Son Haberler
Anasayfa » Genel » Tanzimat Fermanı ve Hutbe-i Şamiye

Tanzimat Fermanı ve Hutbe-i Şamiye

Tanzimat Fermanı ve Hutbe-i ŞamiyeFî 26 Şaban 1255 (3 Kasım 1839) da, TANZİMAT fermanı Gülhane Bahçesinde ilan edilir, 3 Kasım 1839’da . Hatt-ı Hümayun’u Mustafa Reşit Paşa okur. Devletin geri kalış nedenini paşa ferman metninde bir takım gerekçelerle vazeder. Paşa 1839 dan geriye yüz elli senedir devletin geri gittiğini belirtir. Şeri ata ve faydalı kanunlara uyulmadığından devlet geri gitmiştir. Bu durum Paşa’nın ifadesine göre 1700 yılların başından itibaren ortaya çıkmıştır. Tanzimat’ın bir takım aydınları din yüzünden devletin geri kaldığını ifade etmişlerdir, Ziya Paşa bunu şu beyti ile ifade eder.
İslam imiş devlete pabend-i terakki
Evvel yoğ idi bu rivayet yeni çıktı

Reşit Paşa’nın geri kalışımızın nedenini şeriata ve dine göre hareket etmediğimizi göstermesi bir cesaret olarak kabul etmek lazım gelir.
Bediüzzaman da 50 yıl sonra yine Osmanlı Payitahtı olan İstanbul’dan milleti hakimenin bir ferdi olarak Şam’a gelmiş, yine milleti hakimenin bir uleması olarak devleti aliyenin geri kalış nedenlerini şu izahı ila ortaya koymuştur: “Ben buzaman ve zeminde beşerin hayatı ictimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi maddi cihette kurun-ı vustada (ortaçağda ) durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır.” (Hutbe-i Şamiye, 19)
Reşit Paşa ile Bediüzzaman farklı tahsillerle ve farklı gözlemlerle yerlerini edinmişlerdir. Biri Mustafa Reşit Paşa sadrazamdır, Bediüzzaman da bir alimdir, din alimi sözünden daha geniş bir perspektifte bu Hutbe-i Şamiye eserinde beşerin hayatı ictimaiye medresesinde yani sosyolojik muhitinde konuşur, bu eser sosyolojik bir metindir, geri kalışımızın nedenlerini izah eder ve çareler öne sürer.

Tanzimat’ın ilanında ve uygulanmasında önemli rol oynamış bir devlet adamıdır. Usta bir diplomat olarak da tanınan Mustafa Reşid Paşa dört kez hariciye nazırlığı (dışişleri bakanlığı), altı kez de sadrazamlık yapmıştır.

İstanbul’da doğan Mustafa Reşid Paşa kısa bir süre medreseye devam ettikten sonra dayısı Seyyid Ali Paşa’nın yanında yetişti. Beylerbeylik, sadrazamlık, seraskerlik gibi önemli görevlere getirilen Seyyid Ali Paşa’nın mühürdarlığını yaptıktan sonra 1824’te Sadaret Mektebi Kalemine girdi. 1829’da Rusya ile yapılan Edirne Antlaşması ile 1833’te Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile yapılan Kütahya Antlaşması görüşmelerine kâtip olarak katıldı. Çalışmalarıyla dikkati çektiğinden 1834’te Paris elçiliğine atandı. 1836’da da Londra elçisi oldu. Aynı yıl İstanbul’a çağrılarak II. Mahmud’un reformları çerçevesinde yeni ku­rulan Hariciye Nezareti müsteşarlığına getiril­di. 1837’de hariciye nazırı olunca II. Mahmud’la daha yakın ilişki kurdu. Padişaha sunduğu raporlarla ülkede köklü reformlar yapılması gereğini belirtti. 1838’de gittikçe ağırlaşan Mısır sorununda destek sağlaması amacıyla Londra büyükelçiliğine atandı.
1839’da II. Mahmud ölüp Abdülmecid pa­dişah olunca İstanbul’a dönerek yeni padişahı kapsamlı bir reform programının gereğine inandırmayı başardı. Bunun ilk adımı ve hukuksal temeli olarak da 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) ilan edildi. İkinci kez hariciye nazırı olan Mustafa Reşid Paşa, Tanzimat Fermanı’nın öngördüğü yeniliklerin uygulanması için çaba harcarken, 1840’ta imzalanan Londra Antlaş­ması ile Mısır sorununu da bir çözüme kavuşturdu. Ama hem İstanbul’daki karşıtlarının, hem de Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın antlaşmaya karşı direnmeleri üzerine Abdülmecid ortalığı yatıştırmak amacıyla 1841’de Mustafa Reşid Paşa’yı nazırlıktan alarak Paris büyükelçisi yaptı.
Mustafa Reşid Paşa 1845’te üçüncü kez hariciye nazırı olduktan sonra 1846’da sadra­zamlığa getirilince 1839’dan beri Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yenilikler konusunda fazla bir şey yapılmadığını görerek hızla atılımlara girişti. Özellikle yönetim, eğitim ve hukuk alanında başlayan atılımlar, tutucu kesimin tepkisiyle karşılaşınca Mustafa Reşid Paşa 1846–52 arasında üç kez istifa etmek zorunda kaldıysa da kısa aralıklardan sonra yeniden sadrazam oldu. 1853’te dördüncü kez hariciye nazırlığına getirildiği sırada Kırım Savaşı patlak verdi. Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa’yı Osmanlı Devleti’nin yanına çekmeyi başaran Mustafa Reşid Paşa savaş bütün hızıyla sürerken 1854’te dördüncü kez sadrazam oldu. Bir yıl kadar süren bu görevden sonra 1856’da onun yetiştirdiği yeni sadrazam Ali Paşa’nın hazırladığı Islahat Fermanı’nı devletin çıkarlarına aykırı bulduğunu belirten bir raporu Abdülmecid’e sundu. Aynı yıl beşinci kez sadrazam oldu. Eflâk-Boğdan üzerindeki anlaşmazlıktan ötürü Ağustos 1857’de görevden ayrıldıysa da üç ay sonra altıncı kez sadrazamlığa getirildi. Bu sonuncu sadrazamlığı sırasında hastalandı ve İstanbul’da öldü.
Reşit Paşa devletin, dört kez dışişleri bakanlığını, altı kez sadrazam yanı başbakanlığını yapmış, Paris ve Londra elçiliği ifa etmiş bir büyük adamdır. Osmanlı devletinin haysiyetini korumak için büyük gayret sarfetmiş siyasi dehasıyla ülkeyi büyük badirelerden kurtarmıştır.
Bediüzzaman da yirminci yüzyılın başında Van’dan İstanbul’a gelmiş, ikinci meşrutiyet ve Mondros öncesi imparatorluğu çok yönlü tanımıştır. Hasta adam ünvanı verilmiş olan devletin gerçekten hasta olduğunu Hutbe-i Şamiye isimli eserinde altı hastalık bulması ile kabul eder. İstanbul’da ülkenin o döneminde ulemayı, aydınları, üdebayı, sıradan insanları, dini, devlet adamlarını yakından tanımıştır. Reşit Paşa da o da ülkelerinin geriye gidişinin nedenleri üzerinde düşünmüşler, Paşa Tanzimat Fermanın geri kalışın nedenlerine çareler durumundaki beyanlarında meseleyi ortaya koymuştur. Bediüzzaman da hastalıkları tesbit etmiş ve çareler ortaya koymuştur.
Reşit Paşa, Gülhane bahçesinde ulema ve batılı devletlerin elçileri, bizim devlet adamlarımızın huzurunda konuşur. Bediüzzaman ise Camii Emevi’de on bin kişiye konuşur. İçinde yüz ehl-i ilmin bulunduğu bir imparatorluk özeti bir cemaata konuşur. Konuşan padişahtır, okuyan Reşit Paşa’dır. Reformları padişaha kabul ettiren ve uzun zamandan beri paşanın tasarımında olan Tanzimat ancak o zamanda ilan edilir.
Paşa gözlemlerinden hareketle eksiklere endeksli çareler düşünür. Cümleler hem noksanı hem de çareyi birlikte gösterirler. Reşit Paşa Osmanlı imparatorluğunun iyi idaresi için yeni kanunlar çıkarmak ve tesis etmek gerektiğini belirterek yeni kanunların nelere dayanarak ortaya konacağını anlatır: “Bundan böyle Devlet-i Aliye ve Memâlik-i Mahrûsemiz’in hüsn-i idâresi zımnında bazı kavânîn-i cedîde vaz’ ve te’sîsi lâzım ü mühim görünerek işbu kavânîn-i mukteziyyenin mevâdd-ı esâsiyyesi” (Ferman)
Reşit Paşa bir ayet ile konuşmasına başlar:
“BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Tebâreke ellezî bi-yedihi’l-mülk ve hüve alâ külli şey’in kadîr.” Mülkü elinde tutan her şeye kadirdir. Yenilik ve değişme her ne varsa yine mülkü elinde tutan Allah sayesinde olacaktır.

Bediüzzaman ise konuşurken farklı bir yol izler. Seçilan ayetler farklıdır. Bediüzzaman “La-taknatü min-rahmetillah” (Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz), ayeti ile bir de bir Hadis-i Şerif öne sürer ve “Ci’tü li-ettimme mekarimü’l-ahlak” (Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim) nakleder. Şam Hutbe’sinin başlangıcı bir ayet ve bir hadisle başlar, ama bu seçilen ayet ve hadislerin hutbe konusu ile bağlantısı nedir? Geri kalmanın en önemli nedeni yıkılışa doğru giden imparatorluğun ve yerinde sayan İslam dünyasını olayların sonucu bir umumi ümitsizliğin istila etmesidir. Metnin girişinde bütün konuşmanın parantezi gibi durmaktadır, bu ayet ve hadis. Geri kalmanın en önemli nedenlerinden biri de yine ikinci bir parantez olarak güzel ahlakın kaybolmasıdır. Bediüzzaman bütün çareler konusunda gerek itikadi, gerek siyasi, gerekse sosyal meselelerde hep daha özelden ve daha insani ve tümevarımcı hareket eder.
Devlet-i Aliye’nin son yüz elli yılda geri kalışını Reşit paşa, aşağıdaki başlıklar altında toplanan düzenlemelerle engelleyecektir: “Kavânîn-i mukteziyyenin mevâdd-ı esâsiyyesi dahi emniyet-i can ve mahfûziyyet-i ırz u nâmûs u mal ve tayîn-i vergi ve asâkir-i mukteziyyenin sûret-i celb ve müddet-i istihdâmı kazıyyelerinden ibâret olup …” (Ferman) Kanunların esas maddeleri;
Can ve mal emniyeti,
Irz ve namus, mal mahfuziyeti,
Vergilerin tayini,
Askerlerin hizmete çağrılışı ve hizmet süreleri, gibi.

Dört ana başlık halinde toplanmıştır düzenlemeler. Bu maddelere bakınca görülen aksaklıklar afaki aksaklıklardır. Bediüzzaman ise, temel altı, enfüsi ama afakı da belirleyen hastalık belirlemiştir, geri kalışımıza:
“Birincisi : Yes’in ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi
İkincisi: Sıdkın hayat-ı ictimaiye-i siyasiyede ölmesi
Üçüncüsü: Adavete muhabbet
Dördüncüsü : Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek
Beşincisi : Çeyit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdad
Altıncısı: Menfaat-ı şahsiyesine himmetini hasretmek” (Hutbe-i Şamiye, 20)

Bediüzzaman çareleri yorumlar. “Bu altı dehşetli hastalığın ilacını da bir tıp fakültesi hükmünde hayat-ı ictimaiyemizde eczahane-i Kur’an’iyeden ders aldığım “A l t ı K e l i m e “ ile beyan ediyorum. Mualecenin esasları onları biliyorum.” (Hutbe-i Şamiye, 20)
Reşit paşa, can ve ırz korunmasının nasıl ilerlemeyi doğuracağını açıklar: “Dünyada can ve ırz u nâmûsdan e’azz bir şey olmadığından bir adam onları tehlikede gördükte hilkat-i zâtiye ve cibillet-i fıtriyesinde hıyânete meyl olmasa bile muhâfaza-i can ve nâmusu içün elbette bazı sûretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillü bilakis can u nâmûsundan emîn olduğu halde dahi sıdk u istikâmetten ayrılmayacağı ve işi gücü hemân devlet ve milletine hüsn-i hizmetten ibâret olacağı dahi bedîhî ve zâhirdir.” (Ferman) Dünyada, can, ırz ve namustan daha aziz ve yüksek bir şey yoktur. Eğer bir insan bir ülkede bunları tehlikede görürse, içinde kötü duygular olmasa da, can, ırz ve namusunu korumak için bazı teşebbüslerde bulunacağını, böyle olunca da bazı zararlı davranışlar sergileyeceği mümkündür. Bunlar zarar verici olabilir. Ama can, mal ve ırzından emin olunca, doğruluk ve istikametten ayrılmayacak, işi gücü devlet ve millet hizmetinde olacaktır. Paşa bu şekilde ilerlemenin önemli unsurlarından birinin kişinin en değerli şeyleri olan ırz, namus ve canını emniyette görmek olduğunu belirtir. Böyle olmaz ise kişiler tedirgin ve buhranlı olur, bu da toplumda güven hissini kaybeder, insanlar ilerlemek için çalışmaktan ziyade değerlerini korumak derdine düşer. Ama paşa bu korumanın kişilerin iç dünyasında meydana gelen bir değişim ile değil, devletin emniyet ortamı tesis etmesine bağlar. İnsanların ruhunda bu değerlere karşı yanlış bakış açıları ve eylemler olursa, kanunlar olsa da yine sapmalar olacaktır. Paşanın çare bulması ictimai organizasyonlar tarzındadır.

“İstikbal yalnız ve yalnız islamiyetin olacak. Ve hakim hakaik-i kuraniye ve imaniye olacak.” Bu gözlemini mukaddematlı bir buçuk bürhan ile isbat etmektedir Bediüzzaman.
Henüz bürhanlara geçmeden Bürhanın mukaddematı’nı beyan eder:
“İslamiyetin hakaiki hem manen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istadadı var.” Bahislerin ana hatlarını belirleyip üzerinde duralım.
MANEN TERAKKİ

Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahittir.
İslamı mazideki tarihi tecrübelerden hareketle yorumlar, bu birinci yorum.
İkincisi ise, medeniyet fenlerinin ikazı ile insaniyetin mahiyeti anlamış, insan psikolojisi ve evrendeki olaylar karşısındaki tutumu ile inanmak zorunluluğu ve ihtiyacı.
Harplerin, fenlerin ve dehşetli hadiselerin ikazıyla uyanmış, hak dini arama ihtiyacı.
Hakikatı bulma konusunda Kur’an’ın tutumu, akla, kefekküre, düşünmeye verdiği değer, akla , fikre ve tefekküre göre hareket.
Hakaik-i islamiyetin mazi kıtasını tamamen istilasına sekiz dehşetli maniler mümanaat etmiş, sekiz mani.
Hakikatı bilmek ve teslim olmak.
Fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini.
Batılı filozof ve fikir adamlarının İslamiyet hakkındaki görüşleri.
MADDİ TERAKKİ

Hakiki bir medeniyetle ve müsbet doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak, bir mahiyette bulunan hakikat-ı islamiyettir.
Medeniyet ve sanatın hakiki üstadı ve vesilelerin ve mebadilerin tekemmülüyle cihazlanmış olan şedid bir ihtiyac ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvetdir ki, susmaz ve kırılmaz.
Müsabaka şevki, teceddüd meyli, temeddün meyelanı, ile techiz edilen hürriyet-i şeriye.
Şehamet-i imaniye.
Maddi terakki ilayı kelimetullah ile mümkündür.
Medeniyetten kasıt medeniyetin mehasini.
BUÇUK BÜRHAN

Fenlere verdiği önem.
Fenlerin casus gibi tedkikatiyle ve hadsiz tecrübelerle sabit olmuş ki kainatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-ı bizzat, Sani-i Zülcelal’in asıl maksatları, hayır ve hüsün, güzellik ve mükemmeliyettir.
Anahtar temalar tarih, fenler, din, sosyoloji, estetik.
Hem istikra-i tamme ve tecrübe-i umumi gösteriyor, netice veriyor ki, şer, kubh, çirkinlik, batıl, fenalık hilkat-ı kainatta cüzidir. Maksud değil, tebeidir ve dolayısıyladır.
Araştırma ve fenlerin tahkikatıyla sabit olmuş ki, mahlukat içinde en mükerrem en ehemmiyetli hayattır.
Sanattan hareketle Allah’ı anlamak. En mükemmel peygamber.
Bediüzzaman manevi terakkiyi anlatırken, temel argümanı: “İstikbal yalnız ve yalnız islamiyetin olacak. Ve hakim hakaik-i kuraniye ve imaniye olacak.” Bu iddiasını çok yönlü, iç içe ispatlar ve muhakemeler zinciri ile anlatır.
a-İslamın geleceğin hakim dini olacağını anlatırken, önce maziye, tarihe gider. Daha sonra geleceğe gider. Bir buçuk delil öne sürer, neden iki demez, cünkü buçuk dediği delil, bir delilden çok daha az bir hacim işgal etmektedir. Sosyologlar sosyal olaylardan hareket ederler, Bediüzzaman bir din sosyologu olarak birinci delilde islamın geleceğe hakim olacağını çok yönlü deliller ile isbat eder. Ama buçuk delil de ilm-din-fen-estetik birlikteliğinden hareket eder, hacim olarak küçüktür ama, Bediüzzaman din-ilim-fen-estetik arasındaki uzlaşmayı gören her dört alanda da büyük karihai ilmiyeye sahip bir insan olarak gözlemlerini ortaya koyar, bu müşahadeler her dört ilmi de kuşatan bir başka şahıs tarafından söylenme şansına sahip değildir. Genelde ilim adamları kendi alanlarına hakim olabilirlerse olurlar, ama buradaki dört ilme hakimiyetin ötesinde, onların nihai hedeflerini, yani temel esprilerini görmek herkese nasib bir durum değildir, Bediüzzaman bu dört farklı alanın nihai hedeflerini birlikte yorumlar.
Tarihten hareket ederken Japon kumandanının İslam toplumları hakkındaki kanaatlerini paylaşır. İslamiyetin hakikatının kuvveti oranında Müslüman toplumların ilerlediğini, yoksa geri kaldığını söyler. Bu bir tarih felsefesidir, maziye dönük birçok olayı birbirine bağlayan bir yorumdur. Asrı Saadette kısa bir sürede hem maddi hem de manevi terakkiyi sahabeler birlikte yaşamışlardır. Osmanlı imparatorluğunun ilk büyük hükümdarları zamanında da aynı maddi manevi terakki birlikte görülür. Ne zaman ki debdebe ve gösterişe, israfa düşmüşse İslam toplumları o zaman geri gitmişlerdir. Osmanlı ‘nın yükselme devrinin hemen içinde istanbuldaki debdebe ve tantana, Lale devri gibi zahiri bir parlaklığın arkasından gerilemeyi ve yıkılışı getirmiştir. İslam tarihinde de Emevi ve Abbasi uygulamaları ile gitgide Asrı saadetin mirası gerektiği gibi korunamamıştır. Burada Bediüzzaman tarihin hakikate şahitliğini görmezlikten gelmemek gerektiğini buna göre bakıp ona göre hareket etmek gerektiğini öne sürer. Tanzimat fermanında da bu zıtlığı ifade eden bir cümle vardır, metnin başında. “Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk ve hüve alâ külli şey’in kadîr.” “Benim vezîrim; cümleye ma’lûm olduğu üzere Devlet-i Aliyyemiz’in bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kur’âniyye ve kavânîn-i şer’iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bi’lcümle tebe’asının refâh u ma’mûriyyeti rütbe-i gâyete vâsıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavâ’il-i müte’âkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve ma’mûriyyet bilakis za’f u fakra mübeddel olmuş.” Reşit Paşa’nın ve Sultan Abdülmecit’in birleştiği bir metin olan fermandaki bu cümleler Bediüzzaman’ın iddialarını teyid eder. Paşa İslam dininden uzaklaşıldığı için son yüz elli senede geri gidildiğini beyan etmektedir. O devrin özelliği devlet ilk ortaya çıktığından beri Kur’an’ın celil ahkamı ve şeri kanunlara tam manasiyle, kemaliyle riayet olunduğundan tebaanın refah ve mamuriyeti ileri noktaya vasıl olmuştur. Ama sonra durum değişmiştir. Bu noktada Bediüzzaman’ın ilerlemek için tarihe bakmak zorunluluğunu Paşa’nın ve Padişahın tesbitleri de doğrular, üç büyük adam birleşirler. Bediüzzaman bizim tarihimizi çok iyi bilir ama onun tarih bilgisi bize öğretilen sadece tarihleri bilmeye endeksli kimin canonunu koyduğu meçhul bir acaib tarih öğretimi değildir. O bizim bütün ıslahat haraketlerimizi ve reçetelerimizi bilir, Hutbe-i Şamiye bizim ıslahat hareketlerimiz içinde çok özel bir yere sahiptir, buyurun Türk sosyologları. Hutbe-i Şamiye’yi benzeri metinler içindeki yerini mukayesele olarak anlatmadıkca bir hayranlık vesikası olarak görmek onu bilmek değildir. Bediüzzaman Ayetü’l-Kübra için bir cümle kullanır, “bu emsalsiz eser” der, evet o tevhid ve itikadi metinlerimiz içinde tekniği ve yorum biçimi ile emsalsizdir. Aynen öyle de Hutbe-i Şamiye de sosyoloji, din, ilim sanat ve estetik tarihimizde eşsiz bir metindir, onun anlaşılması birçok değişik alanlarda çalışan sosyologun birlikte ortaya koyacağı bir metindir. Din sosyologu, estetikçi, ilim ve fen adamları, Kur’an ve tarihi , sosyolojini değişik alanları, bilim tarihcileri ve bilim felsefecileri bunlardan oluşan bir ekip tarafından yorumlanmalıdır. Tanzimat fermanı üzerine yazılanlar aradan iki yüz yıla yakın bir süre geçmesine rağmen hala bitmemiştir, o fermanın Hutbe-i Şamiye yanında bir sahifelik bir tarihi metin olduğu ortada.
Bediüzzaman bu tarihin şahitliğinde ortaya kuyduğu gerçeğin gerçekleşmesi ferde inen bir yorumu gerektirir, o da onu yapar. İslam toplumları dinin hakikatlerine uygun yaşadıkca ilerlemişlerdir. O halde bugün de manevi ilerlemenin motoru, dinin ahkamını , ahlakını fiillerimizle yansıtmaktır. “Eğer bir ahlak-i islamiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalatını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri , elbette cemaatlerle islamiyete girecekler, belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de islamiyete dehalet edecekler.” (Nesil, Külliyat 2, 1962) İslamı yaşamanın bizim ötemizde bir boyutudur, bütün dünyaya ve dinlere dönük bir yansımadır, ferdi yaşamanın yüksekliği.
İslamın hakim olacağına tarih perspektiğinden yaklaştı, daha sonra bu bakış açısının kişiye, bir mümine inen yanına baktı ve gelişmenin bu bendinde İslam dini ve hakikatlerini yaşamakla toplumsal ve ferdi bağlantılarını izah etti.

Şimdi Bediüzzaman farklı bir boyuta gelir. İslam dinini bütün insanlığa hakim bir noktadan yorumlar. Bu İslam dininin global karakteridir. Ferman da böyle bir kısım ve bakış açısı yoktur, o bize has bir metindir. İslam dinini aramanın ve emirlerine uygun hareket etmenin bütün insanlık açısından psikolojik ve psikanalitik yanını gösterir. Bu bahsin anahtar kelimesi “u y a n m ı ş b e ş e r” dir. Uyanmak burada hem uykudan hem de geleneksel bakış açısından toplumların çıktığını , ortaçağın taassuba dönük karakteri ile insanlığın uyutulduğunu ama bazı olayların onu uykudan, geri bakış açısından uyandırdığına işaret eder. Uyandıran şeyler nedir?

Medeniyet fenlerinin ikazı ile uyanmış , intibaha gelmiş.
Harplerin ve fenlerin ve dehşetli hadiselerin ikazatıyla uyanmış.
Üç şey uyandırmıştır insanlığı , fenler, harpler ve dehşetli hadiseler.

Bu cümleye ne kadar delil getirelim? Bediüzzaman birkaç kitapla teyid edilecek bir cümle kullanmış. Bediüzzaman’ın ifadelerinin ne kadar büyük gözlemlerin sonucunda ortaya konduğuna bu cümle büyük bir şahidi azamdır. Harplerin, fenlerin, dehşetli hadiselerin insanlık üzerindeki tesirleri çok büyük bilgi ve malumat birikimini gerektirir. Mikroskobun icadının insanı tanıma noktasında ve bilimin yüzyıllardır skolastik biçimde tekrar ettiği realiteleri nasıl değiştirdiği önemlidir. Onun laboratuara girmesi ile neler değişmiştir, sayfalarca, kitaplarca izah edilecek bir hakikattir. Biyoloji, tıp, zooloji, fizyoloji ve anatomiye getirdiği yenilikler anlatılmakla bitmez. Elbette bunlar bilim adamlarının insana bakış açısını değiştirmiştir. Bir bilim adamı bir böceğin mikropkop altındaki görüntüsünü görünce nasıl hayret ettiğine ben de hayret etmiştim. Bediüzzaman eserlerinde bilimleri tevhid noktasında değerlendirir ama, bilim adamları gibi onları bağımsız, kumandansız olaylar olarak görmez. Onun ilme bakış açısı böyledir. Onun sevdiği ve eserlerinde kullandığı ilimler biyoloji, zooloji, anatomi, fizyoloji, jeoloji, tıp, kimya, fizik, matematik, geometri, astronomi, bilim tarihi gibi ilim dallarıdır. O bütün bu bilimlere örnek bakış açıları gerçekleştirerek birer örnekten insanlığı, din alimlerini, filozofları bu tür tevhid yorumlarına teşvik eder. Bir halının, bir hakikatın bir parçasını gösterir ve gerisini bilim adamlarına havale eder. Onun bütün meselelerdeki tutumu budur, bir parçayı gösterip diğer parçaları kendini bilime vermiş olanlara teşvik etmek. Bu yüzden ehli fenden bir şahsın ortaya atılmasını ısrarla istemiştir. Ey uykuda iken kendini uyanık zannedenler.. ?!…?!!!!.

Bu ikazlar sonunda uyanan insanlık ne arayacaktır, istimdad ve istinad noktası. Dayanacak ve kendini kurtaracak bir nokta aramak. Savaşlar, dehşetli hadiseler,fenlerin ikazı ile insan evren içindeki zayıf yapısını aczini anlamıştır. O zaman bir yere tutunması gerekecektir, bir yerden imdad istemesi gerekecektir. Bir istinad noktası arayan bilim adamı dünyayı yerinden oynatacağını söylerken, bir yere dayanmanın psikolojik gücünü ortaya koyar. Bir yere dayanamayan insanlık nasıl ilerlesin, nasıl ayakta dursun, nasıl kendini ve toplumunu ileri götürsün. Bu yüzden Bediüzzaman İslam dünyası yanında bütün beşer içinde bir hak dine tabi olmak gerçeğini anlatır.

“Hem nev-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz , başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de bir dine iltica etmeye mecburdur.Çünkü acz-i beşeri ile beraber hadsiz musibetler ve onu inciten harici ve dahili düşmanlara karşı i s t i n a d noktası ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacata müptela ve ebede kadar uzanmış arzularına meded ve yardım edecek i s t i m d a d noktası , yalnız ve yalnız Sani-i Alemi tanımak ve iman etmek ve ahirete inanmak ve tasdik etmekten başka uyanmış beşerin çaresi yok.Kalbin sadefinde din-ı hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddi, manevi kıymetler koyacak ve hayvanatın en bedbahtı en perişanı olacak.” (Nesil, külliyat 2. 1962) Bediüzzaman’ın buraya kadarki bakışı nasıl çok boyutlu bir realite olarak İslam dinini gösterdiğini beyan eder. Ferman bu metnin yanında ne kadar kısmi kalmaktadır.
Bediüzzaman, fenlerin, savaşların, dehşetli hadisatın ikazına parelel olarak Kur’an’ın hitabının da uyarıcı, düşündürücü, ikaz edici olduğunu beyan ederek, manevi terakkinin yeni bir vechesini nazara verir. Bu bahis de gelecekte Kur’an’ın hakikatinin dünyaya hakim olacağına bir delildir. Çok farklı noktalardan islamın insanın, toplumun, toplumların, dünyanın , insanlığın bütün ruhi, kalbi ve akli ihtiyaçlarına cevap verecek bir mükemmeliyeti olduğunu ifade eder.
Kur’an ayetleri insanları, bakmaya, ibret almaya,bakıp hakikatı anlamaya, bilmeye, taakkul etmeye, hadisattan tahattur ve tefekküre, fikretmeye çağırır. Bu manevi gelişmenin de maddi gelişmenin de yörüngesidir.
Bu kısmı yarı bir özetle ifade edersek, tarihsel bakış, fenlerin, savaşların ikazıyla uyanmak, istinad ve istimdad noktaları aramak, Kur’an’ın insanı çok yönlü uyaran üslubundan istifade etmek bunlar manevi terakkinin ana umdeleridir.
Yeni bir sayfa açar Bediüzzaman, İslamiyetin mazi kıtasını tamamen istilasına sekiz dehşetli engelleri anlatır, bu engellerin de kalktığını belirtir. Yabancıların, ecnebilerin cehalet, vahşet ve taassupları, papazların ruhani reislerin riyaset ve tahakkümleri, bizdeki istibdad ve şeriata muhalefetten gelen kötü ahlak, İslami hakikatlerin fennin meseleleriyle çatışması . Bütün bunlar bizi, hristiyan dünyasını, fenni hakikatlerin karakterine bilen bir büyük gözlemin sonuçlarıdır. Bu engeller marifet, medeniyetin mehasini, hürriyet fikri, hakikatı araştırmam meyli, hamiyeti islamiye, kötü ahlakın olumsuz neticelerinin görünmesi, fen ile Kur’an’ın hakikatlarının çatışmasının zahiri olduğunu beyan etmekle çözüldüğünü söyler. Mucizatı Kuraniye risalesinin fen ile dinin çatışır gibi göründüğü noktaları nasıl aydınlattığını söyler.
Bediüzzaman fenne ne kadar önem verir, onun hakikatı kavramadaki gücünü bildiği için bahislerin odağına fenni koyar. Fen ikaz edicidir, hak dine ikaz ediciliğiyle kapı açar, fen sekiz manileri dağıtır, yol açar. Hakiki marifet, medeniyetin mehasini, hakikatı araştırma meyli, insaf, insani muhabbetler de o sekiz engeli aşacaktır. Gözlemlerle sorunları görmek ve onlara getirdiği genellemelerle çözüm bulmak ne kadar harika bir muşahade gücünün ve onları yorumlama, islamın karakteri ile bağdaştırma büyük bir dehanın başarısıdır. Böylelikle İslamiyet ile insanlık arasındaki engeller kalkmış olacak herkes hak dine doğru koşacaktır. İslamın fevkaladeliliği ile ilgili Mister Carlyle, Prens Bismark’ın takdirkar ifadelerini nakletmek suretiyle kendi gözlemlerinin nasıl onların yorumları ile bütünleştiğini örnek verir. Düşmanımız olan insanların faziletimizi kabul etmesi önemlidir. Buraya kadar anlatılanlar m a n e v i t e r a k k i için öne sürülmüştür.

M a d d i T e r a k k i’ye gelince, alem-i islamın şahs-ı manevisinin kalbinde gayet kuvvetli ve kırılmaz beş kuvvet ictima edip imtizac etmiştir. Bu beş kuvvetin izahı ve taalluk ettiği alanların yorumu başlı başına büyük bir yorum sorunudur. Bediüzzaman’a muhatab olmak zaman zaman çok zorlaşmaktadır.
Bu beş kuvvetten birisi hakiki bir medeniyetle, müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş islamiyetin hakikatidir.
İhtiyaç iktisadın ana kavramlarından biridir, adeta iktisad ilmi ihtiyac üzerine tesis edilmiştir. Bediüzzaman burada ihtiyacı ekonomik bir kavram olduğu halde daha şumüllü medeniyetin ve sanatın üstadı olarak değerlendirir. Bediüzzaman hem sanat hem de medeniyetin önemli sorunları ile konuşur. Sanatın doğuşu konusunda çok farklı teoriler öne sürülmüştür.İnsanın beş duyusu normal ihtiyaçları karşılamanın ötesinde estetik ihtiyaçları da karşılayan bir yapıda yaratılmıştır. Kulak ilk basamakta insanın duyması için tanzim edilmiştir, sadece onunla kalsaydı insanın işitme organı idi. Ama onun ötesinde estetik ihtiyaçları da hisseden bir düzenektir, güzel söz söylemek, şiir dinlemek, musiki dinlemek, Kur’an’ın manasına uygun bir notada dinlemek, bu ikinci ihtiyaçlar her insan için olmasa da bazı özel ruhlu insanları musikiye ve kulağa ait diğer sanatlara sevketmiştir. Peygamberimiz “Kur’an hüzünlü bir ortamda inmiştir, onu hüzünle kıraat edin derken” okumanın eşlik edeceği fonu ve edayı belirlemiştir. Göz de aynı şekildedir, görmek için göz en asgari görevdir, ama göz bütün mahlukatın güzelliklerini tartan bir organdır. Bediüzzaman “güzelliğin bütün envaını tartan insan gözü” der. Bu güzellikler insanın meydana getirdiği güzellikler, estetikuyum, renk armonisi, geometrik düzenleme, simetri ve benzeri şeylerdir. Sanat bu ikincilerine hitap eder, demek gözün arkasında sanattan anlayan bir ruh vardır. Yine üstad-ı muhterem “Göz bir hassedir ki ruh bu alemi o pencere ile seyreder” demek ruhun bir ünitesi sanattan anlar ki, göz ona göre görür

Google Aramaları

  • bediüzzaman said nursi
  • hutbe i şamiye tarihi
  • Hutbe-i Şamiye TARİHİ
  • hutbei samiyede hurriyeti seriyenin özellikleri
  • hutbeyi şamiye tarih
  • lale devri hayati ictimaiye metni
  • tanzimat fermanı ve mustafa reşit paşa

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*