe Yazıları » Tabutuna fareler saldıran Sultan !

Tabutuna fareler saldıran Sultan !

65 yıllık müddet-i ömrünün hiçbir anında hain psikolojisine uyan en küçük bir harekete bile başvurmayan, fakat buna rağmen hain damgası neredeyse 90 yıldır alnından hiç eksik olmayan bir garip ihtiyar…

Tabutu bile, önce bakkalın, manavın, sonra ise farelerin hücumuna maruz kalan bedbaht… Fazla masraf olmasın diye bazı geceler aç yatmayı , aç günler geçirmeyi tasarruf olarak gören çaresiz…

Tütünü adi kağıt parçalarına sarıp içen ve ülkesi yerine kendisini bitiren aciz… Madalyonundaki elmas parçalarını sökerken batan ve elini kana bulayan tırnak makasının üzerine göz yaşlarını akıtan, ciğeri ve duyguları bitik ihtiyar…

Sıradan bir insanın bile maruz kalmaması lazım olan her türlü sefaleti, açlığı, yokluğu, gurbet acısını dibine kadar yaşayan yetim… Vatanı ve milleti için kendini ve hanedanını feda etmeyi bile cana minnet sayan can gözü kara bir vatan sevdalısı…

Her şeyin her nimetin en azına kanaat getiren ve onunla yetinmeyi bilen bir fıkıh dehası… Ülkeyi terk et dendiğinde bile hazineye ait hiçbir şeye dokunmayacak kadar namus timsali…

Türk tarihinin gelmiş geçmiş en hain adamı (!) olan Vahideddin Han, 16 Mayıs 1926’da vefat eder, fakat esnafa olan borç yüzünden ev hacizlidir ve Vahideddin Han’ın tabutu da bu haczin içindedir. Borçlar ödenene kadar tabut kalkmaz. En nihayet tam bir ay sonra kızı ve damadı borçları öder ve haciz kalkar.

Düşünün bir ceset borçları yüzünden bir ay bir evin ortalık yerinde yatıyor ve kokusu tüm etrafı sarıyor…15 Haziran 1926’da, tabut evden çıkarılır ve bir trenle Beyrut’a götürülür, oradan da gemi ile Suriye’ye. Limanda bekleyen Şehzade Mehmet Orhan Efendi, hatıralarında; “Gemi limana yaklaşmadan Sultan’ın kokusu geldi” der.

3 Temmuz 1926’da ölümünden 47 gün sonra Şam’da Yavuz Selim Camii’nin bahçesine gömülen Sultan’ın tabutu, evde haciz altındayken her gece farelerin hücumuna uğradı. Aşağıda okuyacağınız bölüm, Sultan’ın Ölürken yanında bulunan eşi Nevzad Hanım’ın hatıralarından alınmıştır. Sizden ricam lütfen okurken empati yapın. hatırayı aynen veriyorum;

“…Penceremden bakıyorum: mavi deniz, palmiyeler, bahçeler, birbirinden güzel köşkler, ufukta kotralar… Sanremo’nun bu manzarası cenneti andırıyor. Fakat ben kendim cennette değilim. Bu manzarayı cehennemin bir köşesinden görüyorum. Kendime mahsus bir cehennem…Bulunduğum katın bir odasında bir tabut var. Günlerden beri burada duruyor. Bu tabutta Osmanlı Hanedanının son hükümdarı Sultan Altıncı Mehmed Han yatıyor.

Mehmed Vahideddin benim kocam…Talihin hayat yoldaşı diye karşıma çıkardığı insan.

Ölümüne acıyor muyum? Bilmem… Ortada birden bire kırılmış itiyatların boşluğu var. Bu boşluğu etrafımda duyuyorum… Fakat bu ölüye karşı bendeki asıl kuvvetli his, acımaktan ziyade gıpta etmek.

-Ne mutlu ona, diyorum, ölüm gibi bir nimete kavuştu.

-Bazen içimden geliyor:

-Talihe yardım etsem, bu nimeti kendi elimle arasam…

-Olmaz ben dindar bir kadınım. Bütün benliğim böyle bir duyguya karşı isyan ediyor. Bu vücut bana emanet bir şey… El kaldırmaya ne hakkım var…
…Otopsi ameliyatı yapıldı. Vahideddin Han’ın zehirlenmediği ortaya çıktı.

Tüylerim ürpererek düşünüyorum, iki saat sonra gece olacak. Her tarafı karanlık basacak. Faturalar ödenmediği için elektrik, su ve hava gazı yok hepsi kesik. Bütün bir gece karanlık geçecek. Günden güne etrafa bir kat daha yayılan ölüm kokusunu daha korkunç bir suretle duyacağım.

Bu musibet yerine baskın yapmış gibi, gece her tarafta koca koca fareler dolaşıyor. Etrafımdaki hava adeta şekil şekil hayaletlerle dolu… Uyku ile uyanıklık arasında saatler geçiriyorum. Hayâl ile hakikati birbirinden ayırmak için yatağımdan fırlıyorum. “…Ben var mıyım, yaşıyor muyum? diye her tarafımı yokluyorum.”

Bu yaşadığım hayatın hepsi benim mi? Bu bir gün sinemada gördüğüm acı bir hikâye olmasın? ? Bu korkunç hayatı başından sonuna kadar geçiren acaba ben miyim?
Belki de korkunç bir rüyadır. Belki birgün uyanacağım.
…Oh çok şükür, hepsi rüya imiş, diyeceğim…”

Üç kıtaya nam salan koca Osmanlı İmparatorluğu’nun son Hükümdarı Mehmed Vahideddin Han, eşinin hatıralarında işte böyle yer almış. Çok yazık…

Ahmet Anapalı (14 Nisan 2012)

 

Google Aramaları

  • POSMANLI TARİNDE 28 TABUT NEZAMAN ÇIKTI
  • tabuttafaregormek

Bir yorum

  1. Dünya üzerinde gelişmiş ne kadar ülke mevcutsa bakınız hepsinde mutlaka inkılaplar ve ilerleme hareketleri yaşanmıştır. Meselâ Almanya’da 1920’li yılların başında yaşanan Eğitim alanındaki o müthiş devrim veya İtalya’da yaşanan Ağır Sanayi İnkılabı, Amerika’daki şehirleşme İnkılabı bu sosyal hareketlere örnek gösterilebilir. Dünyada bu mühim gelişmeler yaşanırken elbette Türkiye’de de devrimler yaşanıyordu. Hem de peş peşe. Avrupa’da yaşanan bu devrimlere karşılık bizde yaşanan devrimlerin ne olduğunu merak mı ediyorsunuz? O halde buyurun kısaca devrim tarihimiz;

    25 Kasım 1925: Kıyafet devrimi. “Şapka iktisası” kanunlaştı. Eskiden giyilen başlık türlerini bırakın giymeyi, hakkında yazı yazmak bile yasaklandı.

    30 Kasım 1925: Tekke, Zaviye ve türbeler kapatıldı.

    26 Aralık 1925: Takvim ve Saat devrimi yapıldı. Hicri ve Rumi takvim kullanmak her şekliyle yasaklanıp, yerine 3. Papa Gregorius adına nispetle “Gregoryan takvimi” adı verilen Hıristiyan takvimine geçildi.

    17 Şubat 1926: İsviçre Medenî Kanunu Türkçe’ye tercüme edilerek “Türk Medenî Kanunu” adı verildi.

    1 Mart 1926: İtalyan Ceza Kanunu tercüme edilerek “Türk Ceza Kanunu” adı verildi. Yine aynı tarihte bütün orta dereceli okullardan din dersleri kaldırıldı.

    28 Mayıs 1927: Binalar üzerindeki tarihî kitabe ve tuğraların kazınması hakkında kanun çıkarıldı. Dünyada görülmemiş bir tarihi eser katliamı başlatıldı. İstanbul Üniversitesi merkez binasının kazınmış olan tuğrası buna mühim bir örnektir.

    10 Nisan 1928: Lâiklik kabul edildi. Anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” ibaresi kaldırıldı. Milletvekili yeminlerinde “vallahi” yerine, “Namusum üzerine” lafı getirildi.

    24 Mayıs 1928: Rakam devrimi yapıldı.

    3 Ekim1928: Harf devrimi yapıldı. Dünyada ilk defa bir milletin yazısı değiştirilerek, okuma yazma oranı bir gecede “sıfıra” indirildi. İslâm harfleri atılıp Lâtin harfleri alındı.

    1 ocak 1929: Arapça harflerle dilekçe ve kitap yazılması yasaklandı.

    1 nisan 1931: Ölçü ve tartı devrimi yapıldı. Bin yıl boyunca kullanılan ölçüler atılıp, yerine Avrupa’da kullanılan ölçü ve tartı birimleri getirildi.

    Bu devrimler, iktidarı ele geçiren zümrenin, toplumun devlet eliyle yeniden şekillendirme projesinin bir ürünüydü. İktidar, halkın geçmişiyle olan tüm bağlarını koparıp yepyeni bir sayfa açmak istiyordu. Ancak bu sayede halk nezdinde meşruiyet kazanacağını düşünüyordu. Avrupa karşısında “yenilmişlik psikolojisi”, devrimleri uygulayan kadronun bilinç altına motive eden en etkin unsurdu. Bu unsur, söz konusu kadronun kendine ait tüm değerlerden nefret etmesine yol açtı. Buna batıya ait değerlere hayranlığı da eklemek gerek. İşte devrimler, bu psikolojik arka planla yapıldılar. Devrimleri yapan kadro, kendine ait değerleri her gördüğünde “yenilgisini” hatırlıyordu. Bu onda öz değerlerine olan kini bir kat daha arttırıyordu. En sonunda bu süreç “kendinden nefret” noktasına varıp dayandı. Zaten devrimlere yönelik tepkiler karşısında devrimci kadronun uyguladığı şiddet ve kanlı uygulamalar, ancak böylesi bir psikoloji ile izah edilebilirdi.

    Söylemeye gerek yok ki, bütün bu devrimler halka rağmen yapıldı. Sadece bu ülkede değil, dünyanın neresinde olursa olsun, böylesi bir mühendislik projesi tepkiyle karşılanırdı. Tabiatıyla bu ülke insanı da, “tepeden adam etme” operasyonlarını tepkiyle karşıladı.

    Öncelikle böyle bir uygulama sosyoloji biliminin bulgularına aykırıydı. Kanunla, yasayla, sopayla, kurşunla bir halk kendi kültüründen bir çırpıda koparılıp bir başka kültüre eklemlenemezdi. Yani kendisi olmaktan çıkarılıp başkası yapılamazdı. Nitekim öyle de oldu. Anadolu insanı bu tepeden yürütülen mühendislik operasyonuna yer yer çok şiddetli tepkiler verdi. Halkın bu tepkileri hemen her zaman sivil itaatsizlik adı verilen türden tepkilerdi. Fakat her seferinde bu tepkiler silah zoruyla bastırıldı. Devrimlere yönelik her sivil tepki, devrimciler tarafından bir “isyan” olarak telakki edildi. Öyle telakki edildiği için de, şiddet yöntemiyle, kan dökerek bastırılma yoluna gidildi.

    Sivil tepkilere karşı en kanlı eylem “kıyafet devrimi” adı verilen şapka iktisası hakkındaki kanunun yürürlüğe girmesi ile başladı. Nitekim cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal 22 Ocak 1923’te Bursa’da;

    “ Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem (sağlam) olur, kansız inkılap ebedileştirilemez.” Demiştir. Bunun yanı sıra Harbiye marşında;

    “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” mısrası yer bulmuştur. Yine aynı şekilde Şapka İnkılabını tanıtmak için gittiği Kastamonu’da Mustafa Kemal, şapka giymek istemeyenleri kastederek;

    “Bu kadar yüksek ve önemli amaca ulaşabilmek için, gerekirse bazı kurbanlar verilir.” Demekten kendini almayacaklardır.

    Bu “yüksek ve önemli amaç”ın gerçekleşmesi, yurdun dört bir yanındaki onlarca insanın hayatına mâl olmuştu. Bundan ayrı olarak Beyoğlu’nda Hıristiyan nüfusa şapka dikmekle geçimini temin eden Yahudi ve Hıristiyan şapkacılar da bir anda zengin olmuş, şapka devrimi en çok onlara yaramıştı. Şimdilerin Ünlü Vakko’sunun eski sahipleri de şapka devriminin zengin ettiği gayr-i Müslimlerdendi. Çünkü o günlerin fiyatıyla bir şapka, bir aylık maaşa bedeldir.

    Bu müthiş devrimden sonra ülkede başta tüm memurlar olmak üzere vatandaşlar şapka giymeye, giymeyenler ise hapislere atılmaya veya asılmaya başlandı. Ülkede şapka ithalatı yüzünden ciddi bir ekonomik kriz yaşandı. O dönemi yaşayan Rıza Nur şöyle söyler;

    “Ekonomik olarak müthiş bir zarar. Milyonlarca lira dışarıya akıp gitti. Bundan da Yahudiler yararlandılar. İtalya ve Fransa’da mevcut yeni ve eski şapkaları milyonla memlekete soktular. İki-üç Frank kıymeti olan bu şapkalar en aşağı on liraya (120 Frank) satıldı. Bunların çoğu zımpara kâğıdı ile temizlenmiş kullanılmış şapkalardı.”

    Bir ülkenin vizyonunu bir anda genişleten bu müthiş şapka İnkılabını protesto etmek için ülkede isyanlar, olaylar çıkmadı değil. Meselâ;

    28 Kasım’da Sivas’ta çıkan ve “Şapka giymek istemiyoruz. Gâvur kılığına girmek istemiyoruz” naralarıyla bağırarak valilik binasına yürüyen halk asker tarafından durduruldu ve yürüyüşü tertip etme suçundan dolayı 2 hoca idam ile cezalandırılmış geri kalan ise, çeşitli sürelerde hapse mahkûm edilmiştir.

    Aynı tarihlerde Erzurum’da halk, çifte minareli camii meydanında şapka aleyhtarı bir eylem yapmış bunun karşılığı olarak asker kalabalığa ateş etmiş 15 kişi vurularak öldürülmüş, biri kadın olmak üzere 13 kişi idam edilmiş, 80 kişi tutuklanmıştır.

    Erzincan’da yaşanan hadise ise tam bir insanlık ayıbıdır. İstiklal Mahkemesi o tarihlerde şapkaya karşı çıktığı için Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi’yi gıyabında idama mahkûm eder. Fakat hocaefendiyi bulamadığı için bu idamı gerçekleştiremez. Bir sabah namazı vakti İbrahim Efendi ruhunu Allah’ına teslim eder. Çocukları babalarının ölüm haberini İstiklal Mahkemesine bildirir. Mahkeme tarafından köye bir müfreze gönderilir. Müfreze başındaki yetkili bu durumu kabul etmez. “Olmaz. bu adam kanuna karşı geldi mutlaka asmam lazım” der. Bunun üzerine kabir açılır. Şahitlerin huzurunda kanuna muhalefet etmek suçundan ceset asılır sonra tekrar gömülür.

    24 Kasım’da Kayseri’de, 27 Kasım’da Maraş’ta, 17 Aralık’ta Rize’de, 31 Aralık’ta Ankara’da, 2 Ocak’ta Çorumda, 1 Şubatta Giresun’da halk eylemleri görülür. Sonuç yine aynıdır. “Bu yüksek ve önemli amaç” için binlerce kişi öldürülür yüzlerce kişi asılır. Onbinlerce kişi hapse atılır. Bu arada bu şehitlerden biri de herkesin bildiği rahmetli İskilipli Atıf Hoca’dır. Başka söze ve başka misale gerek var mı?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*