Son Haberler
Anasayfa » Röportajlar » Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar

Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar

Sadık Albayrak SABAH Gazetesinden İbrahim Altay’a konuştu (01.04.2012);

Sadık Albayrak, köşe yazılarına ara verip kitap çalışmaları üzerinde yoğunlaştı. 1921-22 yıllarındaki İslam Enternasyonalizmi tartışmalarını konu alan Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar adlı araştırma kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Albayrak: “Lokal teşhis global tedavi gerektirir. Ben bu kitapla o teşhisi yapıyorum,” diyor. Türkiye’nin bu tartışmaları da göz önünde tutarak kendisine yeni bir yol çizmesi gerektiğini belirten Albayrak, bunun için yeni bir anayasa yapılması gerektiğini söylüyor: “Eskiden insan haklarına saygılı ya da dayalı denirdi. Oysa bu yetersiz. Bütün canlıların haklarına dayalı bir anayasa yapılmalı. İçinde insan da, çevre de, ağaçlar da, hayvanlar da, fok balıkları da olmalı.”

Sadık Albayrak’ı kamuoyunun bir kısmı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünürü olarak tanıdı. Halbuki o Milli Gazete, Yeni Şafak gibi gazetelerde on yıllar boyunca ‘Mizan’ başlığı altında günlük fıkralar yazmış, kalem kavgalarına girişmiş bir gazeteci-yazardı. Ondan da önemlisi yıllarını araştırmaya ve yazmaya vermiş, 40’tan fazla akademik niteliği yüksek, tarihi ve toplumsal konuları ele alan kitap yayımlamıştı. İlk kitabı Sömürüye Karşı İslam, 1971 yılında yayımlanmış. Yani köşe yazarlığına başlamadan altı yıl önce. Onu Yürüyenler ve Sürünenler, Taşlaşma-Çağdaşlaşma, 31 Mart Vakası, Osmanlı’da Sosyal Yapı ve İstanbul, Doğu’nun İsyanı, Tek Parti Döneminde Batıcılık, Meşrutiyet İslamcılığı ve Siyonizm, İslam Mezhepleri ve Tarikatları Tarihi, gibi farklı konu ve türdeki sayısız kitap takip etmiş. Bu kitaplardan beş ciltlik Son Devir Osmanlı Uleması gibi bazıları ödüler almış ve alanının en önemli başvuru kaynağı haline gelmiş. Sadece telif eserler vermemiş; eski eserlerin bugünkü Türkçeye kazandırılması üzerinde de çalışmış. Budin Kanunnamesi ve İlmin Karşısında Maddecilik gibi kitapları latin alfabesine aktarıp notlarla açıklamış. Pek bilinmez, yakınlarda iyice keşfedilip Türk edebiyatında fantastik kurgunun öncüsü olarak gösterilmeye başlanan Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amak-ı Hayal‘ini de okuyucuya ilk kez o tanıtmış. Kitap, Tercüman’ın 1001 Temel Eser serisinden çıkmış. Sadık Albayrak yepyeni bir kitapla karşımızda. Kitabın adı: Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar. Albayrak kitabında TBMM’nin birinci ve ilk meclis olarak anılan döneminde, 1921-22 yıllarında yapılan siyasi ve fikri tartışmaları bilinmeyen yönleriyle ve farklı bir bakış açısıyla anlatıyor. Kitapta kullanılan yöntem ilginç. Yazar kendi görüşlerini uzun uzadıya anlatmak yerine tartışmaların taraflarının argümanlarını kendi ağzından veriyor ve kararı okuyucuya bırakıyor. Bir bakıma hafızamızı tazeliyor ve neyin nerede bulunacağını gösteriyor. Kitabın alt başlığı İslam Enternasyonalizmi Üzerine Bir Deneme. Kitabı okuduğumuzda anlıyoruz ki Sosyalist Enternasyonal ve Sömürgecilik faaliyetlerine alternatif olarak o dönemde bir İslam Enternasyonalizmi fikri ortaya atılmış. İslam dünyasının her yerinden entelektüellerin katılımıyla konu enine boyuna tartışılmış. Hatta bu amaçla Anadolu’da bir kongre bile düzenlenmiş. Daha geniş katılımlı ve icraata dönük ikinci bir kongrenin toplanması kararlaştırılmış ama İngilizlerin önderliğindeki müttefikler bu girişimi saptırıp engellemiş. Ondan sonra da ikinci meclis kurulmuş ve bütün bu tartışmalar girişimler unutulmuş, unutturulmuş. Kitaptaki ilgi çekici konular bundan ibaret değil. Tasavvuf ve tarikatlar üzerinden sivil toplum tartışmaları, Rus balesi ve namaz çerçevesinde yeni rejimin tutacağı kültürel yol… Albayrak ayrıca sayfa kenarlarına tartışmalarda söz alan ya da adı geçen yazarlar hakkında resimli açıklamalar koymuş. Bu sayede kitap ansiklopedik bir nitelik kazanmış.

-Köşe yazmayı bırakıp köşenize çekilmiş giyidiniz. Şimdi de bu kitapla çıktınız kamuoyunun karşısına.

– Milli Gazete‘de, Yeni Şafak‘ta uzun yıllar yazdığım doğrudur ama günlük fıkra yazarlığından çok önce kitap çalışmaları yapmıştım. İlk kitabım 1971’de yayımlandı. Oysa günlük fıkra yazarlığına 1977’de başlamıştım. Kitap benim için daha önemli, çünkü kalıcı olan odur. Kitap çalışmaları benim için daha huzurlu, daha sağlıklı. Ve her kitap çalışmamda yeni belgeler bularak ortaya koymuşumdur. Bir belgeyi, bir araştırmayı, bir yazıyı, bir tahlili bulduğum zaman Arşimed’inki gibi bir bulma heyecanına kapılırım. Her kitabım çıktığı zaman bir evladım olmuş kadar sevinmişimdir. Hatta 1986-87 yıllarında altı ciltlik İrticanın Tarihçesi kitabı üzerinde çalışırken odama şöyle bir not asmıştım: ‘Yazamazken yaşamak ölümden beterdir.’

– Yazdığınız kitaplardan dolayı takibata uğradınız, yargılandınız, hapis yattınız. 

– Bizim nesil bunun çilesini çekti. Gerçeğin anlaşılmasına yardımcı olacak ne bulduysam yazmış ve hesabını da vermişimdir. 1978’den başlayarak 1991 yılına kadar mahkeme kapılarında geçti hayatımız. Yazdığım kitaplardan dolayı hakkımda sürekli dava açılıyordu. Nezarethaneler, hapishaneler… 1991 yılında rahmetli Özal, 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırdığında biraz rahatladık. Yine de sen doğuştan suçlusun. Rejim seni vaftiz etmedikçe hep suçlusun. Kanun değişmesine rağmen son yıllara kadar böyleydi. Savcılık hakkında sabıka kaydı çıkarıyordu. Ama bu olaya şöyle bakıyorum: Fikir ve inancıdır insanı mutlu kılan. Odur! Benim araştırmalarım son yüzyıl İslam Dünyası, Osmanlı İmparatorluğu konusundaydı. Fikir kavgaları, mücadeleler… Bunların içinde yoğrulurken ve kaynak kabul ettiğim o devirdeki yazarların çektikleri çileleri okuduktan sonra benim çektiklerimin önemi yoktur. Onlar çok büyük çileler çekmiştir fikir ve inançları doğrultusunda.

– 2000’lerde biraz ara verdiniz sanki. Bu kitap uzun bir aranın ardından yaptığınız ilk çalışma. 

– Değişik sebepleri var. Siyasi hareketlerin içinde bulundum, konferanslara gittim, çok seyahat ettim. Nasip değildi, olmadı. Ama 2002’de bu kitap üzerinde çalışmaya başladım, 2006’da bitti. Beni en çok yoran kitaplarımdan biri bu oldu ama en çok rahatlatan da bu. Çünkü kitabın konusu Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun ilk dönemidir.

HİLAL-İ AHMER ARŞİVİ OLDUĞU GİBİ YAYIMLANMALI 
– Belgesel nitelikte bir çalışma bu. Bir tür hafıza tazeleyici, hatırlatıcı. Fazla yorum yapmamışsınız.

– Öncelikle ben ikinci kaynaktan ya da naklen hiçbir şey almamışımdır. Mutlaka birinci, esas kaynağa ulaşmaya çalışmışımdır. Ayrıca kitapta önemli bir iddiayı gündeme getirdim. Dedim ki: ‘Eğer TBMM zabıtları ve Hilal-i Ahmer dedikleri Kızılay’ın arşivi olduğu gibi yayımlanmazsa Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’e gelirken hangi temel değerlere ve dinamiklere dayandığımızı bilmek mümkün değil. İşte bu kitap bu işe bir öncü konumundadır.

– Bu konuda bir endişeniz mi var?


– Var tabii. Bizde o devri yazanlar belgeleri bile tahrip etmişler. Bir kısmını kullanmış, bir kısmını kullanmamışlar. Bakın, İstiklal Mahkemeleri konusu resmi ideoloji tarafından bir profesöre yazdırılmış. Ankara İstiklal Mahkemeleri’nin 8-10 defteri var. Profesörün kullandığı defterler arasında bunlardan birine hiç atıf yapılmamış. Adam demek ki ya o defteri imha etmiş ya da saklamış. Bektaşi’ye ‘Niye namaz kılmıyorsun?’ diye sormuşlar.’ Kuran’da ‘Namaza yaklaşmayın,’ yazıyor,’ demiş. ‘Sonrasını oku,’ deyince de ‘Hafız değilim ki,’ diye cevap vermiş. Halbuki sonrasını okusa ‘İçkiliyken namaza yaklaşmayın,’ dediği ortaya çıkacak. Bizim olaylar böyle olmuş. Benim en beğendiğim araştırmacılardan biri Murat Bardakçı’dır. Şah Baba’yı yazmış ama Vahdettin’le ilgili belgelerin bir kısmını yayımlamamış. 50 sene sonra açıklanması içinmiş. Aradan 100 sene geçmiş, ben bunları görememişim, bir 50 sene daha bekleyecekmişim. 50 sene sonra kim öle kim kala.

– Siz kitabınızı yazarken bundan kaçındınız mı? 


– İnsanlar bazen gereksiz hassasiyetler gösteriyor. Ben ‘Kimin Cemaziyelevveli neyse ortaya çıksın,’ diyorum. Hatalar, sevaplar, ihanetler, dalaletler, sapıklıklar ortaya çıksın ki o toplum ona göre kendisine bir yol çizsin. Ben doktor değilim ama aklın yolu birdir. ‘Lokal teşhis global tedavi gerektirir.’ Ben şimdi bu kitapla lokal teşhiste bulunuyorum. Bu teşhisten hareketle global bir tedaviye, global bir yapılanmaya yol açılsın istiyorum.

GEÇMİŞİN TORTUSUYLA YOĞRULMAYALIM 


– Kitabınızda o dönemde yaşamış yazarlardan alıntı yapmışsınız.

– O dönemdeki düşünürlerin olaylara nasıl baktıklarını, bazılarının nasıl zikzaklar çizdiğini açıklamak istedim. Otoriter ve totaliter sistem içinde nasıl bukalemunlaştıklarını anlatmak istedim. Bunları iyi tahlil etmezseniz benzer hatalar yaparsınız. Mussolini İtalya’da. Bizim yazarlarımız gelip Türkiye’de övüyorlar. Bu ‘şef’ lafları oradan geliyor. Kara gömleklilerin ortadan yarma saçlarını taklit ediyorlar. Hitler’in bıyıklarına özeniyorlar. Bir başka yazar Moskova’ya gidiyor. Heykellere bakıyor, Lenin’e hayran kalıyor. Gelip burada yazıyor: ‘Bizim Ruslarla çok iyi ilişki kurmamız lazım. Özgürlükler var, halk buğday üretiyor, vs., vs. Lenin ve Atatürk ölmüşse İnönü ve Stalin başımızdadır.’ Bunları yazan kişi Falih Rıfkı Atay… CHP’nin gazetesi olan Ulus‘ta yazıyor.

– Kendimize yabancılaştığımız bir dönem mi geçirmişiz? 


– Tarihimizi başkasından öğrenmemeli, kendimiz yazmalıyız. Taraf olan kişilerin yaptıkları çalışmalar da gerçeği ortaya çıkarmıyor; objektif olmalıyız. Cumhuriyet’ten önce Hazreti Muhammed’e övgüler düzerken 10 yıl sonra liseler için hazırlattığın kitapta ‘Arap bedevisi, akıllı bir adamdı, diğer dinleri incelemiş, onlardan beğendiklerini almış ve Kuran diye bir kitap ortaya koymuş’ diyorsun. Bunu yıllarca okutuyorsun. 1950’ye kadar bu kitaplar okundu. Bir nesil bunlarla yetiştirildi. Bu bir hataydı. Vazgeçip yeni bir yola girmek zorundayız.

– Nasıl bir yol bu? 


– Sayın Başbakan ‘Dindar bir nesil yetiştireceğiz,’ dedi. Adamlar ayağa kalktı. Niye? Çünkü ilkokulu, liseyi 50’den önce okudular. O kafayla yetiştiler. Eflatun Cem Güney diye bir masalcı var. 1940’lı yılların ikinci yarısında Nar Tanesi diye bir masal kitabı yazmış. Orada haşa Allah’la dalga geçiyor. ‘Allah’ın işi belli olmaz. Bazen kuyruğuyla oynar, bazen bilmem nesiyle,’ diyor. 50’den sonra tekrar basılıyor bu kitap, felek kelimesiyle değiştirmişler. Bu kitapla yetişen çocuk nasıl olacak. Her şey yaşadığı dönemin izlerini taşır. Biz şimdi geçmiş bir yüzyılın tortusuyla mı yoğrulup kalacağız.

VEKİLLER BİRBİRİNİ DÜELLOYA DAVET EDİYORDU 


– O döneme böyle özel bir önem vermenizin nedeni ne? 

– Çok renkli bir siyasi atmosfer var. Bizde Cumhuriyet kurulurken dünyada sosyalist enternasyonal, batı kapitalizmi, yeni yeni çıkan faşizm, militan laiklik hareketleri, vs. var. Burada Türkiye’de de bir İslamcılık havası var. Bu kitabın konu aldığı ilk meclisin öncesi ve sonrası çok ilginçtir. Böyle de bir çalışma da yapmak istiyorum ilerde. Adam önce hilafetçiydi, sonra cumhuriyetçi oldu. Fazla değişen bir şey yok. Zihniyet ve karmaşa aynı doğrultuda. Ali Fuat Başgil’in Din ve Laiklikkitabında dediği gibi: ‘Türkiye’de doğmak isteyen bir istikbal, ölmek isteyen bir mazi var.’ Önemli olan her ikisini bir arada değerlendirmek… İşte bu yapılmamış. Bu kitap bunun muhasalası ve özü konumundadır. Kanaatimce Türkiye işte o devirde bazı şeyleri kaybetti. Yöneticilerin aldıkları kültür, Fransız kültürüydü. Alman militarizminden ve Batı kapitalizminden etkilenmişlerdi. Size bir örnek: Birinci Meclis ve sonrasında verilen kavgalar bile hep Fransız usulüne benzemiş. Mesela: İstanbul milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın bir başka milletvekiliyle kavga ediyor ve birbirlerini düelloya davet ediyorlar. Bu ve benzeri şeylerle Türkiye’yi bir yüzyıl içerisinde böyle bir noktaya getirdiler. Şimdi ise yeniden bir doğuş olmak zorunda… Bizim kafamız Anadolu’da, kalbimiz Mekke’de, ayaklarımız Afrika’da, ellerimiz de Kafkaslarla Balkanlardadır.

– O dönemde yapılan ve bugün pek bilinmeyen tartışmaları kaynaklarıyla ortaya koymuşsunuz. Nasıl oluyor da bıçak gibi kesiliyor ve unutulmaya terk ediliyor bunlar? 


– Bunlar ilk mecliste yapılan tartışmalar. Ondan sonraki meclis zaten ihtilal meclisi. İkinci meclis kurulunca hepsini bitirdiler. O devri atlatmamız lazım. Yeni nesle çok daha özgür, müsamahalı, aradığını bulan, istediği gibi yaşayan, dünyayı algılayan bir ortam hazırlamalıyız. Bu da ancak bu tür bilgi ve araştırmayla, heyecan verici olaylarla olur. Bir toplum karamsarlıkla bir yere varamaz.

– Geçmiş geçmişte kaldı deyip geçilemez mi?


– İnsan durarak atlarsa en çok 2 metre atlayabilir. Ama geri gidip oradan gelerek atlarsa bu mesafe 6-7 metreye çıkabilir. Bu yüzden geçmişi bilmek önemli… Ayrıca toplum olarak sıçraman için bürokrasi, eğitim, sanayi ve ticaret, bunların hepsi uyum içinde olmalı. İlk mecliste o uyum ve o ufuk vardı. Ben ona işaret ediyorum. Yiğit düştüğü yerden kalkmalı.
YENİ ANAYASA İÇİN GEÇMİŞTEKİ SÜREÇLERİ İYİ İNCELEMEK GEREKİR

– Kitabı yazarken bir teklif sunmuyorsunuz ama başlığı sunuyor. Türkiye’nin bugünkü konumu ve gücüyle kendisine yeni bir vizyon çizerken bu tartışmalardan yararlanmasını istiyorsunuz. 

– Elbette! Zaten Türkiye bunun sıkıntılarını çekiyor. Bakın bugün dışa açılmak istiyor Türkiye. Kültürel bakımdan Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Ortadoğu’ya ve Afrika’ya kadar seninle aynı çileyi çeken insanların senden bir beklentisi var. Kültürel, sosyal ve ekonomik bakımdan güçlü olmamız lazım. Bu da yeni bir anayasanın yapılmasını gerekli kılıyor.

– Yeni anayasadan beklentiniz nedir?
– 21. yüzyıla uygun, dünyadaki gelişmelere açık ve toplumuzu bütün temel değerleri ve dinamikleriyle hayata hakim kılacak, refah, huzur ve kardeşlik yaşayacağımız bir anayasa olmasını temenni ediyorum. Ama bütün bu geçmiş süreçleri de iyi irdelemek lazım. Benim tezlerimden bir tanesi şudur: Çağdaş anayasa kuracaksak şöyle yapmalıyız. Geçmişte neydi: İnsan haklarına saygılı. Şimdi diyorlar ki insan haklarına dayalı. Sadece insanlarla olmaz bu iş. Bütün canlı haklarına dayalı bir anayasa yapılmalı. İnsan da, kelebek de, ağaç da canlıdır. Fok balığı da canlıdır. Sen böyle bir anayasa yaparsan Norveç’teki adam fok balığının kafasına balyoz indiremez. Çağdaş anayasa budur.

KIRMIZI KİTABI SEN Mİ HAZIRLIYORSUN?


Sadık Albayrak’la kitabı hakkında uzun uzun konuştuk. Konuşmamız sırasında o günkü sorunlarla bugünkü sorunların benzerliğine örnekler verdi. Bugün devam etmekte olan bazı sorunların geçmişten kaynaklanan kökenlerine değindi. Bazı kurum ve anlayışların tarihe karışmasına rağmen bazılarının halen güncelliğini korumakta olduğuna işaret etti. Bu çerçevede gündeme gelen kurumlardan biri de Encümen-i Daniş oldu: “Encümen-i Daniş diye bir şey var. Cumhuriyet’ten önceki bütün kurumları sen ilga etmişsin ama Encümen-i Daniş, bir Tanzimat müessesesi olmasına rağmen halen var. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eski genelkurmay başkanları, meclis başkanları o kurulda. Kimse sormuyor, ‘Bunun Anayasa’da yeri var mıdır? Dernekler Kanunu’na mı tabidir? Nasıl toplanır? Niçin karar verir?’ Masonların bile bir tüzüğü var ama Encümen-i Daniş şu anda niçin var, kimin için çalışıyor anlayamıyorum. Bazen gazetelere filan akseder, ‘Devlet yapısına fikir üretiyor’ diye. O zaman derin devlet sen misin? Kırmızı kitabı sen mi hazırlıyorsun? Kitabı yazma nedenlerimden biri de budur. Geçmişle gelecek arasındaki bağlantıyı sağlamak, kurumların ve olayların daha sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesine katkıda bulunmak. Bunların ortaya çıkması için bu tür çalışmalar şart.”

MUSTAFA KEMAL’İN İSLAM ALEMİNE MESAJI


– Kitapta gündeme getirdiğiniz önemli konulardan biri de İslam Enternasyonalizmi düşüncesi. Hatta bu maksatla Anadolu’da bir kongre bile toplanıyor ama devamı getirilemiyor. Niye? 

– Onu da ben Amerikalı bir yazarın Yeni Alem-i İslam kitabında gördüm. Oradan başlayarak izini sürdüm. Bakın mesela Yemen’den geliyorlar. ‘Biz Yemen’i Türkiye’ye bağlamak istiyoruz,’ diyorlar. ‘Biz eski vilayettik, mebus gönderelim,’ diyorlar; kabul edilmiyor. Türkmenistan’dan, şuradan, buradan heyetler geliyor. Afganistan’dan geliyorlar, Türkiye’yi lider ülke kabul etmek istiyorlar. Bunlar o devirde tartışılıyor. Sözünü ettiğiniz kongre burada bir kez yapılmış. Olunca özellikle İngilizler bakmışlar ki bu böyle yürümeyecek. Çünkü çeşitli ülkeler Türkiye’ye yaklaşıyor ve Türkiye liderliğe soyunur gibi oluyor. Türkiye’nin alacağı yeni statü ve sistem Lozan’da ve diğer müzakerelerde belirlenmiş. Nasıl ki geçmişte IMF bir program yapıp bize dayatıyordu; Lozan’da ve diğer görüşmelerde de bize bir sistem dayattılar. Sonra Anadolu’da İslam Enternasyonali düşüncesi canlanınca siyasi oyunlara başvurdular. Hilafet Kongresi’ni Mısır’a aldılar mesela. Ondan sonra da Suudi Arabistan’da Suudiler geldiler başa ve o girişim saptırıldı.

– Türkiye’nin kaybı ne oldu?


– Ondan sonra Suriye’ye Fransızlar, Irak’a İngilizler, Türk ülkelerine komünistler çöreklendi. Osmanlı ülkesini bölük pörçük hale getirip yönettiler.

– Bu birliğin oluşmasını engellemek, bu ülkeleri daha kolay sömürgeleştirmek için miydi? 


– Tabii. Birlik olunca bir güç oluşuyor, bir potansiyel ortaya çıkıyor. Zaten Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’ye gösterilen ilgi de onları korkutuyor. Türkiye’ye ilgi büyük… Mesela Mustafa Kemal, İslam Alemi’ne bir mesaj yayımlıyor, ‘Yunanlılar evlerini yıktı, köylerini yaktı; Rumeli’den 500 bin Müslüman gelecek; Yunanlılar yaktılar yıktılar, Kızılay kanalıyla bize yardım edin,’ diyor. Şimdi kaç kişi biliyor Kızılay’a ne kadar yardım edildiğini. Bir taraftan da şu çıkıyor ki Pakistan’dan ve diğer İslam ülkelerinden gelen yardımlarla İş Bankası kurulmuş.
KİTABIMI O BAHÇEYİ İŞLEYECEK BAHÇIVANA İTHAF ETTİM

– İslam dünyasıyla nasıl bir ilişki kurmamız lazım. ‘Biz Osmanlı’yı canlandıracağız’ demek politik bakımdan yanlış bir tavır olmaz mı?

– Konu Osmanlı değil. Oradaki yaşam tarzıyla bizim yaşam tarzımız, onların özlemleriyle bizim özlemlerimiz, onların çektiği çilelerle bizim çilelerimiz örtüştüğü için bir hami yahut önder bekliyorlar. Geçmişte cumhurbaşkanları, başbakanlar Türkiye’nin dışına çıkmazlardı. Çıksalar da ellerine verilen kağıdı okurlardı. Şimdi öyle değil. Batılılar, halkı Müslüman olan ülkelere ekonomik ve sosyal ambargo uyguladıkları zaman doğrudan kendi adamlarını oraya getirmezler. Perde arkasında durur, o ülkenin insanını kendi kurumlarında yetiştirip o ülkeye gönderirler. Adı İslami bir çağrışım yapar ama kafa yapısı Batılıdır. Tunus diye bir ülke Türkiye’den daha feci bir konumdaydı. Camiler belli saatlerde açılıp kapanırdı. Kadınlar sokaklarda bile başörtüsü takamazdı. Asırlar boyunca Arapça konuşulan Tunus’un resmi dili neredeyse Fransızca’ydı. Ama oradaki kültür hayatı Ortadoğu ile, Ortadoğu da bizimle entegre olup harmanlanıp, Muallim Cevdet’in dediği gibi yeni bir canlanma ve filizlenme geçirmelidir. Bu yüzden kitabı o bahçeyi işleyecek olan bir bahçıvana ithaf ediyorum.

– Arap Baharı’ndan umutlu musunuz?


– Şöyle bakın. 60’lı, 70’li yıllarda Müslüman Kardeşler ekolünden gelen Seyyid Kutub gibi yazarların kitaplarını bulundurmak bile suçtu. Mısır binlerce yıllık bir ülke… Firavunların ülkesi… Kıptiler var, başka gruplar var. Bakın seçim olmuş, Müslüman Kardeşler kazanmış. Demokrasinin gereği de bu değil mi? İslam dünyasının 20. yüzyılı çalkantılarla geçti ama inanıyorum ki 21. yüzyıl bizim yüzyılımız olacak. Çünkü Batı 300 senedir manevi alanda bir şey üretmiyor. Doğrudur teknolojiyi getirmiş ama onu da putlaştırmış. O teknoloji, ekolojik dengeyi bozmuş, doğayı tahrip etmiş. Yaşam tarzını mahvetmiş. Ekolojik dengeyi bozanlar; bence esas yobaz onlardır. Çevreyi kirletenler, ruh pisliğini yansıtan insanlardır.

– Beynelmilel düşünmeliyiz diyorsunuz yani. 


– Madem ki onlar yeni dünya düzeni istiyorlar. Bu düzende çok çeşitli fikirler olacak. Karadenizli diyor ki: ‘Bavul düştü denize ama anahtarı bendedir.’ Bunu söylemek aptallık değil. Bizim bavulu denize attılar ama anahtarı bende. Ortadoğu’nun tapuları Başbakanlık arşivinde… Eğer 100 yıl önce ABD’ye gitmiş bir Yahudi ‘Ben Osmanlı tebaasındandım. Babam orada yaşadı,’ diyerek gelip buradaki malını alabiliyorsa ben niye başka ülkelerdeki vakıf mallarımı alamayayım. Ben çocukken Türkiye’nin dışında Türk bayrağı sadece Suriye’deki Caber Kalesi’nde dalgalanırdı. Şimdi dünyanın dört bir yanında dalgalanıyor bayrağımız. Son 10 yılda pasaportumuz bile itibar kazandı. Türkiye futbolda Avrupa üçüncüsü olduğu zaman ben Avrupa’daydım. Suriyeliler, Afrikalılar sokaklarda bizim bayrağımızı taşıyordu.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*